Selin'in Kitaplığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selin'in Kitaplığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2012 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 42, 43, 44

Bu etiketi taşıyan yazılara şöyle bir baktım ve 22 Temmuz’dan beri kitap tanıtımı yapmadığımı fark ettim. Çok olmuş. Bu hafta üç kitapla tekrar başlıyorum, hemen. Tırtılların kelebeğe dönüşmesi çocuk/bebek kitaplarında çok kullanılan bir süreç.  Eric Carle’ın “The Very Hungry Caterpillar”ı, Tübitak yayınlarından çıkan Anna Milbourne ait “Kelebek” kitabı hemen aklıma gelen iki güzel örnek.  Redhouse Kidz’den çıkan, Paula Carbonell’in yazdığı ve Chené Gomez’in resimlediği KELEBEKLERİN YOLCULUĞU da artık hemen hatırlayacağımız kitapların arasına katıldı. Bu sefer konu tırtılın kelebeğe dönüşmesi değil, bir tırtılın araları topu topu 5 metre olan portakal ağacından limon ağacına kadar gidebilmesi –ki bu bir tırtıl için dünyanın yolu demek. Kendi başına gitse iyi. Yolda bir de beni de götürsene diyen çekirgeyi, kulağakaçanı, uğurböceğini, karıncayı ve pireyi de sırtına alır. Limon ağacına geldiğinde arkadaşlarını yere indirir ve bir yaprağa tırmanır ve hikaye de buradan itibaren heyecan kazanır.  Tırtılı yemek üzere gelen bir eşekarısından çekirge ninnisiyle kurtarır. Zehirli örümcekten de kulağakaçan. Tırtılın yaprağını yemeğe gelen pireleri uğur böceği kovalar, yaprağı yuvalarına götürmek isteyen karıncalara da yine bir başka karınca engel olur. Tırtıl tam bir kuşa yem olacakken pire onu bir çiçeğin arasına saklar. Nihayet tırtıl kendine bir yer bulur, kozasını yapar ve o meşhur uykusuna dalar. Uyandığında şahane kanatlı bir kelebektir artık.
Kitabın en beğendiğim tarafı tırtılın kelebeğe dönüşmesinden çok, iyilik yapmanın ve dayanışmanın önemini vurgulaması. Tırtılın yolculuğu aslında hayatın ta kendisi ve bu macerada iyilikler ve iyiler kadar kötülerle de karşılaşıyor tırtıl. Metnin kafiyeli ve tekrarlardan oluşması akılda kalıcılığını artırıyor. Çizimleri, renkleri ve diliyle sade, rahat  ve mütevazı bir kitap. Biz çok sevdik.
Bu kitaba Dolap’ta değil de radyo yayınında rastladık. Dinlemek isteyenler için tık.
İkinci kitabımız dışarıdaki havayla çok uyumlu. Küçük penguen Pipkin’in BİR MİLYON NE KADAR BÜYÜK? sorusuna aradığı cevabın öyküsü. Tübitak Yayınları’ndan çıkan 3+ yaş grubuna yönelik neredeyse tüm kitaplar gibi bu kitabı da Anna Milbourne yazmış, resimleyen Serena Riglietti. Kitabı özetleyen bir alıntı yaparak işimi, kolaylaştıracağımJ Pipkin arayışlarının sonunda hayal kırıklığıyla “ON leziz balık, YÜZ sıcak penguen, BİN sevimli kar tanesi ve yepyeni BİR arkadaş buldum. Ama ne kadar uğraştıysam da bir milyonu bulamadım”der annesine. Annesi Pipkin’e sımsıkı sarılır ve bir milyonu göstermek üzere onu dışarıya çıkarır. Kitabın sonuna, Pipkin’in ne gördüğünü görmek için bir zarf konulmuş. İçinden kocaman bir poster çıkıyor. İlk seferinde çok heyecanlandı Selin, içinden ne çıkacak diye. Sonra baktım her defasında posteri açmaktan ve uzun uzun bakmaktan çok zevk alıyor. Selin bir kitabı beğendiğinde en az bir hafta süreyle o kitap her gece okunur, başka kitaplarla birlikte. Yani bizim evde her haftanın bir başka demirbaş kitabı oluyor.J Yine bir gece kitabı okuyup posteri açtıktan sonra pencerenin yanına gidip gökyüzüne baktı ve “bu gece hiç yıldız yok anne” dedi. Sonra benim bir şey söylememe fırsat bırakmadan, “Kışın geceleri pek yıldız olmuyor gökyüzünde anne ama yaz gelince dolup taşıyor. Galiba yıldızlar soğuk havada üşüyorlar biraz” dedi.J
Bu kitap Anna Milbourne’un diğer kitaplarından bir hayli farklı, çünkü öyküsü var. Biz bu kitabı da çok sevdik. 
Bu haftanın son kitabı T. İş Bankası Yayınları’ndan çıkan, Valerie Thomas ve Korky Paul’e ait, SAKAR CADI VİNİ’NİN KIŞ MACERASI. Sakar Cadı Vini bir seri ve her  ne kadar kitabın üstünde 5-8 yaş diyorsa da biz geçen yıldan beri okuyoruz. Aslında Sakar Cadı Vini’yi tüm kitaplarıyla ayrı bir yazıda tanıtmak istiyorum ama bu kitabın içeriğini bitmek bilmeyen karlı kış günlerine çok uygun bulduğumdan bu hafta tanıtmak istedim. Sakar Cadı Vini kış mevsiminden çok sıkılır ve bu durumu değiştirmek için bir sihir yapar. Sihirin sonunda bahçesi artık aynı yaz mevsimindeki gibi güneşli ve hava da sıcacıktır. Ancak kış uykusundan erken uyanan hayvanlar ve erken açıp hemen solan çiçekler bu durumdan hiç memnun kalmamışlardır. Üstüne üstlük bahçeyi görüp gelen, tanıdık tanımadık bir sürü insanın yarattığı çılgın gürültü, Vini ve kedisi Vilbur’un huzurunu fena halde bozmuştur. Tüm bunların üzerine bir de bahçesinde dondurma satmaya çalışan birini görünce Vini deliye döner ve tekrar sihir yapar. Bu sefer her şey aynen olması gerektiği gibidir. Yine mevsimlerden kıştır, kar yağışlıdır ve hava buz gibi soğuktur. Vini mutfağında kendine sıcak çikolata hazırlar ve bir dilim kek yer. Kedisi Vilbur’a da ılık süt verir. Yatağına yatar ve pencereden dışarıyı seyrederken “Yatağımız sıcak ve yumuşak. Galiba kış mevsimi de çok güzel” der. Kitabın verdiği mesajı yazmak anlamsız, çok açık ve eğlenceli bir dille veriliyor zaten. Beni en çok etkileyen Vini’nin sabrının, bu durumdan kazanç elde etmeye çalışan biri (dondurmacı) ortaya çıkınca taşması oldu.  Vini’nin Dolap’taki yeri için şuraya bakabilirsiniz.

22 Temmuz 2011 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 40, 41

Aylardır şöyle oturup doğru dürüst bir şeyler yazamıyorum bloga. Ya bir dönem çok meşgul oluyorum veya vaktim olsa da yazmak istemiyorum. Yaz rehaveti filan da değil üstelik. Tuhaf bir şey... Blogların kapanmasından ve tabii açılmasından beri kendimi toparlayamadım gitti. Benim de Pratik Anne gibi hem bloglarıma hem de kendime bir çeki düzen vermem gerekiyor artık. Ben bile sıkıldım bu durumdan. Bu hafta bari kitap gününü kaçırmayayım diyerek iki kitabı tanıtmakla başlayayım.
Haftanın ilk kitabı Nesin Yayınevi’nin Çocuk Cenneti Kitaplığı Serisinden, Emma Chichester Clark’ın Türkçe’ye MİNİ MİNİ MUALLA adıyla çevrilen Little Miss Muffet Counts to Ten isimli kitabı. Kitap Mini Mini Mualla’nın ormanda bir ağacın dibinde bir mindere oturup çorbasını içmesiyle başlıyor. Yanına önce 1 örümcek, sonra 2 lemur, sonra 3 saksağan... ve en sonunda 10 timsah ellerinde büyük bir kutuyla geliyor. Mualla o kadar korkuyor ki onu öğle yemeği niyetine o kutuya koyacaklarını sanıyor ama... Sürpriz!... Elbette sonunu yazmayacağım ama şenlikli bir son olduğu tüyosunu verebilirim.  Çizimler çok eğlenceli, detaylara çok dikkat edilmiş. Her sayfada önceki sayfalarda hikayeye kaç hayvan katılmışsa hepsi birden resmedilmiş ve her sayfada her hayvan başka bir durumda çizilmiş. Örneğin 7 sayısının belirtildiği sayfada 1 örümcek, 2 lemur, 3 saksağan, 4 tilki, 5 kedi , 6 köpek ve 7 ayı var. 8 sayısının vurgulandığı sayfada bunlara 8 tane deniz papağanı ekleniyor ama mesela bir önceki sayfada sandalye taşıyarak gelen ayılar bu sayfada masayı düzenliyorlar.
Yabancı dilde kitapların eğer bir tekerlemeye dayanıyorsa Türkçe’ye de tekerleme gibi çevrilmesi, farklı dil yapılarından dolayı ciddi zorluklar içeriyor. Kitap bu zorluğu aşmış diyebilirim. Çeviri Tülay Dikenoğlu Süer’e ait.
Selin kitabı ilk okuduğumuzda aynen Mualla gibi son sayfadaki timsahlardan hafiften ürkmüştü. Fakat o sayfaya gelene kadar bütün hayvanlar mutlaka yanlarında bir şey getirdiklerinden, bunun bir parti hazırlığı olduğunu anlamış ve iyi bir tahminde bulunmuştu. Uzunca bir süredir, neredeyse günaşırı, “iyi ki doğdun şarkısını söyleyelim anne” diyerek oyun hamurlarından yaptığı pastayı burnuma dayadığından olsa gerek, kitabı çok beğendi ve bir kaç gece okuttu.  Hala da arada bir okuyoruz.
Hesapta kitabın sonunu söylemeyecektimJ))
Bu aralar Türkçe yazan çocuk kitabı yazarlarını bilhassa arayıp, inceleyip, kitaplarını alır oldum. Bu alanda kendini kanıtlamış isimlerden biri olan Ayla Çınaroğlu’nun bu kitabını görünce hemen hızla göz atıp kasaya yöneldim. Ben kitabı yeni çıkmış zannederken eve döndüğümde künyesine bir baktım ve ilk basımının 1999 yılında yapıldığını gördüm. Kendime kızdım tabii. İş Bankası’nın, YKY’nin, Kır Çiçeği’nin,  Redhouse Kidz gibi yayınevlerinin çeviri kitaplarına o kadar çok takılmışım ki, gerçekten çok az sayıda olan yazar ve çizerlerimizin kitaplarını fark etmemişim.  Ha diyeceksiniz ki, hepsi de bir heves alınacak şeyler değil. Haklısınız. Bazen  “bu kitabın basımında kullanılan kağıda, boyaya,  matbaadaki işçinin emeğine yazık yahu!” dedirten kitaplarla da karşılaşıyor insan. Ama bu kitap bence az sayıdaki güzel örneklerden biri.
Tembel Fare Tini Dizisi’nden bahsediyorum. Uçanbalık Yayınları'ndan çıkan ve dizinin 2. kitabı olan PEYNİRLİ BÖREK’ten.  Balkan kökenli biri olarak böreğin hele ki peynirli böreğin damağımda özel bir yeri vardır. Hal böyle olunca kitabın daha içine bile bakmadan adına bayıldım. Bir de sayfaları çevirdikçe hem hikayenin sevimliliği hem de Mustafa Delioğlu’nun şahane çizimleri bizi çok etkiledi. Bence Miki Fare’den bile daha sevimli ve daha şahsiyetli bir küçük fare.  Çizgi filmi yapılsa mesela, acayip tutar diye düşünüyorum. Selin Tini’ye bayıldı bayıldı. Kitabın çok hoş bir espriyle bitmesi üzerine de  “Ne kaday da tembelmiş anneee!” diye hafiften şımararak gevrek gevrek güldü.  Hararetle tavsiye ediyorum.

13 Mayıs 2011 Cuma

Selin’in Kitaplığından...- 37, 38, 39

Önceki haftalarda boş geçen cumaların aksine bugün bu blog kitaplarla dolu. Haftanın ilk kitabı Selin’in yaklaşık 1,5 ay boyunca neredeyse her gece okuttuğu, İstanbul’a giderken “bu kitaptan mutyaka kaydeşime de aymam geyek” dediği, Ferit Avcı’nın Kök Yayıncılık’tan çıkan KIRMIZI FİL’İ GÖRDÜNÜZ MÜ? kitabı.
Küçük bir oğlan bir sabah kalkınca duvarındaki resmin eğri durduğunu fark eder. Resmi düzeltmek isterken Kırmızı Fil’in resimde olmadığını görür ve aramaya başlar. Evde bulamaz. Mavi Balina’ya, Sarı Zürafa’ya, Mor Kedi ve Pembe Fare’ye son olarak da Yeşil Karga’ya sorar. Verdikleri cevaplardan Kırmızı Fil’in saklambaç oynarken kolayca bulunmaktan çok üzüldüğünü ve bu yüzden gittiğini anlar. Sonra kapı çalar ve Kırmızı Fil çamur içinde, üzgün ve yorgun eve döner. Küçük çocuk çok sevinir onu hortumundan öper. Kırmızı Fil resme, diğer hayvanların yanına geri döner ve uyur. Geriye tek bir sorun kalmıştır. Küçük çocuk, yerdeki ve duvardaki ayak izlerini annesine nasıl anlatacaktır?
1995 yılında Kültür Bakanlığı’nın “Eflatun Cem Güney Çocuk Kitapları Yarışması’nda birincilik ödülünü kazan bu kitabın öyküsünün çok sevimli olduğunu, çizimlerinin abartısızlığını, renklerin canlılığını, yalın ve akıcı dilini bilhassa vurgulamak lazım. Selin daha ilk okumada kitabın hikayesini aklına yazdı. Günlerce olan her olayda ya da duyduğu her sözde kitaptaki karakterleri hatırlattı, göndermeler yaptı. Son iki üç haftadır başta Poldi olmak üzere –ki önümüzdeki hafta o seriyi de tanıtacağım, ilgisi başka kitaplara kaymış olsa da bazı akşamlar uyku öncesi okunacak 2. ve/veya 3. kitap olarak seçip, başucuna koyuyor.
Elbette İstanbul’a gitmeden önce kitabı epey bir aramak zorunda kaldım, öyle her yerde hemen bulmak mümkün olmadı. Sonunda da sipariş vererek edinebildim. İstanbul’da da önce kitabı verip vermemek konusunda epey bir tereddüt etti, sonra ben “seninki Ankara’da” diyerek ikna ettim de sevinçle verdi kaydeşine:) Bir de emirle karışık yorum yaptı verirken. “Ben bu tipakı çok seviyoyum Deniz, sen de oku hemen.”:)

İkinci kitabımız, Yıldırım’ın (Türker) şahane çevirisiyle Popcore Çocuk Kitapları’ndan çıkan, Julia Donaldson - Axel Scheffler ikilisinin İngiltere’de 2001, Türkiye’de 2007 yılında ilk basımı yapılan kitabı, SÜPÜRGEDE YER VAR MI?
Cadının biri süpürgesinde kedisiyle birlikte uçarken – ki ben, Pırtık Tekir olduğundan fena halde şüpheleniyorum:), rüzgar çıkar ve şapkası uçar. Aramak için yere inerler. Şapkayı meraklı bir köpek bulur ve süpürgede yer olup olmadığını sorar.”Var!” der cadı ve yola devam ederler. Sonra cadının saçındaki kurdele düşer, yere inerler. Bu sefer kurdeleyi bir kuş bulur. O da aynı soruyu sorar. Ona da “Var!” der. Bu sırada yağmur başlar. Cadının sihirli değneği elinden kayar, sazlıklara düşer. Onu da bir kurbağa bulur. O da süpürgeye binmek ister ve biner. Kurbağa sevinçten zıp zıp zıplarken süpürge kırılır ve hepsi birden bataklığa düşer. Bataklıkta kötü kalpli bir ejderha cadıyı yemek ister. Ama diğer hayvanlar birbirlerinin üstüne çıkarak, çamura bulanarak ejderhaya korkunç bir dev gibi görünürler ve cadıyı kurtarırlar. Cadı buna çok sevinir.
Kazanını ateşe koyar ve her birinden kazana bir şey atmasını ister. Sonra bir şeyler söyler ve birdeeen... Cadı, kedi ve köpek için koltuğu, kuş için yuvası ve kurbağa için duşu olan muhteşem bir süpürge belirir. Süpürgeye biner, giderler.
Bu kitabı yılbaşında almıştım Selin’e ama ortaya çıkartmak için biraz bekledim. Daha önce okuduğumuz ejderhalı kitaplarda bir canlıyı yemeye çalışan kötü kalpli (!) bir ejderha yoktu ve o sahneye ait resim Selin için biraz korkutucuydu. Akşam uyumadan önce okumak riskli olabilir düşüncesiyle İstanbul’a giderken yolda okumak üzere yanıma aldım. Tek kelimesini bile değiştirmeden aynen ama çok yumuşak vurgularla okudum. Kitabın korkutucu tek sayfasında da “Aa, ne komik olmuşlar, baksana!” diyerek çamurdan yaratığın aslında süpürgedeki hayvanlar olduğunu çabuk farketmesini sağladım. İyi ki öyle yapmışım. Çamurun içinden hayvanları seçince gerilmiş suratı hemen değişti, çok rahatladı ve küçük bir kahkaha attı.
Bu kitabın Selin’deki etkilerini, önümüzdeki günlerde ayrı bir yazıyla aktaracağım.

Haftanın üçüncü ve son kitabı, çizimleri Alessandra Roberti’ye ait olan, Anna Milbourne’un yazdığı, Umut Hasdemir’in çevirdiği bir Tübitak kitabı, ÇİFTLİKTE. Bir kaç kitabına göz atanların hemen fark edebileceği üzere, A. Milbourne’nun kitaplarında bir hikaye, hikayenin kahraman(lar)ı filan yok. Bildiğimiz öykücülerden değil. Ama ister çiftlik yaşamını, ister yağmurun nasıl yağdığını, isterse dinazorları anlatsın, dili her zaman yalın, sakin, ve öğretici. Kitabın çizimlerinden de özellikle bahsetmeli. Daha güneş doğarken çiftlikten ayrılıp otlamaya giden ineklerin serin havadaki sıcak nefeslerinden tutun da havanın sabah ayazındaki nemine, sağılırken dönüp arkasına bakan inekten, çocukların kuzuya biberonla süt verirkenki şefkatli bakışlarına kadar her şey sanki karşımızdaymış gibi capcanlı resmedilmiş. Öyle çok karakteristik, değişik bir havası yok çizimlerin. Diğer yandan kitabın bir şeyler öğretme hedefine yani içeriğine, öyküsüzlüğüne de çok uygun düşüyor.
Selin doğrudan bir şeyler öğretmeyi hedefleyen kitapları sadece bir kaç kez okutuyor, o kadar. Bir süre sonra sıkılıyor. Bu yüzden Tübitak kitapları kesinlikle uyku öncesinde okunacak kitaplar değil, onun için. Bu tarz kitapları eğer resimlerini beğendiyse, gün içinde yanyana oturarak, kitaptaki her şeye bir isim vererek, arada bir onları konuşturarak yani mutlaka bir hikaye yaratarak okumayı seviyor. Kitabı geçen sene bahar aylarında okuduğumda o kadar ilgilenmemişti. Sonra yaz boyunca kitaba bakarak uydurduğu hikayelerini geliştirdikçe kitapla daha çok ilgilenir oldu. Her an her dakika okumak istediği kitaplardan değil elbet ama bu biraz da yaşla ilgili. 5-6 yaşına geldiğinde bu tarz kitaplara olan yaklaşımının büyük ölçüde değişeceğini düşünüyorum ve Selin yaşında çocuğu olan annelere, çocukların kendi hikayelerini uydurabilmelerine imkan verdiği için kesinlikle tavsiye ediyorum.

Not: Dün gece 00.01'den beri yazımı bloga aktarmaya uğraşıyordum. Bütün gün beni deli eden blogger'daki sorun nihayet çözüldü de akşamın bu vakti muradıma erdim:)

8 Nisan 2011 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 35, 36

Bu hafta, geçtiğimiz aylarda çeşitli ve elde olmayan sebepler ve en önemlisi benim Cuma günü takıntım yüzünden tanıtamadığım iki kitap var. İlki T. İş. Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan, Sharon Rentta’ya ait MAVİ FİL TOMBİK. Bisiklete binmeyi bilmeyen ve arkadaşlarından habersiz öğrenmeye çalışan sevimli mi sevimli bir filin hikayesi. Arkadaşlığın değerine ve bisiklete binmenin ne kadar eğlenceli olduğuna dair çok güzel bir kitap. Çizimleri sıcacık, dili son derece yalın. Biz çok beğendik. Selin Tombik’in bisikletten düştüğü her sahnede “anne çok çok acımış gayiba” deyip üzüldü ama bir sonraki sayfayı gülerek inceledi. Selin’in tutkunu olduğu kitaplardan olmasa da raftan alıp “bunu okuyayım anne” dediği bir kitap. Bir Dolap Kitap’taki tanıtımı da hatırlamak isterseniz buyurun...

Haftanın diğer kitabı Redhouse Kidz’den Rachel Chaundler’in yazıp Bernaldo Carvalho’nun resimlediği DEVEKUŞU DUDU. Muhteşem Kuyruklu Dudu, kuyruğuna bir şey olmasın diye geceleri başını kuma gömüp uyur ve bir sabah başını kumdan çıkaramaz. Başı sıkışmıştır ve kimseye sesini duyuramaz. En sonunda annesi, babası, arkadaşları hep birlikte Dudu’nun başını kumdan kurtarır ama bedeli ağır olur. Artık Dudu’nun kuyruğu yoktur. Günışığının kuyruğundan bile güzel olduğunu zor bir yoldan öğrenen Dudu şöyle der: “Yalnızca devekuşlarının en sersemi, başı kuma gömülü uyur geceleri!” Gündüzleri bile çoğunluk başı kuma gömülü insanların yaşadığı pek sevgili memleketimde bu hikayeden ders çıkarabilecek kaç yetişkin vardır, merak ediyorum doğrusu!
Selin kitabın renklerini biraz koyu, sanırım biraz da donuk buldu ama hikayeye bayıldı. Kitabın renklerine alışması biraz vakit almış olsa da hikayeyi sevdiği için arada bir okuyoruz. Bu “arada bir” lafını, kitap eh, şöyle böyle diye değil, okunacak daha çok kitap olup sıra bu kitaba arada bir geldiği için kullandığımı da belirteyim.

28 Ocak 2011 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 34

Bu haftanın kitabı bizim için özel bir kitap, GÜZEL ABLAMIN DOĞUM GÜNÜ. Kitabı Aytül Akal yazmış, Pınar Büyükgüral resimlemiş, Uçanbalık Yayınevi basmış. Özelliği Selin’in kazandığı ilk kitap olması ve benim de kitap sayesinde sevgili Pino’yla tanışmam. Hikayesi, doğum günü yaklaşan bir genç kızın sevimli kız kardeşinin ne hediye alsam/yapsam diye düşünüp sonunda iplerden bir bebek yapması ve ablasının bunu çok beğenip çantasına asması. Hepsi bu, bu kadar. Öyküde ne bir heyecan, ne bir macera ne bir fantastik durum ne de korku ögesi var (Bir Dolap Kitap’tan Yıldıray’ın kulakları çınlasın). Hani Pino’nun kitaba hayat veren çizimleri olmasa öööyle düz düz okuyup bu muymuş deyip kitabı bir kenara koyabilirsiniz. Açık söylemek gerekirse kitap içeriğiyle gerçek bir hayal kırıklığı yarattı ama Pino’nun çizimleri kitabı mucizevi bir biçimde değiştiriyor. Çizimleri olmasa bu kitaba şöyle bir bakar ve geçerim. Selin de zaten öyküden ziyade resimlerle ilgilendi. Sadece bir kere okudum ona, sonrasında kitabı her eline aldığında çizimlerine bakarak kendisi bir öykü uydurdu.


7 Ocak 2011 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 32, 33

Bu hafta yine iki yeni kitabımız var. İkisi de ODTÜ Yayıncılık’tan. İlki Akram Ghasempour ve Lisa J. Barjesteh’e ait, MUTLU KAPLUMBAĞA. Her şeyden önce çizimleri çok sevimli bir kitap. Son derece sade ve rahat bir dili var. Selin iki üç günde bir “hadi okuyayım anne” diyerek kucağıma koyuyor. Kitap etrafımızdakileri fark etmemizin ve bunlardan zevk almamızın güzelliğini ve en önemlisi kendimiz olarak kalmamızın değerini anlatıyor. Kitapta en çok dikkatimi çeken şeyse daha hızlı olmak isteyen –ki aslında bu kaplumbağa’nın çok istediği bir şey değil, arkadaşı tavşanın etkisinde kalarak sadece denemek istiyor, nasıl hızlanabileceğini düşünürken söylediği “her şeyin bir çözümü olduğunu biliyorum. Belki bu soruna da bir çözüm bulabilirim” cümleleri oldu. Birincisi ne ilkokul ne de kreş yaşları, bu kadar rasyonellik bana ağır geldi. Çocuklar hayatta başa çıkamayacakları ya da anlayamayacakları şeylerle karşılaşınca ne olacak? Her şeyin ve her durumun bir çözümü olduğunu düşünmek başlı başına korkutucu bir iddia zaten. Hele ki çocuklar için. Neyse, siz bana bakmayın. Ben işte böyle tek bir cümleye takılıp üzerine  kırk satır yazabiliyorum, maalesef. ODTÜ’de bu kitapları alırken görevli bayan kitapların ilkokul çocukları için olduğunu söylemiş ve kızınız için daha çok erken demişti. Bence kesinlikle erken filan değil. Hatta ben ilkokula geldiğinde Selin’in kendi kendine kitap okuyabilmenin güzelliğine rağmen bu kadar basit anlatımlı bir kitabı bir kaç kere okuyup hevesini alacağını sanıyorum.

İkinci kitap, Kambiz Kakavand ve Neda Azimi’ye ait KEDİ ve YILDIZLAR. Şimdi zaten kitabın kahramanlarından birinin kedi olması Selin’in hemen ilgi göstermesine yetti. Üstüne üstlük hikayesi de güzel, e daha ne olsun? Kitabın çizimleri -aslında çizim demek doğru değil kolajları demek lazım-renkler, perspektif ve sayfa düzeni açısından çok ama çok güzel. Hikayesini de çok sevdik. Çok aç bir kedinin yiyecek bir şey bulamayınca yıldızları yemek istemesini, bu arada masal bu ya kanatlarının çıkıp yıldızlara uçmasını, bütün yıldızları mideye indirip en uzakta kalan küçük bir yıldıza çok fazla yediği için ağırlaştığından ulaşamamasını, kedinin yeryüzüne dönünce uykusunun gelmesini fırsat bilen o uzaktaki küçük yıldızın tüm yıldızları kurtarmasını anlatıyor. Kitabın, sonunda bütün bunları kedinin gördüğü bir rüya mı acaba diye düşündürtmesini de ayrıca çok beğendim. Bir de ODTÜ Yayıncılık’ın tüm çocuk kitaplarının fiyatlarının gayet makul olduğunu belirteyim.
Selin her iki kitabı da çok seviyor, ben de gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

17 Aralık 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 29, 30, 31

Bu sabah Ankara’da, RÜZGARLI BİR GÜN’e uyandık. Evet, hemen anladığınız gibi bugünkü kitaplarımız Bir Gün parantezinde "KARLI, YAĞMURLU ve RÜZGARLI". Her üç kitabı da Anna Milbourne yazmış. Karlı ve Rüzgarlı Bir Gün kitaplarını Elena Temporin, Yağmurlu Bir Gün’ü Sarah Gill resimlemiş. Tübitak ta basmış. Selin bu seriyle ilk olarak, geçen kış doğum gününde hediye edilen Yağmurlu Bir Gün kitabıyla tanışmış ve çok sevmişti. Yağmurun nasıl olduğuna dair açıklamalardan bir şey anlamamıştı ama çizimleri çok sevmişti. Bahar geldiğinde yağmur yağdığı bir gün bulutları da inceleyerek kitabı tekrar okuduk. Sanırım bir şeyler kafasında daha da netleşti ve gerçekten anladı ki, kitabı bana anlatırken bir sürü soru sordu.
Aslında ben daha önce Rüzgarlı Bir Gün’ü almıştım ama bir kere okuduktan sonra nedense aylarca suratına bile bakmadı. En sonunda yine böyle fırtınalı bir güne uyandığımız bir sabah kitabı okumayı teklif ettim. Pek sevdi, defalarca okuttu. Şimdi artık ne zaman hava rüzgarlı olsa "kitaptaki gibi anne ama benim uçurtmam yok, henüz” diyor.
Aybaşında gittiğimiz tiyatro oyunundan sonra Şinasi Sahnesi’ne çok yakın diye Tübitak’a da uğrayalım dedik Neslihan’la. İçeriye girdik, her kitaba maydonoz olup “aa bak bu da çok güzelmiş ama acelesi yok, seneye alalım” gibi laflar edip düzdünya kitap seçtik. Doğal olarak cebimizdeki paraları bıraktık ve çıktık. Aldığım kitaplar arasında nihayet bulabildiğim Karlı Bir Gün de vardı. Cuma gecesi kitabı kitaplığının önüne bakar bakmaz görebileceği şekilde koydum. Planım işe yaradı ve sabah uyanıp her yeri karla kaplı gördü. Her sabah sektirmeden yaptığı gibi kitaplığına baktı, kitabı hemen fark etti ve eline alıp yanıma geldi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle "yeni bi tipakım oymuş anne, bunu bana okuu musun?" diye sordu. O sabah kartopu oynamaya çıkmadan önce bu kitabı okumuş olmamızın Selin'in karla barışmasında çok olumlu etkisinin olduğuna inanıyorum.
Uzun sözün kısası -ki ben de pek bulunmaz:), bu üç kitabı da herkese tavsiye ediyorum. Çocuklarımızın kitaplığında olması gereken kitaplardan. Bu noktada kitapların fiyatlarıyla ilgili Tübitak'a yönelik küçük bir eleştirim var. Evet, piyasadaki kitaplara nazaran fiyatları çok uygun. Ama bu kitapların maalesef artık karton kapaklısı basılmıyor. Hepsini kalın cilt kapaklı basıyorlar. Karton kapaklısı 4 TL iken cilt kapaklıya 10 TL vermek zorunda kalıyorsunuz. Ben kitapların daha çok çocuğa ulaşabilmesi için Tübitak'ın hem karton hem de cilt kapaklı basmaya devam etmesini diliyorum. Diğer taraftan bu kitapları çocuğunuz okumayı öğrendiğinde kendi kendine de okuyacağından, dayanıklılık açısından kalın kapaklıları almak daha uygun bir seçim olabilir.

10 Aralık 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...-28

Benim bu cuma günü takıntım yüzünden kaç tane kitap tanıtımının sırada beklediğini tahmin edemezsiniz. Bugünkü kitap ta haftalardır sırasını bekleyenlerden. Sanırım Selin’in çok bayılmadığı ve benim teklifime nezaketen peki dediği, toplamda iki kez okuduğumuz bir kitap, MUTLU SUAYGIRI. Neden derseniz, iki sebebi var. Biri kitaptan kaynaklanıyor. “Bana suaygırı deme” ifadesi ve bunun çok tekrar edilmesi Selin’i rahatsız etti. Bir de suaygırının özendiği hayvanların “Bunu yapabilir misin? Şunu edebilir misin?” sorularının çokça sorulmasından sıkıldı. Açıkçası okurken ben de çok fazla tekrarlanan suaygırına takıldım. Tamam, tekrarlar küçük çocuklar için gereklidir ve önemlidir ama kitabı okuyanı yoracak kadar fazlası da iyi değildir. Bu biraz da çeviriden kaynaklanıyor gibi geldi bana. İkinci sebep ise daha önce Çikolata adında çok sevimli ve kendiyle barışık başka bir suaygırıyla tanışmış olması. Daha kitabın ilk sayfasında hemen çikolatayı hatırladı ve ben daha kitabı bitirmeden “Çikoyata’yı daha çok sevdim anne!”dedi. Bu başlık altında, genelde Selin’in beğendiği kitapları tanıtmayı tercih ediyorum, fikir verebilmesi açısından. Selin’in arkadaşları tarafından sevilen ama maalesef Selin’in çok hoşlanmadığı bir kitap olarak bu kitaba bir istisna diyebilirim.
Şimdi bütün bu ifadelerden Meleğimin kitabın hiç birşeyini beğenmediğini sanmayın. Çizimleri, renkleri çok sevdi(k). Mesela suaygırları o kadar sevimli, kartal o kadar gerçekçi ki...Bir de çizimlerin zenginliğine örnek olarak verebileceğim, dikkatli bakılınca farkedilen hayvanlar var. Burada da en sevdikleri balıklar, suaygırı hapşurunca gözlerini oğuşturan kuyruksüren, meyvenin üstündeki kurbağa, yavru zürafalar ve zebralar oldu. Beni en şaşırtan şey ise Selin’in zürafa ve zebraları görünce “anne bu suaygıyı Afyika’da yaşıyo gayiba?” diye sormasıydı. Aslında sadece bu soru bile kitabın hedefine ulaştığını gösteriyor olabilir ama bütün bu beğendiği çizimlere rağmen üst üste en az 5 kere okutmayınca ve teklif ettiğimde de “hayıy, onu okumayayım” deyince, beğenmediğine hükmettim.  Belki de bu kitap hakkında Bir Dolap Kitap’ta Yıldıray’ın da yazdığı gibi içeriğini daha iyi anlayacağı yaşlarını beklemem gerek. Richard Edwards’ın yazdığı bu kitabı, Carol Liddiment resimlemiş. T. İş Bankası Kültür Yayınları da basmış. Son bir noktaya daha değineyim. Bu sevimli hayvanın adının nasıl yazılacağı konusunda TDK'nın imla kılavuzuyla (bk.) diğer imla kılavuzları arasında bir fikir birliği yok, maalesef. Bu da Türkçenin bizzat resmi kurumlar tarafından nasıl perişan edildiğinin küçük bir örneği.  

26 Kasım 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 27

Bugün bir sürpriz yapmak ve bir kitap daha tanıtmak istedim. Zaten uzun zamandır da ara vermiştim. Bu kitabı tanıtmak için bu kadar hevesli oluşumun sebepleri var tabii. Birincisi, Selin’in ve tabii benim kitaba bayılmamız. İkincisi, kitabı daha önce ne kitapçılarda ne de internette görmüş olmam. Yeni bir kitap olduğunu tahmin ediyorum. Son olarak kitaba hiç ummadığım bir yerde, İstanbul Modern’de rastladım ve hemen aldım.
KÖPEK BALIĞI KESKİN’i, psikolojik danışman ve Akademi Çocuk’un kurucusu olan Hilal Üsküdar Gürbüz yazmış, Serap Deliorman resimlemiş. Başında sarı şapkası ve yüzünde gülümsemesiyle daha kapağına bakar bakmaz Keskin’i seviyorsunuz. Diğer deniz canlılarının görünce korkup saklandığı ama aslında çok yalnız ve hepsiyle arkadaş olmak isteyen bir köpek balığı. Yine böyle yanlış anlaşıldığı bir gün arkasını dönüp ağlarken rastladığı yaşlı balina -ki o da başında kareli bir şapka ve yüzgecine takılı bir bastonla çizilmiş:) arkadaş edinmek için çaba göstermesi gerektiğini söylüyor Keskin’e. Bunu nasıl yapacağını bilemezken yorgun bir küçük kırmızı balığa rastlıyor ve onu ağzına alıp evine geri götürüyor. Keskin’in ne kadar iyi kalpli olduğunu gören bütün deniz canlıları onunla arkadaş olup, mutlu memnun mesut yaşıyorlar. İnsan “Aah! Keşke bu işler bu kadar kolay olsa” diyor, tabii içinden:)
Kitabın içinde iki sayfa renkli çıkartmalar var. Bu unsur da kitabı almam da etkili oldu çünkü Selin de bir çok yaşıtı gibi çıkartmalara bayılıyor. Bir de son dönemde Nemo ve filmin diğer karakterleriyle yatıp kalkıyoruz. Benim geçen sene Pandora'dan komik bir fiyata aldığım, topu topu dört karton sayfadan oluşan ve her birinde dört esas karakterin anlatıldığı kitapları ingilizce olmalarına rağmen evire çevire okutturuyor. Yalnızca 4 veya 5 kere seyrettiği  Nemo filmini gece gündüz anlattırıp, hoşuna gitmeyen bölümlerde senaryoyu kendince değiştiriyor:)  Filmdeki balık yememek üzere kendini değiştirmeye çalışan köpek balığı Bruce karakterini çok sevdi. Bir de üzerine BBC HD kanalında dönüp duran Okyanuslar belgeselini birlikte seyredince, bütün deniz canlılarına ama özellikle köpek balıkları, balinalar ve yunuslara olan ilgisi daha da katmerlendi. Bu kitapla da arşa erdi:)
Biz kitaptaki çizimleri, renkleri çok beğendik. Hikaye de gayet yalın ve güzel anlatılmış, elbette bir edebi eser değil. Kitapta beni rahatsız eden tek şey metinde geçen ‘ağızında/ağızını/ağızına’ ifadeleri oldu. Güzel Türkçemizde ünlü düşmesi denen bir yazım kuralı var ve bu kurala göre, malumunuz, ‘ağızı/ağzı’na dönüşür. (bk.) Kitabın sonraki basımlarında bu hatayı düzelteceklerini umuyorum. Bir de kitabın herhangi bir yerinde hangi tarihte basıldığına dair bir ibareye rastlamadım.
Kitabı geçtiğimiz pazar günü aldım. O günden beri sürekli Selin’in elinde ve “Keskin’i okuyalım” diyerek peşimde. Okumamız yetmiyor, bir de akşam yatınca karanlıkta kitabı okutturamayacağı için masal formatında anlattırıyor. Kısacası, biz kitabı çok beğendik ve herkese tavsiye ediyoruz.

Not: Kitabın görselini internette bulamadım. Fotoğrafı kendim çekmek zorunda kaldım.

Selin'in Kitaplığından...- 26

Bu kitabı tanıtacağıma dair daha önce söz vermiştim, sanırım. Evet, MÜZİSYEN İNEK SIRMA’dan bahsediyorum. Kır Çiçeği Yayınları’ndan çıkan Geoffroy de Pennart'ın harika kitabından. Ayrımcılık üzerine şimdiye dek gördüğüm en iyi okul öncesi çocuk kitabı.
Kitabın hikayesi kısaca şöyle: Sırma çok iyi piyano çalan bir inektir. Bir gün gazetede büyük bir müzik yarışması yapılacağını okur ve şansını çeşitli orkestralarda denemek üzere şehre gider. Kimi orkestralar otobur olduğu için, kimisi boynuzlarını yeterince gösterişli bulmadıkları için, kimisi aynı aileden oldukları halde rengi farklı olduğu için, kimisi de yeterince şık giyinmediği için Sırma’yı aralarına almaz. Sırma eve dönmek üzere umutsuzca bir kafeye oturur. Ona servis yapan ve aynı zamanda kendisi de bir müzisyen olan köpek Çaka'nın, Sırma'nın mutsuz halini görerek ne olduğunu sorması üzerine sohbete başlarlar ve kendi orkestralarını kurmaya karar verirler. Seçim kriterleri elbette adayların fiziksel özellikleri değil, iyi müzisyenler olmalarıdır. Orkestraya başvuranlar arasında kimler yoktur ki! Tahta bacaklı bir zebra, sıskalığı yüzünden dışlanan bir fil... Yarışmayı hangi orkestranın kazandığı tahmin etmek hiç zor değil tabii:)
Bu kitabı kaç yüz kez evet, katiyen abartmıyorum kaç yüz kez okuduğumuzu bilemiyorum. Bütün bir yaz bu kitabı defalarca okumakla geçti. Selin’in kitapları arasında okunma rekorunu elinde bulunduran Pırtık Tekir ve Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor kitaplarına fena halde fark atmıştır diye düşünüyorum.
Selin bu kitapta bir çok müzik aletiyle tanıştı. Nefesliler, yaylı sazlar, vurmalılar ... Neden böyle dendiğini de öğrendi. Sanırım fiziksel olarak ilk tanıştığı ve bayıldığı müzik aleti olduğu için her sayfada ilk önce piyano çalan hayvanı inceledi, yorumlar yaptı. Müzik topluluklarıyla ilgili olarak neden birine oda orkestrası derken diğerine senfoni orkestrası deniyor, aralarındaki farklar nedir, çok basitçe öğrendi. En çok deli danalar orkestrasında avizenin üstünde trombon çalan danaya güldü. Her okuyuşumuzda muzipçe gülerek “hiç piyanonun üstünde dans ediyiy mi anneciim?”diye bıkmadan usanmadan defalarca sordu.
Bir Dolap Kitap’ta bu kitapla ilgili çok hoş bir tanıtım yazısı var. Okumadıysanız mutlaka okuyun, derim. Ben de Banu gibi Sırma’ya aşık, kalbi kırılan öküze bayılmıştım.
Bence her çocuğun kitaplığında mutlaka olması gereken çok önemli bir kitap.

22 Ekim 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından ...- 25

İki hafta öncesinin en popüler kitabıydı, “KORKMUYORUM! KORKUDAN CESARETE”. Öyle ki tanıtım yazısı yazabilmek için dahi masanın üstüne koyamadım. Her daim yakınlarında olsun istedi Selin. Kitap Tübitak’ın 3-6 yaş arasına hitap eden Erken Çocukluk Kitaplığı’ndan. Nuria Roca yazmış, Rosa Maria Curto resimlemiş ve Ayşe Sarıoğlu çevirmiş. Kitabın sonunda çocukların korkularıyla baş etmesini kolaylaştırmak için çok hoş ve rahatlıkla yapılabilir bazı etkinlikler önerilmiş. Ayrıca bir de anne babalar için gayet faydalı bir kılavuz var.
Kitabı bahar aylarında almıştık ve konusu gereği rafa kaldırmıştık. Çünkü o sıralarda Selin’de herhangi bir şeyden korkma belirtisi yoktu. Durup dururken “korkma kızım” demenin de bir manası olmadığından sırasını bekliyordu. Nihayet bir ay kadar önce neredeyse doğduğundan beri kendi yatağında yatıyor olmasına rağmen (istisnai bazı dönemlerin dışında tabii) aniden yatağında yatmak istememesinin nedenini sorduğumda ya karanlıktan ya kötü rüyalardan ya da seslerden korktuğunu söyleyince, zamanıdır dedim. Havanın gayet güneşli olduğu bir gün kitabı ortaya çıkarttım. Hava durumu nedense bana önemliymiş gibi geldi, hani hava aydınlık olursa gerilmez diye düşündüm, sanırım. Kitabı açtık ve sadece Selin’in korkularını anlatan bölümleri okudum. Sakin sakin dinledi, yerinden kalktı ve odasına yöneldi. O sırada arkasına bile bakmadan “aatık kokmuyoyum anne” dedi. Şaşkın bir vaziyette bakakaldım. Nasıl yani bu kadar çabuk mu? Okuduk ve bitti mi? Haayıııır(mış)! 20 dakika sonra tekrar yanıma geldi ve “anne bii daa okuyayım” dedi. Okudum, yine odasına gitti. Anladım ki kitabı sindirmeye çalışıyor. Neyse uzatmayayım, kitabı diğer sevdiği kitaplar gibi defalarca okutmadı. Arada bir getirip “okuumusun anneciiim?” dedi ama kitabı hep yanında tuttu. Kendi kendine kitabın sayfalarını açıp ve resimlerinden kendi korkularıyla ilgili olan sayfaları bulup uzuun uzun inceledi hatta kendi kendine okuyormuş gibi yaptı. Sonunda karanlık korkusunu aynen kitapta olduğu gibi küçük bir el feneriyle yendi. Gece yatarken matarasının yanına el fenerini bıraktık ve odasına da uykusunu dağıtmayan ama eşyalarını rahatça görebileceği, şu prize takılan lambalardan koyduk. Kitabı okuduğumuzun üçüncü gününde artık korkularından söz etmez oldu. Koridorun ışığını kapalı görüp çok karanlık diye salona geri geldiğinde ne yapması gerektiğini bir iki kez hatırlattık, o kadar.
Çocuğu bir şeylerden korkan –ki bu yaşlarda çocukların korkularının olması son derece doğal, tüm ebeveynlere hararetle tavsiye ederim.

13 Ağustos 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 24

BURUN. Aylarca en çok satan çocuk kitapları listesinde yer alan böyle popüler kitapları tanıtmak bir hayli zor. Üstelik yeni çıktığı dönemde bir çok yerde çok güzel tanıtım yazıları da çıkmışken. Peki bu durumda tanıtmaya gerek var mı? Evet. Çünkü her çocuk her kitabı başka türlü anlayabiliyor ve her ebeveyn çocuk kitaplarında başka şeyler bulabiliyor. Herkes biliyordur ama ben yine de Marsık Kitap’tan çıkan bu kitabı Yekta Kopan’ın yazdığını ve Şilili Alex Pelayo’nun çizdiğini belirtmekle başlayayım.
Selin’in ilk tepkisi resimlerine bakmak yerine kitabın hikayesini dinlemek oldu. Sanırım resimlere bakınca önce biraz kafası karıştı. Perspektif denen şeyden haberi yok ki çocuğun. Bir de üstelik aynen bu kitapta olduğu gibi ustalıkla oynanmışsa... İlk okumadan sonra “anne bii daa okuumusun?” sorusu en az 6 defa tekrarlandı ama bu sefer her okumada her sayfayı tek tek uzun uzun inceledi. Ali’nin kendi odasında burnunu aradığı sayfada “Anne bak, Ayi aşşada kaamış (Ali aşağıda kalmış)” dedi ve beni bitirdi. Ben perspektif kaygıları taşıyorum anlar mı acaba diye, kızım da tespitte bulunuyor resim üzerine, iyi mi? Sonra kitabı eline alıp kendisi okumaya başladı. “Bii gün bii sabah Ayi buununu kayıp etmiş. Oyaya bakmış, buyaya bakmış. Buyamamış. Annesine soomuş, babasına soomuş. Abyasına soomamış ama abyası göömedim demiş. Annanesi banyoya bak demiş. Ayi buununu ooda buumuş. Çok sebinmiş. Benim buunum buuda anne, suyatımın tam ootasında." Bu esnada işaret parmağını burnuna götürüp kontrol etti, garantici ya:) "Yasasın! Hiç bi yeye gitmemiş.”
Bilmem kitap hakkında başka bir şey yazmama gerek var mı?:) Herkese keyifli okumalar...

6 Ağustos 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 23

Bu haftanın kitabı BENEKSİZ İNEK, Lal Kitap’tan çıkmış. Yazan Firuzan Gürbüz, resimleyen Erdoğan Oğultekin. Benek ahırdaki en benekli yavru olduğu için bu ismi almış, benekleriyle gurur duyan bir inek yavrusu. Bir gün çayırda kahverengi inek yavrusuna rastlayıp onu incitecek sözler söylüyor ve birlikte oynamayı reddediyor. Ama bir gün çitler boyanırken mavi boya Benek’in üzerine dökülüyor ve masmavi bir inek oluyor. Bu sefer de Benek’in kendisi gibi benekli diğer arkadaşları onunla alay edip oynamayı reddediyorlar. Bir tek kahverengi inek onunla oynamayı istiyor. O günden sonra çok iyi arkadaş oluyorlar.
Kitabın üzerinde hangi yaş grubuna uygun olduğu yazmıyor. Bana okumayı sökmüş olanlara uygunmuş gibi geldi. Kitabın farklı olanlarla alay etmemek üzerine kurulmuş hikayesi aslında çok daha kısa anlatılabilir ama sanki bilhassa cümleleri fazla olsun istenmiş. Kitabın sonlarında iki inek yavrusunun –ki niye buzağı denmemiş anlayamadım, aralarındaki konuşma fazla “bilgece” olmuş. Kahverengi buzağının söylediği “farklı olmak bazen güzeldir” cümlesindeki “bazen”i de anlayamadım. Neye göre, ne zaman, nasıl? Çizimlere gelince; inekler çok sevimli. Zaten inekler, bir kaç ot, böcek ve bir boyacı ustasından başka da bir şey yok.
Ben kitabı bir hayli kısaltarak okudum Selin’e. İnekleri çok sevimli buldu ve ben inek yavrusu dedikçe buzağı diye beni düzeltti. Her zaman yaptığı gibi 4-5 kere okutmadı. Bir kere okumamı yeterli buldu, ertesi gün ve sonraki gün de birer kere okuduk. Ayvalık’a geldiğimizden beri de hiç okumadık, eline alıp resimlerine bile bakmadı. Ben ayrımcılık üzerine fazla kitap olmadığı için yine de tavsiye ederim bu kitabı. Bu konudaki en esaslı kitap olan Müzisyen İnek Sırma’nın tanıtımı da yolda.

30 Temmuz 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...- 22

Takıntılı kadınım ya, bu başlıktaki kitap tanıtımlarını sadece cuma günleri yayınlıyorum ya, tam da bu sebepten 3 haftadır bekliyor bu yazı desem...
Redhouse Kidz’in bastığı, öyküsü Marisa Nunez’e çizimleri Helga Bansch’a ait bu haftanın kitabı ÇİKOLATA, sevimli bir su aygırını anlatıyor. Çikolata isimli bu su aygırı bir gün banyolarını denemek için şehre gider. Önce insanların çıplak olduğu için kendisine baktığını düşünür ve bir mağazaya gidip kıyafetler alır, sonra bir restoranda yemek yer ve banyolara gidip yeni şahsiyetlerle tanışıp sohbet eder. Sonra arkadaşına hediye olarak kitapçıdan bir kitap alır ve o gece bir otelde kalır. Ertesi gün yine yaşadığı yere geri döner. Gölde arkadaşlarıyla çamur banyosu yaparken bunun, dünyanın en güzel banyosu olduğuna karar verirler.
Kitap her şeyden önce farklı çizimleri ve renkleriyle dikkatini çekti Selin’in. Kitaptaki insanlar siyahi yani Afrikalı. Bilhassa kadınlar ve kıyafetleri, Brüksel’de sık sık rastladığım ve kıyafetlerinin renklerine, ahengine hayran olduğum Kongolu, Senegalli kadınları hatırlattı bana. Kitapta kullanılan renkler, karakterler kısacası her şey çok farklıydı ve Selin kitabı ilk kez okumamdan sonra bir süre tek kelime bile etmeden sadece resimlerine bakıp inceledi. Özellikle Çikolata’nın arkadaşı Çitlembik’e kitap seçmeye çalıştığı sayfada çok yakın plan ve sadece gözleriyle kafası çizilmiş siyahi kadına uzuuun uzun baktı ve “yüzü neede anne?” diye sordu. Kitaba alıştıktan sonra yine aynı şey oldu ve kitap defalarca okundu. Çok çok sevdi kitabı ve “anne bu deiişik bir tipak” dedi.
O anda fark ettim ki çocuklarımız da bizim gibi batı kaynaklı kitapları okuyarak ve bu kitaplarda sadece beyaz insanlar görerek büyüyorlar, hadi en fazla çekik gözlü karakterler görüyorlar. Tümüyle beyazlardan oluşan bir kitapta bir tane siyahi veya uzakdoğulu karakter olunca kitaba bir hoşluk katılmış oluyor ve genellikle bu kitaplarda ayrımcılığın kötü bir şey olduğu anlatılıyor ama bu da bir çeşit ayrımcılık sanki. Çünkü bir dolu beyaz çocuğun arasında numunelik bir siyahi veya uzakdoğulu çocuk, tam da bu ayrımcı ve hatta ırkçı algıyı güçlendirici nitelikte. Acaba daha çocuklarımız küçükken bu tarz kitaplarla algıda bir seçicilik mi yaratıyoruz? Onların ayrımcılıkla ilgili hiç bir fikri yokken bu kitaplarla gözlerine mi sokuyoruz? Bunu aşmanın yolu Çikolata gibi kitapların çoğalmasını talep etmek sanırım. Bilhassa bu ülkede annelerin en çok bu tarz kitaplara ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum ve buradan Türkiyeli çocuk kitabı yazar ve çizerlerinden, eserlerinde arap, roman, kürt, laz, çerkez, ermeni, rum, yahudi, süryani çocuklarını ve kültürlerini anlatan temalara yer vermelerini istiyor daha doğrusu talep ediyorum.

2 Temmuz 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 21

Bu haftanın kitabı annelerin Bay Bay Bezim kitabından tanıdığı Debra Menase/Iidih Wanha ikilisine ait, Çitlembik Yayınları’ndan hem İngilizce hem de Türkçe basılan GÖKKUŞAĞI. Kitabın tanıtım yazısında 2-6 yaş arası çocuklara gökkuşağı aracılığıyla renkleri tanıtmayı amaçladığı belirtilmiş. Öykü sevimli bir kız çocuğunun ağzından anlatılıyor ama sanki birdenbire başlıyor gibi. İlk iki cümle şöyle: Yağmur kesildi ve güneş açtı. Birden gökyüzünde renkli bir şey gözüme çarptı. Ardından gelen cümlede de renkli bir kuşağın gökyüzünün bir ucunu diğer ucuna bağladığını söylüyor küçük kız. Gökyüzünün hangi ucu başka hangi ucuna bağlanır bir gökkuşağıyla, pek anlamadım doğrusu. Sonraki sayfada da gökkuşağının üzerinde koşmak istediğini ama başını sonunu bulamadığını söylüyor. Biz çocukken gökkuşağının üzerinde değil altında koşmak isterdik hatta altından geçmek istediğimiz bir kemer gibi görürdük. Hoş, ben hala öyle görüyorum ya:) Sonrasında gökkuşağı kaybolurken renkleri hatırlamak için bazı şeylere(!) benzetiyor. Elma, gökyüzü, güneş ve çimen örnekleri gayet yerinde ama elindeki lolipop ve üzerindeki tişört örnekleri pek hoşuma gitmedi. Mesela turuncu için bir balık, mor için bir menekşe örnek verilebilirdi. Kitap gayet esprili bitiyor. Çizimler güzel, renkler canlı. Sadece küçük kız hem kitabın kimlere adandığını belirten hem de en son sayfada yer alan çizimde biraz gülümsüyor olsaymış daha güzel olurmuş.
Selin’e bu kitabı ilk defa deniz kenarında (geçen hafta beş günlüğüne Belek’teydik, ayrıca yazacağım) yakın arkadaşlarımızın kızı, Selin’in pek sevgili İpek ablası okudu. Galiba da 3-4 defa üst üste okundu kitap. Daha sonra odada beraber okuduğumuzda Selin lolipopun ne olduğunu sordu. Evirip çevirip bir şeyler söyledim. Kitabın sonunda da küçük kızın yüzüne bakıp “ne biçim bi kıj bu anne, gümüyo” dedi. Fakat mor için örnek verilen tişörtün üzerindeki gülen kediyi çok sevdi. Bir de küçük kızın rüya gördüğü sayfada gökkuşağının üzerinde duruyormuş gibi çizilen kuşa –ki ben heyecanla “Aa, kuşun orda ne işi var?”dediğimde gayet sakin bir ses tonuyla “bu maatı anne” diyerek beni düzeltti, yelkenliye, uğur böceklerine ve yarısı görünen kediye bayıldı. Hatta kedinin kafasını gösterip “vucudu neede anne” diye sordu. Selin renkleri epey uzun zamandır bildiği için kitabın renkleri öğrenmesine herhangi bir yardımı olmadı. Kitabı o gün okuduktan sonra da bir daha kapağını açmadı. Sanırım beğenmediğinden değil, doğrusu fırsat bulamadı. Selin’in topu topu 5 günlük tatile kendisi için 4, çocuğu için de 8 (yazıyla sekiz) tane kitap taşıyan bir annesi var da...:)

25 Haziran 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 19, 20

Bu haftanın ilk kitabı Selin henüz 8-9 aylıkken kitapçıda görüp, bir çırpıda okuyup çok çok beğendiğim ama almak için biraz daha beklemeliyim diyerek kendimi tuttuğum bir kitap. Bu sefer Beyoğlu’nda yürürken ve sırayla bütün kitapçılara uğrarken YKY’ye de uğramadan olmazdı tabii. İçeriye girer girmez doğru çocuk kitaplarının olduğu bölüme yürüdüm. Yanımda duran kadın şaşkınlıkla yüzüme bakınca suratımdaki kocaman gülümsemeyi fark ettim. Kitabı görünce nasıl sevinmişsem artık:) Aynı yüz ifadesi kasada paramı öderken de devam etti. Çünkü yine tüm kitaplardan %25 indirim yaptılar. Bir kaç ay önce Ankara’daki YKY kitapçısına uğradığımda, kalmadığını söylemişlerdi. Kitabı bulamayacağım diye bayağı üzülmüştüm. Neyse ki 3. Baskısını yapmışlar. Eveeet, kitabın adı YAVRU AHTAPOT OLMAK ÇOK ZOR. Sara Şahinkanat’ın küçükken giydirilmesi hiç kolay olmayan oğlu Tan için yazdığı harika bir masal bu. Tabii ki Feridun Oral resimlemiş ve ortaya çok güzel bir kitap çıkmış. Feridun Oral’ın çizimleri üzerine bir şeyler yazmaya gerek yok herhalde:) Sara Şahinkanat’ın öykücülüğü de gerçekten övgüye değer. Gayet sevimli, sade, anlaşılır ve kafiyeli cümleler kullanmış. Kitabın konusuna gelince; küçük Nino her gün giysilerini sekizer delikten geçirmekten bıkmış, yılan balığı olmak isteyen bir ahtapot. Ama bir gün sekiz kolu sayesinde yılan balığının yüzlerce yumurtasını kurtarıyor ve bir anda kahraman oluyor. O günden sonra da ahtapot olduğu için hiç yorulmuyor ve kendiyle gurur duyuyor.
Selin kitabı ilk okuduğumda sekiz kolla giyinmenin ne kadar güç olduğu meselesine taktı. Sonra kitabı bana anlatırken kitapta olmadığı halde Nino’nun giyinirken ağladığını söyledi. Kendisi bazen bluzunun kollarını geçiremediğinde mızmız ağlaması yapıyor da. Bir de Nino’nun kahraman olduğu sayfada çeşit çeşit balık ve tabii yunus resmi var. Kitabı “oku anne yüfen” diye her getirişinde önce o sayfayı açıp uzun uzun inceliyor, sonra bana veriyor ve hemen oracıkta sayfadaki yunus, deniz atı, ahtapot ve balıklarla ilgili başka bir öykü uyduruveriyor. Bence her çocuğun kitaplığında olması gereken bir kitap.
İkinci kitap, Selin’le birlikteyken inceleme gafletinde bulunduğum ve sırf kırmızı bir karınca gördüğü için “ayayım anne” diye ısrar edip aldırdığı YAVRU KARINCA kitabı. Gülsüm Cengiz yazmış ve Gökçe Akgül resimlemiş. Say yayınları da basmış. Kırmızı yavru karıncanın kendisi büyüklüğünde bir ekmek kırıntısını yuvasına taşımasını sağlayan başarma azmini anlatıyor kitap. Resimleyenin resim değil de grafik eğitimi aldığını düşündüm nedense. Karıncaların biraz daha sevimli çizilmesi de mümkün olabilirdi. Aldıktan sonra kapağında 7 yaş ve üstü için tavsiye edildiğini gördüm. O yaş grubu için uygun olabilir tabii ama 2,5 yaşında bir kız için böyle büyük bir gayret hikayesinin biraz fazla kaçabileceğini düşündüm. Selin kırmızı karıncaya bayıldığı için okudum tabii ama epeyce değiştirerek. Bir kaç hafta boyunca da her gece yattığımızda karıncanın hikayesini, içine Selin’in Sina ve Akın dedelerini katarak ve Selin’i parkta Caillou ve kardeşi Rosie ile karşılaştırıp top oynatarak anlattım. Kitabın öyküsünde yaptığım değişiklik ise şöyle: Kırmızı karıncanın ekmek kırıntısı taşıdığını gören anne ve babası çok şaşırırlar ve onu takdir ederler. Ama ona, yiyecek taşımak için henüz çok küçük olduğunu ve vaktini gelişip güçlenmesi, büyümesi için yemeklerini yiyip, uykusunu uyuyarak, çok kitap okuyarak ama en önemlisi bol bol oynayarak geçirmesi gerektiğini söylerler. Küçük karınca da arkadaşlarıyla oynamayı çok istediği halde yorgun olduğunu fark eder, anne babasına büyümeyi bekleyeceğini söyler ve yuvasına gidip mışıl mışıl uyur.

18 Haziran 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...-17, 18

Geçen haftadan bu haftaya kalan kitabı, son dönemde okuduğumuz en sevimli Türk(iye) yapımı çocuk kitabı olarak ilan ediyorum: LİMON AĞACININ ŞARKISI. Bu güzel kitabı Arslan Sayman yazmış, Deniz Üçbaşaran resimlemiş, Redhouse Kidz’de yayımlamış. Kitabın konusunu anlatmak yerine ilk sayfasında yer alan satırları aktarıyorum. Kitaba neden bayıldığımızı en iyi bu satırlar anlatır herhalde.



Dalımda bir kanarya
Şakıyıp duruyordu
Birden şunu fark ettim
Bir şarkı söylüyordu

Önce biraz dinledim
Sonra ona seslendim
“Bu şarkıyı bana da
Öğretir misin?” dedim.

Ağırlıklı olarak pastel renkler, yeşilin ve sarının tonları kullanılmış. Çizimler çok güzel, net, sade. Selin’e yatmadan önce okudum bu kitabı ilk defa. Sonra ışığı kapatıp çıktım. 2 dakika sonra “Anne! Anne!” diye seslendi. “N’oldu canım?” diyerek odasına girdiğimde “Anne bi daa limon aacının şaakısını oku, yüffen” dedi. Elimde küçük el feneriyle yatağın yanına oturup 3 kere daha okudum kitabı. Ertesi sabah “Şarkı söyleyelim mi tatlım?” diye sorduğumda “evet anne, limon aacının şaakısını söyeyeyim beyabey” dedi. Artık her gün en az bir kere okuyoruz bu kitabı.

Bu haftanın kitabı, Ankara’da arayıp bulamadığım ve hazır İstanbul’a gitmişken ve nasıl oldu bilmiyorum ama bir şekilde Beyoğlu’na yolum düşebilmişken, bilhassa İngilizce çocuk kitapları konusunda gerçek bir hazine olan Pandora’dan aldığım, BİSİKLET, KIZAK ve VAPUR. Kitap Tudem Yayınları’ndan ve Hırvat ressam Svjetlan Junaković’e ait. Bu kitapla daha doğrusu seriyle ilgili daha önce Umurcuğum iyi şeyler yazmıştı ve sanırım bir ara, sevgili Füsun da bu kitapla ilgili bir şeyler yazacağından bahsetmişti. Epeydir de alınacaklar listesinin başında duruyordu. Bulmuşken kendimi tutamayarak “Çayır, Ahır ve Çiftlik Evi” kitabını da aldım. Aldığım diğer kitapları da –ki itiraf ediyorum, azıcık kendimi kaybettim ve abarttım, Selin’e okuyup tepkilerini gördükten sonra tanıtacağım sırayla. Son üç gündür hani “elinden düşürmedi” tabiri var ya, Selin aynen o halde dolaşıyor evin içinde. Yemek yerken, tuvaletteyken ve hatta oynarken… Öyle ki yatmadan önce defalarca okuttuğu yetmiyormuş gibi bir de koynuna alıp uyuyor. Açıkçası kitabı ben de çok beğendim ama çeviriye biraz daha özen göstermeleri gerekirdi diye düşünmeden de edemedim. Tabii yine redaktör gözüyle okuduğumdan çok önemli bulduğum bir hatayı da söylemeden duramayacağım. Maalesef bu kitapta da fok yerine fok balığı denilmiş. Sanırım kafiye olsun diye…

Bu arada bir önceki kitap tanıtımı yazımda Sevgili Behiç’in (Ak) Karadeniz’deki Yunus kitabıyla ilgili naçizane uyarımı Can Çocuk dikkate almış ve bir yorum göndererek (bkz. yan sütun) bir sonraki baskıda düzeltileceğini belirtmiş. Çok memnun oldum. Umarım Tudem de bu yazımı dikkate alıp bir sonraki baskıda bu önemli hatayı düzeltir.

28 Mayıs 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...-15,16

Bu hafta yine iki kitap birden tanıtacağım. Hani geçen hafta yazamadım ya, hak geçmesin. İlk kitap (geçen haftanınki) geçenlerde Bir Dolap Kitap’ta serinin diğer tüm kitaplarıyla birlikte tanıtılan Tülin Kozikoğlu’nun yazıp Banu Taylan’ın resimlediği HİÇ UYKUM GELMEDİ. Ben serinin bütün kitaplarını sırayla almaya karar verdim. Öncelikle bu ve "Bir Çizgi Film Daha - Mali" kitaplarını aldık. Kitapların hem metinleri hem de çizimleri çok başarılı. Metinler çok sade ve akıcı. Çizimler çok hoş, kendine has. Ağırlıklı olarak pastel renk tonları kullanılmış. Ben bilhassa masanın üstünde birikmiş esneyen su bardaklarına bayıldım. Turunç’a giderken yanımıza aldığımız kitaplardan biriydi ve ilk iki gün hem hava hem de mekan değişikliği yüzünden gündüz 3-3,5 saat uyuyan, gece de gözünden uyku akmasına rağmen her tarafından enerji fışkırtarak yatakta dört dönen, çenesi düşmüş zıpır kızıma çok iyi geldi. Kitapların etkisi Selin’de bir kaç gün sonra ortaya çıkar. Genelde uyku ya da uyuma sorunu olmamasına rağmen kitabı elinden düşürmedi. Sanırım çizimler değişik geldi ve kitabın karakteri Ali’yi sevdi. Son olarak en beğendiğim ve kitaplarını en çok satın aldığım yayınevi olan İletişim’in bu alana (çocuk ama küçük çocuk kitapları) el atmasına çok sevindiğimi de özellikle belirteyim.
İkinci kitap bir önceki yazımda bahsettiğim üzere Selin’in resmen soğuk sayılabilecek suya dayanmasını ve hemen orada yeni bir masal yazmasını sağlayan Can Çocuk’tan KARADENİZ’DEKİ YUNUS. Turunç-İzmir gezisi sırasında yani topu topu bir hafta içinde kaç defa okudun bu kitabı diye sormamanızı reca edeceğim, zira kitabı artık ezbere biliyorum. Sevgili Behiç’in (Ak) hem çizip hem de öyküsünü yazdığı bu kitabı, Selin çok ama çok sevdi. Yunuslara olan düşkünlüğünü düşününce bu hiç de şaşırtıcı değil tabii:) Kitabın ne kadar iyi olduğuna gelince...Bu konuda nesnel olamayabilirim. Çünkü oldum olası Behiç’in çizimlerini, karikatürlerini pek beğenirim. Bu kitapla öykücü yönünü de tanımış oldum. Bazı sayfalarda renkler bir hayli koyu. Selin’in ürkeceğini düşünmüştüm ama o bana dönüp “anne gece oydu, şinni kayanlık” dedi:) Kitapta ciddi bir hata olarak gördüğüm tek şey, yunustan yunus balığı diye söz edilmesi. Halbuki aynı fok gibi yunus da balık değil bir memelidir ve tecrübeyle sabit, çocukların diline bir kez balık diye yerleşti mi değiştirmesi çok zor oluyor.

14 Mayıs 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...-14

Bu haftanın kitabı Genç Turkuvaz Yayıncılık’tan, Nick Butterworth’ün torunu için yazıp çizdiği TRİKSİ BÜYÜCÜNÜN KEDİSİ. Triksi bir büyücünün kedisidir ve bir patisinin beyaz olduğunu hatırlamadığı zamanlarda çok mutludur. Ama o beyaz patisi gözüne takılınca fena halde kızgın bir kedi olur, bir şeyleri tekmeler, haykırır... Önceleri patisini saklamaya çalışır, sonra patisini yıkamazsa gitgide kirlenir ve beyazı kaybolur diye düşünür ama kirlendikçe kokuya ve patisine konan sineklere dayanamaz. En sonunda bir gün “madem büyücünün kedisiyim bir büyüyle bu beyaz patiden kurtulabilirim” der ve hemen bir büyü yapar. Düşündüğü olmuştur, beyaz patisi siyaha dönmüştür ama... Triksi’nin, büyücünün diğer siyah kedilerinden bir farkı kalmamıştır. İşte o zaman Triksi beyaz patisini özlemeye başlar ve özlemi o kadar büyür ki ağlar ağlar ağlar. Gözyaşlarını patisiyle sildiğinde bir bakar ki patisinin rengi açılıyor. Taa ki tekrar bembeyaz oluncaya kadar! Triksi bu duruma çok sevinir ve bir daha beyaz patisi yüzünden keyfi hiç kaçmaz, hiç bir şeyi tekmelemez, haykırmaz. Triksi artık kendi gibi olmaktan çok mutludur.
Yaklaşık dört ay önce aldığım bu kitabı Selin’le ilk okumaya başladığımızda çizimlere bayıldığını ve hikayeyle hiç ilgilenmediğini fark ettim. Hemen durdum ve çizimleri birlikte inceledik, bir çok kez. Bilhassa kahramanın kedi olduğu kitaplarda bunu hep yaşıyoruz. Kaçıncı incelemeden sonraydı hatırlamıyorum (bütün bunlar aynı zaman diliminde oluyor ama) “anne buuda n’oodu?” diye otomatiğe bağlamış halde, nefes bile almadan en az on kere sorup –ki ben ilk soruşundan itibaren kitabı okumaya başlamıştım zaten- kitabı üst üste üç kere okuttu. Sonuç olarak, Selin bu kitabın hem çizimlerini hem de hikayesini, büyü meselesini henüz anlamasa da, çok sevdi. Bu kitap da sıklıkla okunan kitaplar arasına katıldı. Kitabın çevirisi, hemen hemen tüm Paul Auster kitaplarının da(Can Yayınları) çevirmeni olan İlknur Özdemir’e ait.

7 Mayıs 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...-13

Bir CEMİLE çılgınlığı yaşıyor Selin son günlerde. Hani mümkün olsa her gece başka bir Cemile kitabını okuyacağız. Hoş, şimdiye dek 4 kitap etti ya... Bir kere okumayla kalsa iyi, her gece aynı kitabı en az 3 kere okuyoruz. En son okumayı da Selin “Dün sabaah” diye başlayarak yapıyor:) Çeviri (Seda Darcan Çiftçi’ye ait) gayet başarılı olmakla birlikte ziyadesiyle devrik cümleler var ve çoğunu değiştirerek okumak durumunda kalıyorum. Kitap yine bir Belçikalı işi. Orijinali “Camille” olan seriyi Aline de Pétigny yazmış, Nancy Delvaux’da resimlemiş. Belçikalılar bu işi cidden iyi biliyor. Çünkü esaslı bir “bande dessinée (çizgi roman)” okur kitlesi var. Koca koca insanlar, elbette içerikleri kendi yaş gruplarına uygun kitapları ayıla bayıla alıp okuyorlar. Böyle bir kültür oluşmuş ülkede. Brüksel’e ilk gittiğimde kitapçılarda bu kitaplara ayrılan bölümleri görünce çok şaşırmıştım. Dolayısıyla bu tür başarılı serilerin Belçikalıların elinden çıkmasına şaşırmamak gerek.
Aslında ben bu tarz çocuk kitaplarından hiç haz etmem. Bir de yayınevinin kapağına neden koyma gereği duyduğunu bir türlü anlamadığım ve beni huylandıran ‘karakter eğitimi’ vurgusunu görünce uzun zaman uzak durdum bu seriden. Fakat geçenlerde her İstanbul’a gidişimizde evin kalabalığı ve canlılığı dolayısıyla uyumak istemeyişini hatırlayıp bir deneyelim bakalım dedim ve giderken “Cemile uyumak istemiyor” kitabını aldım. Meğer kızım böyle bir kitap beklermiş. Ankara’ya dönünce İstanbul’da Deniz’in altının değiştirildiğini görüp çişini kakasını söylemekten vazgeçince “çişini altına yapıyor” u aldım. Acayip işe yaradı ve en azından çişini yeniden söylemeye kakasını da belli etmeye başladı. “banyo yapmak istemiyor”u kaç kez okuduğumuzu hatırlamıyorum. Son iki günün yıldızı ise çıkartmalı kitaplardan “kek pişiriyor”. Bu akşam lazımlığında bu kitabı okurken ilettiği özel isteği üzerine yarın birlikte kek yapacağız:) Önümüzdeki günlerde yapacağımız kısa tatile hazırlık olsun diye “yüzmeyi öğreniyor”u da aldım ama henüz okumadık. Tatile gidince okumayı düşünüyorum. Bu yazıyı yazmadan önce Cemile üzerine yazan var mı diye baktım. Sevgili Raife’nin (Polat) çocukluğumda bütün kitaplarını neredeyse onlarca kez okuduğum, o herşeyin idealize edildiği, çizimlerinin kusursuz ve karakterlerin fazlaca “beyaz” olduğu Ayşegül serisine arkadaş geldi diye müjdelediği şu yazısına bir göz atın, derim. Elbette bu seriyi çok beğenenlerin yanı sıra içeriği felaket diyen anneler de var. Ben seriyi fazlacana doğrudan öğretici bulmuş ve pek beğenmemiş olabilirim ama kızım beğendi ve zevkle okuyup okutuyor. Bana da bu noktada susmak düşüyor. Çoğumuz gibi ben de kişiliğini oluşturmaya çalıştığı bu ilk ergenlik döneminde tercihlerine, isteklerine en yüksek düzeyde saygı göstermeye çalışıyorum elimden geldiğince.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails