3 Şubat 2011 Perşembe

Evde Yaşanan Yuva Krizi

Her şey 23 Ocak Pazar akşamı başladı. Bütün gün “kendimi hiç iyi hissetmiyorum” dedim ama yine de ayaktaydım. Ertesi gün Selin’in doğum günüydü ve kreşte bir küçük kutlama yapılacaktı. Ben de Selin’in yaş grubunda az sayıda çocuk olduğu için evde bir pasta yapmaya karar verdim. Fakat maalesef, Selin sabah yataktan kalkmayıp “gitmiceeem, okuya gitmek istemiyoyum, atık oyayı sevmiyoyum” diye ağlamaya başladı. Zar zor kahvaltısını yedirip giydirdim ve evden çıktık. Kreş eve yürüme mesafesiyle 1,5 dakika uzaklıkta hem de Selin’in adımlarıyla. Kreşin kapısına geldik, kıyameti koparıyor, gitmiiceem diye. Elimden kurtulup eve doğru yürümeye başladı. Merdivenin oraya geldi beni bekliyor. Ben de kreşin önündeki ağacın arkasına saklandım, arada bir seslenerek gelmesini istiyorum. Tam ikna oluyor galiba derken hafif şiddette yağmur başladı. Atkısını çıkarmış, boynu meydanda, içli içli ağlıyor kapıda. Eve döndük mecburen. Zaten hasta mı oluyorum diyerek kendimi dinliyorum ve dinledikçe canım sıkılıyor. Bir de bu okul krizi baş gösterince iyice demoralize oldum ve çılgın başağrısı yetmiyormuş gibi her tarafım lime lime, ağrımaya başladı. Gerçekten değil kolumu, parmağımı kaldıramadım.

Yuvaya karşı böyle bir tepki oluşturmasının çeşitli sebepleri var tabii. Önceleri tipik mutlu çocuk hallerindeydi ve ne zaman tepki verecek diye bekliyorduk hatta o kadar abartmıştı ki öğlenleri onu almaya gittiğimde “ben buyada uyumak istiyoyum, eve gitmek istemiyoyum” diye ağlar olmuştu. Tam yılbaşı öncesi ne zamanki yuvaya kendi istediği zamanlarda değil de belli günlerde gittiğini fark etti, hadiseye uyandı. Tam istediği gibi 3 yarım günden 3 tam güne geçiş yapmıştık ki beklenen kriz nihayet başladı.

Kreşteki öğretmeniyle konuşurken Selin’in okula girdikten yaklaşık 15 saniye sonra ne beni aradığını ne de ağladığını öğrendim. Bunun üzerine hafiften bir “küçük parmağımda oynatırım” oyununa geliyorum hissine kapıldım ve aniden içimi bir kararlılık duygusu kapladı. O gün akşam üzeri Selin’le birlikte (gündüz uykularına birlikte yatmayı bırakalı epey oldu) yattık ve ben tam 3,5 saat sonra kalkabildim. Bilenler bilir ben gündüz uyuyamam, hasta değilsem eğer. Hemen akşam sinüzit ilacımı aldım. Sabah çok daha iyi ve bir gün öncesinden dolup taştığım kararlılıkla kalktım. Selin’le çok az konuşarak ve hatta hiç ikna etmeye çalışmayarak kahvaltı, diş fırçalama, giyinme safhalarını geçtik ve evin kapısının önüne geldik. Tam çıkacağız gene aynı numarayla ağlamaya başlayınca kucakladığım gibi kreşe kadar kulağına sürekli “seni çok seviyorum bebeğim, okuldayken seni çok da özlüyorum bebeğim ama biliyorum ki orada çok eğleniyorsun” diyerek karga tulumba götürdüm, öğretmenine teslim ettim ve geriye bir kere bile bakmadan hemen çıktım. 10 dakika sonra öğretmeni arayıp içimi rahatlattı. Ben kapıdan çıkar çıkmaz susup botlarını çıkarmış ve gülerek arkadaşlarının yanına koşmuş. Bütün gün de acayip eğlenmiş. O rahatlıkla doğum günü pastasını keyifle yaptım ve fotoğraf makinesiyle birlikte kreşe bıraktım. Selin’in gittiği yuvada o yaş grubundaki çocukların kreşteki doğum günlerine anne-babaların katılmasını pek istemiyorlar. Çocuklar anne-baba olmayınca dilediklerince oynuyorlarmış. Biz de peki dedik, cumartesi günü Ada’yla birlikte doğum günü partisini evde yapmıştık zaten.

Ertesi gün küçük bir deneme daha yaptı ama baktı ki ben mıy mıy muamelesi yapıyorum, güzelcene kalktı, hazırlandı ve yolda “ben okuyumu çok seviyoyum anne” lafını üstüste 20 kere filan söyleyerek içimi baydı. Okula gülerek girdik.

Sonraki iki gün ne kalkmakta ne evden çıkmakta ne de okula girmekte zorlandı amaaaa...
Cuma öğlene doğru (ben evde değildim) yuvadan arayıp “Selin’in ateşi yükseldi” demişler. Teoman gidip almış. Ardından bana telefon etti “Selin yanıyor” diye. Hala Selin’i toparlamaya çalışıyoruz diyerek şimdilik bitireyim. Devamı sonraki bir yazının konusu olsun.

28 Ocak 2011 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 34

Bu haftanın kitabı bizim için özel bir kitap, GÜZEL ABLAMIN DOĞUM GÜNÜ. Kitabı Aytül Akal yazmış, Pınar Büyükgüral resimlemiş, Uçanbalık Yayınevi basmış. Özelliği Selin’in kazandığı ilk kitap olması ve benim de kitap sayesinde sevgili Pino’yla tanışmam. Hikayesi, doğum günü yaklaşan bir genç kızın sevimli kız kardeşinin ne hediye alsam/yapsam diye düşünüp sonunda iplerden bir bebek yapması ve ablasının bunu çok beğenip çantasına asması. Hepsi bu, bu kadar. Öyküde ne bir heyecan, ne bir macera ne bir fantastik durum ne de korku ögesi var (Bir Dolap Kitap’tan Yıldıray’ın kulakları çınlasın). Hani Pino’nun kitaba hayat veren çizimleri olmasa öööyle düz düz okuyup bu muymuş deyip kitabı bir kenara koyabilirsiniz. Açık söylemek gerekirse kitap içeriğiyle gerçek bir hayal kırıklığı yarattı ama Pino’nun çizimleri kitabı mucizevi bir biçimde değiştiriyor. Çizimleri olmasa bu kitaba şöyle bir bakar ve geçerim. Selin de zaten öyküden ziyade resimlerle ilgilendi. Sadece bir kere okudum ona, sonrasında kitabı her eline aldığında çizimlerine bakarak kendisi bir öykü uydurdu.


27 Ocak 2011 Perşembe

Pino'yla Tanıştık!

Selin’le Ada’nın doğum günü kutlamasından önce, geçen haftalarda tanıştığım ve çizdiği karakterler gibi sıcacık, içten ve olumlu halleriyle hemen ısınıverdiğim, sokakta görsem katiyen 2 çocuk annesi diyemeyeceğim:), hepimizin çizimlerine bayıldığı kişiyle yani sevgili Pino’yla tanışmamızı anlatmak istiyorum.
Tanışma sebebimiz Pino’nun facebook’ta da sayfası olan "Çocuklarımıza Destek Hep Destek" kampanyasına katılanlar arasında yaptığı çekilişle bir kitabını hediye edecek olmasıydı. Kitaplardan biri Selin’e çıktı, çok sevindirik olduk Meleğimle. Pino'yla yazışınca yakın oturduğumuzu anladık ve bir akşam üzeri buluşmaya karar verdik. Hani şöyle 1-1,5 saat görüşüp çay içip pasta yiyip ayrılacaktık. Buluşmanın sonunda pastalarımızı yemiş çaylarımızı içmiş mutlu mutlu sarılıp öpüşüp ayrıldık tabii ama... yaklaşık 3 saat sonra:)
Bir insan bu kadar mı içten olur? Çizimlerinin ne kadar sevimli olduğunu hepimiz biliyoruz ama ben artık sebebini de biliyorum, bizatihi kendisi. Hem çizimlerine hem de gözlerine bakınca içindeki o küçük tatlı kızı görüyor insan.
Bu harika tanışmayı yakın zamanda bir de öğle yemeği takip edecek gibi görünüyor. Pino’nun imzalayarak Selin’e hediye ettiği kitabın tanıtımı da yarına:)

24 Ocak 2011 Pazartesi

Selin 3 Yaşında!

Selin bugün 3 yaşını bitirdi ve ben...çok halsizim. Tüm etlerim lime lime cımbızla çekiliyor sanki. Sinüzitim baş ağrısı yapıyor ve iki satır yazmak için bile mecalim yok.
Cumartesi günü Umur'la birlikte bizim evde organize ettiğimiz Ada-Selin doğum günü partisiyle ilgili resim ve yazılar biraz daha düzelmemi bekleyecek, maalesef. 
Şimdilik sadece Meleğimin yukarıdaki resimden taşan o şahane enerjisinin bana da geçmesini umuyorum.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Bugün Yine Yine 19 Ocak!

Adını her duyuşumda, okuyuşumda bazen içten içe ama çoğu zaman alenen gözlerim doluyor ağlıyorsam bu yalnızca seni çok özlediğim için değil Hrantçığım,

Uzun süreler görüşemeyip dernekte biraraya geldiğimizde “gel sana bir sarılayım kardeşim” deyişindeki samimiyetin binde birini bile gösteremeyen insanların arasında nefes alamadığım için de...

Bu sonsuz ayrılığı ne sana ne ailene ne de dostlarına reva gördüğüm için de...

Sana ve geleceğim olan kızıma hala, 4 yıl sonra hala, kalıcı barışı ve adaleti arayışımızın sürdüğünü söylemek zorunda kaldığım için de...


7 Ocak 2011 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 32, 33

Bu hafta yine iki yeni kitabımız var. İkisi de ODTÜ Yayıncılık’tan. İlki Akram Ghasempour ve Lisa J. Barjesteh’e ait, MUTLU KAPLUMBAĞA. Her şeyden önce çizimleri çok sevimli bir kitap. Son derece sade ve rahat bir dili var. Selin iki üç günde bir “hadi okuyayım anne” diyerek kucağıma koyuyor. Kitap etrafımızdakileri fark etmemizin ve bunlardan zevk almamızın güzelliğini ve en önemlisi kendimiz olarak kalmamızın değerini anlatıyor. Kitapta en çok dikkatimi çeken şeyse daha hızlı olmak isteyen –ki aslında bu kaplumbağa’nın çok istediği bir şey değil, arkadaşı tavşanın etkisinde kalarak sadece denemek istiyor, nasıl hızlanabileceğini düşünürken söylediği “her şeyin bir çözümü olduğunu biliyorum. Belki bu soruna da bir çözüm bulabilirim” cümleleri oldu. Birincisi ne ilkokul ne de kreş yaşları, bu kadar rasyonellik bana ağır geldi. Çocuklar hayatta başa çıkamayacakları ya da anlayamayacakları şeylerle karşılaşınca ne olacak? Her şeyin ve her durumun bir çözümü olduğunu düşünmek başlı başına korkutucu bir iddia zaten. Hele ki çocuklar için. Neyse, siz bana bakmayın. Ben işte böyle tek bir cümleye takılıp üzerine  kırk satır yazabiliyorum, maalesef. ODTÜ’de bu kitapları alırken görevli bayan kitapların ilkokul çocukları için olduğunu söylemiş ve kızınız için daha çok erken demişti. Bence kesinlikle erken filan değil. Hatta ben ilkokula geldiğinde Selin’in kendi kendine kitap okuyabilmenin güzelliğine rağmen bu kadar basit anlatımlı bir kitabı bir kaç kere okuyup hevesini alacağını sanıyorum.

İkinci kitap, Kambiz Kakavand ve Neda Azimi’ye ait KEDİ ve YILDIZLAR. Şimdi zaten kitabın kahramanlarından birinin kedi olması Selin’in hemen ilgi göstermesine yetti. Üstüne üstlük hikayesi de güzel, e daha ne olsun? Kitabın çizimleri -aslında çizim demek doğru değil kolajları demek lazım-renkler, perspektif ve sayfa düzeni açısından çok ama çok güzel. Hikayesini de çok sevdik. Çok aç bir kedinin yiyecek bir şey bulamayınca yıldızları yemek istemesini, bu arada masal bu ya kanatlarının çıkıp yıldızlara uçmasını, bütün yıldızları mideye indirip en uzakta kalan küçük bir yıldıza çok fazla yediği için ağırlaştığından ulaşamamasını, kedinin yeryüzüne dönünce uykusunun gelmesini fırsat bilen o uzaktaki küçük yıldızın tüm yıldızları kurtarmasını anlatıyor. Kitabın, sonunda bütün bunları kedinin gördüğü bir rüya mı acaba diye düşündürtmesini de ayrıca çok beğendim. Bir de ODTÜ Yayıncılık’ın tüm çocuk kitaplarının fiyatlarının gayet makul olduğunu belirteyim.
Selin her iki kitabı da çok seviyor, ben de gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

30 Aralık 2010 Perşembe

2010'un Z Raporu

Şimdiii, en başında uyarıyorum. Çok uzun bir yazı bu. E, kolay değil tabii...Koskoca bir yılın kimi zaman vakitsizlikten kimi zaman tembellikten kimi zamanda ruh halimden kaynaklanan sebeplerle yazılamayanlarını veya yazılmış olup tekrar hatırlanması gerekenlerini toparladım. Yazarken ben dağıldım, o ayrı. Başlıyorum...
Ocak ayında;
• Selin karla tanıştı ve hiç hoşlanmadı.
• Doğum gününün ne olduğunu anlamaya başladı.
• Bıçak kullanmada çok başarılı olmasa da her şeyi kendi kendine yiyebilir hale geldi.
• Babasının kahverengi beresine aşık oldu, her akşam kafasına takıp uyuyana kadar çıkarmadı. Valla çıkartmamakta çok haklıydı, o kadar yakışmıştı ki...
Şubat ayında;
• Epey bir süre devam eden banyo kabusu nihayete erdi.
• Tuvalet alışkanlığı edindirme gayreti yüzünden banyoyu oturma odasına çevirdik.
• Her an patlayabilir endişesiyle balonlardan korkar hale geldi.
• Müzik derslerine başladı ve sıklıkla her şeyle müzik yapılabilir düşüncesini kulaklarımızı mahvetmek pahasına kendince ispatladı.
• Kendimize “yoksa ressam mı olacak?” diye sorduracak kadar çok resim yapmaya ve evin bütün duvarlarını tuval zannetmeye başladı.
Mart ayında;
• İlk defa tiyatroya gitti, çok eğlendi. O günden sonra doğal olarak tiyatro lafını her duyduğunda hemen gidelim moduna giriyor.
• Calliou’yu seyretmeden gün geçirmez oldu.
• Dolaplarda ne kadar tencere, tava vs. varsa hepsini ortaya çıkartmak şeklinde süre gelen mutfak eğlenceleri yavaş yavaş “anneme yaydım ediyoyum”a dönüştü.
• İlk defa kızımızı bir akşam iki saatliğine büyük anneannesine bırakıp sevgili arkadaşım Bişeng’in resim sergisinin açılışına gittik.
• Hello Kitty yeni takıntısı oldu. Öyle ki donlarında bile Hello Kitty olsun diye tutturdu ve bu durum hala devam ediyor.
• Henüz daha pusetinde dolaşırken tanıştığı ikizler Aral ve Ilgaz’la, bize geldikleri bir akşam tüm oyuncaklarını paylaşarak gözlerimizi yaşarttı.
Nisan ayında;
• Aralık ayından beri çişini söyleyip son dönemde kakasını da lazımlığa yapıyordu. Sadece geceleri uyku donuyla yatırmaya başlamıştım. Ama İstanbul’da Deniz’in altının bağlandığını görünce değil kakasını lazımlığa yapmak çişini bile söylemez oldu. Tuvalet alışkanlığıyla ilgili her şeye sil baştan başladık.
• İstanbul’da dolu dolu günler geçirdi. Dolphinarium ve Akvaryum’a yaptığımız ziyaretler aylarca dilinden düşmedi. Tanıdık tanımadık gördüğü herkese beyaz balina gibi şarkı söyledi ve hemen ardından “mors bizi ıslattı, yunuslar çok hızyıydı” dedi.
• 23 Nisan için Montessori e-grubunda düzenlenen resim etkinliğine heyecanla katıldı. Kendisine gönderilen resimlere bakıp bakıp “bu bana geydi, benim”dedi.
• Yurtdışında yaşayan arkadaşımız Müge için Komşu Restorant’ta verilen yemek davetine mecburen birlikte gittik. Selin’in o geceki eğlenceye katılımını ve gösterdiği performansı, ileride ‘alemlere akma’ konusunda pek sıkıntı çekmeyeceğinin işareti olarak aklımın bir köşesine not ettim:)
Mayıs ayında;
• 1 Mayıs’ı havanın da yardımıyla günün anlam ve önemine uygun biçimde ODTÜ’de papatyalar arasında geçirdik.
• Babamızın işi dolayısıyla gittiğimiz Turunç ve İzmir’de, biraz takırdamış olsak ta çok güzel günler geçirdik. Selin’in ‘alemlere akma’ potansiyeli İzmir’de arşa vurdu.
• Havaların ısınmasını fırsat bilerek balkonda bol sulu aktiviteler yaptık ve tabii ben bunları Haydi Oynayalım blogunda yayınlamaya fırsat bulamadım.
• Yangın merdivenimizde yuvalayan bir güvercinin yumurtlamasını, günlerce kuluçkaya yatmasını, yavrunun yumurtadan çıkışını ve biraz palazlanıp yuvadan ayrılışını gün be gün belgesel tadında seyrettik. Büyük şehirde yaşayan bir apartman çocuğu için hatta benim için bile müthiş bir deneyimdi.
• Anneler günü brunch’ında masada en fazla 5 dakika oturabilmesinden hareketle ve tabii baharın etkisini de göz önüne alarak, 2 yaş sendromunun “galiba poposunda çivi var” dönemine girdiğimizi fark ettik.
• Kardeş bilip küçülen neyi varsa “bunu Assı’ya hediye edeyim” diyerek ayırdığı eşyalarını verme bahanesiyle nihayet Aslı’yı görmeye gittik. Tabii biz gidene kadar Aslı artık 7 aylık olmuştu. Anlaşıldığı üzere sadece Selin’in poposunda çivi var:) 
Haziran ayında;
• Umur, Esra, Neslihan ve ben Çayyolu’ndaki Marmelatte Cafe’ye gittik ve çocuklarımız yüzünden gördüğümüz muameleyi protesto ederek bir daha gitmemeye karar verdik.
• Selin dişlerini fırçalarken diş macunu kullanmaya başladı. Dişlerindeki sararmanın 2-3 gün içinde kaybolduğunu gözlemledik. Mucize gibiydi.
• Nurturia’nın babalar günü fotoğraf yarışmasına katıldık, diğer babaların fotoğraflarına baktık, bayıldık!
• Alternatif Anne’nin yayına başlamasını kutlamak ve diğer yazarlarla tanışmak üzere Papazın Bağı’ndaki buluşmaya katıldık. Evet, oradaki yemek tariflerini ben yazıyorum. 2011’de tematik yazılar da yazacağım.
• Ankara’ya geleli 4 yıldan fazla olmasına rağmen lise arkadaşlarımla ancak Haziran ayında görüşebildim. Gece yarısı ani bir kararla şehrin öteki ucunda buluştukları bara gittim ve sabah karşı döndüm.Yıllar sonra yapabildiğim bu çılgınlık sahiden de iyi geldi.
• Yakın arkadaşlarımız Erdil’lerle, Tenes Restaurant’ta brunch’a gittik. Daha önce kışın akşam yemeği için gittiğimizde balık yemiş ve çok beğenmiştik. Bu sefer de bahçesinde kahvaltı ettik ve yine çok beğendik.
• Ankara’da ilk defa bu mevsimde kısa fakat çok yoğun bir dolu yağışına şahit olduk.
• Mutat İstanbul ziyaretimizi yaptık. Bu sefer Meleğim yaz tatilinden önce babaannesi ve Sina dedesiyle görüşüp biraz da olsa hasret giderdi. Kızımın gizli bir kokoş olduğundan şüphelenmeye başladım.
• Club Ali Bey’de hepimize çok kısa gelen harika bir Belek tatili geçirdik. Tesisle ilgili yazdıklarımı vaktinde yayınlamayı beceremeyince ‘kısmetse 2011 baharında yayınlarım’ diyerek bekleyen yazılar dosyasına kaldırdım. Kısaca; pahalı bir tesis olmakla birlikte kesinlikle çocuk ve engelli dostu olduğunu belirteyim ve evet yazıyı mutlaka yayınlayacağım.
• Hayatımda ilk defa parasailing yaptım ve sanırım artık her gördüğüm ve güvenli bulduğum yerde yapacağım:)
• Belek tatilinde ilk defa 4 dakika için bile olsa çocuğunu kaybetmek ne demekmiş anladım ve acayip korktum. Bu olay tatilin ilk günü olsaydı, herhalde hemen geri dönerdik. 
Temmuz ayında;
• Selin’in Calliou hayranlığı aniden bitti.
• Selin sık sık buğday nohut oyunu oynadı, çok sevdi ve maalesef ben yine oyun blogunda yayınlayamadım. Anlaşılan o ki, burada yaptığımın aynısını oyun blogum için de yapmalıyım.
• Banu-Cenk-Mira üçlüsünün şahane evsahipliğinde, çok sevdiğim arkadaşlarım ve kızlarımla birlikte, 45 yaşına girmenin şanına yakışan harika bir doğum günü geçirdim. Ne kadar teşekkür etsem az gelir.
• Her anında Meleğimin ne kadar büyüdüğünü ve her şeyi anlar olduğunu gözlemlediğim, kızım için uydurduğum (ve hala söylediği) bize özel şarkılarla, oyunlarla dolu dolu geçen Ayvalık günleri...
Ağustos ayında;
• Ayvalık’ta usulca verdiği ‘evet’ cevaplarının yerini kararlılıkla söylediği ‘hayır”lara bıraktığı, ‘yardım eder misin anne?’ ricalarının ‘ben yapıcam’ ısrarlarına dönüştüğü, her şey için söyleyecek bir söz bulduğu, bize sınırsız hayal gücüyle uydurduğu harika masallarını anlattığı, sabah akşam Sertab Erener dinleyip dinlettirdiği, elinden düşürmediği suluboya fırçasıyla bulduğu herşeye “hımm, bunu da boyayabiyiyim gayiba” diye baktığı, pijamalarım ve şapkalarımla füzyon modasına yeni boyutlar getirdiği kısacası bizi sürekli şaşırttığı güzel günler geçirmeye devam ettik.
• Ankara’ya döndüğümüzde bir su kuşu olmuştu bile ve her günü suda geçirme alışkanlığını oturduğumuz sitenin havuzuna girerek devam ettirdi.
• Uyku donunu da bıraktı ve bir iki küçük kaza dışında vukuat yaşamadık.
• Bana yardım etme sevdası banyoda da kendini gösterdi. Makineden çıkarttığım ıslak çamaşırları kurutucuya koymak artık onun görevi. (elbette bedelini ödüyorum, kefir veya kırmızı yoğurtla)
• Nemo’nun ve filmdeki diğer bazı karakterlerin hastası oldu, hastalığı aynen devam ediyor.
Eylül ayında;
• Bütün yaz çok özlediği komşumuzun sevimli oğlu, sevgili arkadaşı Ege’yle hasret giderdi.
• Bayramda İstanbul’a gittik. Nihayet Temmuz'da doğan yeğenimin kızı Elif Mira’yla tanıştık.
• Selin kreşe başladı ve tabii tanıdık tanımadık herkesin dediği gibi hemen hastalandı.
• Bu dönemde ayın sadece şeklinin değil renginin de değişmesi Selin’in resimlerine de yansıdı. Beyaz hilal şeklindeki Aydede resimleri turuncu toplara dönüştü. “Peki bunun güneş olmadığını nereden anlayacağız?” diye sorduğumda, “Ama bak, bunun ışınyayı yok anne” dedi ve beni dumur etti.
Ekim ayında;
• Selin’i iyileştirdik ama bu sefer karı koca biz hastalandık. Selin için bu kış sürekli hastalanacak merak etmeyin diyenler, maalesef anne babanın da hastalandığını bize söylemediler. Çok fena hazırlıksız yakalandık. Daha önce iyileşmem hiç bu kadar uzun sürmemişti.
• Selin bir post-it canavarı oldu. Gördüğü anda her bir yaprağı tek tek ayırıp oraya buraya yapıştırıyor. Unutmadan not alması lazımmış!:)
• Ayın faaliyetleri kızlarımın bizim evde buluşması, yayılarak film seyretmeleri ve Başak’ın düzenlediği UHM’deki Nurturia yemeğiydi. Her ikisi de bana çok iyi geldi.
• Bu yaşta ilk defa Beta virüsüyle tanıştım, tanışmaz olaydım!
Kasım ayında;
• Yine bayram geldi ve yine İstanbul’a gittik.
• Selin’in, bayram boyunca her günü birlikte geçirdiği Gülannesine duyduğu aşkın doğal sonucu olarak, ablamın bir uzvuna dönüşmesine ramak kaldı.
• Dönüşte Ankara’daki günlerimiz çok ağır geçti. Her sabah “yayın İstanbuy’a gidecek miyiz anne?” diye sordu.
• Saçlarını kestirtti. Günler süren hazırlık konuşmalarımız işe yaramış olacak ki dönmeden iki gün önce (cumartesi günü) sabah kalkar kalkmaz “Ben bugün güzey oymak istiyoyum anne. Hadi, Güyay abyaya gideyim” dedi. Saçları kesilince de Gülay ablasıyla poz verdi.
Aralık ayında;
• Karla nihayet barıştı. Müzik yapılabilir şeylere kar yığınlarını da ekledi.
• Kreşin Selin’i sakinleştireceğini düşünürken daha da azmaya başladı. Kendisine Munisem demek yerine zıpzıp Ayşe, azgın baygın, çılgın bıdık, minik keçi, bal dudaklı dikkafalı, car car böceği filan gibi pek içaçıcı (!) hitaplar kullanmaya başladık.
• Odasındaki mobilyalara da resim yapılabileceğini keşfetti. Neyse ki bütün kalemleri silinince çıkan cinsten.
• Müzik çalışmalarına sabahları daha yüzünü bile yıkamadan çamaşır sepeti gibi değişik yerlerde ve pozisyonlarda devam etti.
• Evdeki bütün oyuncak küpleri –ki sadece 18 tane varmış, kendi başına üstüste koyup hemen yanında durarak “boyuma kaday geyiyo mu anne?” diye defalarca sordu.
• Sakinliğiyle meşhur kızım büfenin üstünde dans etmeye çalıştı. Hiç bir tepki vermedim. Ya gerçekten sakin bir anneyim ya da o anda kanım donmuştu.
• Her gün, evde müzik cd’lerinin durduğu o ağır kutulardan ne kadar varsa hepsini raflardan indirip, cd kaplarını alıp, içlerini çıkartıp salonun bilumum yerlerine frizbi misali atmaya başladı. En sonunda bunu sadece kendi cd’lerine yapabileceğine dair anlaşmaya vardık. İki gün sonra frizbi muamelesinden vazgeçti ama hala dağıtmayı sürdürüyor.
• Hafta sonu, Emre Alp’in babasının (Emre Alp’in doğumgününde) gayet kısa fakat ikna edici konuşmasıyla balonlardan korkmayı bıraktı ve çılgınca oynamaya başladı. Dün kreşte düzenlenen yılbaşı partisinden her tarafımızdan sosis balonlar sarkarak ayrıldık.  
Uzun hem de çok uzun olacağını söylemiştim. Bu satırlara kadar gelebilenleri tebrik ediyorum. Mutlaka yazmayı unuttuklarım da vardır. Nihayetinde ömrümüzden bir koca yıl daha işte böyle geçti. Bir çoğunuz belki farkındasınızdır ama ben yine de yazayım. Ne kadar uzakta ya da yakında olursanız olun aslında bu seneyi hep birlikte geçirdik.

Nice sağlıklı, huzurlu ve mutlu seneleri sevdiklerimizle birlikte geçirmemiz dileğiyle...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails