deneyimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneyimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Bazı Turistik Tesisler

Geçen yıl yaz sonu bazı turistik tesislerle ilgili bir yazı yazmış ama ben bloga aktarana kadar yaz bitivermişti. Nihayet! İşte daha önce söz verdiğim üzere, geçen sene gittiğimiz, kaldığımız tesislerle ilgili bir kaç (!) satır...
Turunç Loryma Otel: Bunca yıllık turizmciyim, hani şu son 4-5 yılda açılan en yenilerini bilemem tabii ama gördüğüm en geniş apartlar burada. Apartların hiçbirinin pencerelerinden veya balkonundan diğerlerini görmek mümkün değil. İsteyen balkonuna çıkıp üstsüz bile güneşlenebilir yani.  Turunç koyunun yapısı gereği sahilden uzak ama 30-45 dakikada bir olmak üzere servis var. 5-6 dakikada sahildesiniz. Bir traktörün çektiği, üstü tenteli, oradakilerin çekçek dediği şeyle sahile inip belediyeye ait plajdan günlük gayet makul bir ücret ödeyerek (sanırım 10 veya 15 TL idi) denize girmek ya da tesisin havuzundan yararlanmak mümkün. Tesiste yemekler açık büfe ve bilhassa kahvaltısı çok çok iyi. Denize uzaklığının dışında olumsuz tek tarafı, dik sayılabilecek bir yamaca kurulduğundan apartların büyük kısmına ulaşmak için biraz yokuş çıkmak gerekiyor. İyi tarafı çocuklu ailelere ve yaşlı çiftlere en yakındaki apartlardan yer veriyorlar.  Çocuk klübü her gün belli saatler arasında açık ve çocuk havuzuna yakın. Çocuklar Türkçeyi gayet iyi konuşan genç bir Alman kadın gözetiminde oyunlar oynuyorlar. Tesiste bir de mini çiftlik var. Teoman yaz okulundayken Selin’le neredeyse her gün kahvaltıdan sonra çiftliğe gidip hayvanlara bakmıştık. Selin o zamana kadar sadece kitaplarda gördüğü atların, eşeklerin, ineklerin ne kadar büyük olduklarını görünce önce fena halde korktu. Sonra buzağıların yanına gittik, onlar bile büyük geldi ama en azından buzağıların yanında kucağımdan inebildi. Sonra koyun ve keçilerin olduğu ağıla gittik. Orada da sanki ayağına diken batmışta çıkmıyormuş gibi durmaksızın bağıran kuzuları ve keçileri görünce bir tuhaf oldu. Ama sanırım en büyük şoku temizlik konusunda yaşadı. İlk gün çiftlikten ayrılıp tesise doğru yürürken (bu arada çiftlikle tesisin arası taş çatlasın 40-50 metre) “buyası biyaz pis anne” dedi. Kitaplarda hep tertemiz ve sevimli renklerde çizilmiş hayvanları görüyor, şaşırdı tabii  yavrucak. Ertesi gün “çiftliğe gidelim mi?” diye sorduğumda önce kesin bir tavırla “hayıy, oyası pis” dedi, sonra biraz düşündü, dayanamadı ve “ebet ebet gideyim, kuzuyaya meyama diyeyim anne” dedi. Apartta kahve makinesinin bile olduğu bir mutfakta yavrunuza isteğinizi pişirip yedirebilmek hoş bir ayrıntı ama tatilde sizi ne kadar dinlendirir, bilemem:) Fiyatlara gelince; tesisin sunduğu imkanları, mutfağının başarısı ve mini çiftliği gözönüne alındığında çok makul kalıyor.
İzmir Balçova Termal Tesisleri: Ne çocukla ne de çocuksuz gidilebilecek bir yer. Kuruluş amacına uygun olarak sağlık sorunları olanlara hitap eden bu yüzden de ağırlıklı olarak 60 yaş ve üzerindekilerin kaldığı, içeri girdiğiniz andan itibaren ruhunuzun kasvetle sarmalandığı bir tesis. Yemekler sıradan bile değil. Halbuki İzmir’in en uyduruk lokantasında bile Ege’nin lezzetlerini tatmak mümkün. Zorunlu değilseniz gitmeyin diyorum ve daha fazla yazacak bir şey bulamıyorum, maalesef.
Belek Club Ali Bey: Çocukla(rla) gönül rahatlığıyla gidilebilecek bir hayli tuzlu fiyatı olan ama buna değen bir tesis. Üstelik seyahat acentalarının erken rezervasyon sistemiyle gayet uygun koşullarla ödeme yapmak mümkün. Aquapark sebebiyle çocuk ve engelli dostu denen tesislerden. Öyle çook geniş bir alana kurulup her bir ünitesi oraya buraya serpiştirilmiş tesislerden değil, gaayet derli toplu. 13 tane konak var, bazıları 3, bazıları 2 katlı. Tesisin her birimine girişte çocuk ve engelli arabaları için rampalar var. Bir büyük havuz, bir sessiz havuz (suda oynamak için değil de benim gibi kesintisiz yüzmek isteyenler için düşünülmüş) ve bir çocuk havuzu var. Aqua Park tesisin diğer ucunda. Bu da gürültü faktörünü ortadan kaldırıyor. Birimlerin yerleşimi, konakların yapısı kısaca tesisin tasarımı çok başarılı. Her şey Osmanlı konsepti üzerine oturtulmuş fakat katiyen insanı baymıyor. 
Yemeklere gelince; çok ama çok zengin ve lezzetliydi. Bilhassa Türkiye’ye döndükten sonra Ankara’da bir tane bile gerçek Çin Lokantası bulamamış ve Çin mutfağını çok seven birisi olarak epey canımı kandırdım. Selin’e neredeyse her öğün farklı bir balık yedirdim. Maalesef tatlı bölümü acayip başarılıydı ve doğal olarak iki kilocuk alıp döndüm. Ana Restorantın dışında bir de sahilde denize nazır bir restoran vardı ki her gece orada yemek yemediğimize çok pişman olduk. 
Animasyonların ve ekibin ne kadar iyi olduğundan daha önce bahsetmiştim, sanırım. Tesisin, çevreye duyarlı bir şahsiyetseniz eğer, olumsuz olabilecek tek yönü kumsalının caretta carettaların yumurtlama alanı içinde kalması –ki aslında o bölgedeki bütün oteller için aynı şey geçerli. Dediklerine göre, sıkı kontrol altında tutup eğer bir caretta yumurta bırakmışsa kumsalda hemen o alanı çevreleyip uyarı levhası asıyorlar. Biz şahit olduk. Bir gün önce kumsalın o bölümünde hiç birşey yokken ertesi gün hemen çevrelenmiş bir alan ve levha vardı. Bu uygulamanın ne kadar yeterli olduğunu anlamak için o bölgede bırakılan yumurtaların ne kadarının yaşadığına dair istatistik tutulmasını, eğer eskaza böyle bir istatistik tutuluyorsa her yıl ilan edilmesini istemek gerekir bence. Bir dolu lafı edilen bunca ihtimam bir işe yarıyor mu yaramıyor mu görmek lazım, dii mi?
Tesisle değil ama Belek’le ilgili önemli bir  husus; katiyen serinletmeyen ve dalgalar yüzünden adamı serseme çeviren denizden hoşlanıyorsanız sorun yok, ne ala! Ama eğer benim gibi, deniz dediğin soğuk olur diyenlerdenseniz, havuza mahkum kalabilirsiniz.
 

3 Şubat 2011 Perşembe

Evde Yaşanan Yuva Krizi

Her şey 23 Ocak Pazar akşamı başladı. Bütün gün “kendimi hiç iyi hissetmiyorum” dedim ama yine de ayaktaydım. Ertesi gün Selin’in doğum günüydü ve kreşte bir küçük kutlama yapılacaktı. Ben de Selin’in yaş grubunda az sayıda çocuk olduğu için evde bir pasta yapmaya karar verdim. Fakat maalesef, Selin sabah yataktan kalkmayıp “gitmiceeem, okuya gitmek istemiyoyum, atık oyayı sevmiyoyum” diye ağlamaya başladı. Zar zor kahvaltısını yedirip giydirdim ve evden çıktık. Kreş eve yürüme mesafesiyle 1,5 dakika uzaklıkta hem de Selin’in adımlarıyla. Kreşin kapısına geldik, kıyameti koparıyor, gitmiiceem diye. Elimden kurtulup eve doğru yürümeye başladı. Merdivenin oraya geldi beni bekliyor. Ben de kreşin önündeki ağacın arkasına saklandım, arada bir seslenerek gelmesini istiyorum. Tam ikna oluyor galiba derken hafif şiddette yağmur başladı. Atkısını çıkarmış, boynu meydanda, içli içli ağlıyor kapıda. Eve döndük mecburen. Zaten hasta mı oluyorum diyerek kendimi dinliyorum ve dinledikçe canım sıkılıyor. Bir de bu okul krizi baş gösterince iyice demoralize oldum ve çılgın başağrısı yetmiyormuş gibi her tarafım lime lime, ağrımaya başladı. Gerçekten değil kolumu, parmağımı kaldıramadım.

Yuvaya karşı böyle bir tepki oluşturmasının çeşitli sebepleri var tabii. Önceleri tipik mutlu çocuk hallerindeydi ve ne zaman tepki verecek diye bekliyorduk hatta o kadar abartmıştı ki öğlenleri onu almaya gittiğimde “ben buyada uyumak istiyoyum, eve gitmek istemiyoyum” diye ağlar olmuştu. Tam yılbaşı öncesi ne zamanki yuvaya kendi istediği zamanlarda değil de belli günlerde gittiğini fark etti, hadiseye uyandı. Tam istediği gibi 3 yarım günden 3 tam güne geçiş yapmıştık ki beklenen kriz nihayet başladı.

Kreşteki öğretmeniyle konuşurken Selin’in okula girdikten yaklaşık 15 saniye sonra ne beni aradığını ne de ağladığını öğrendim. Bunun üzerine hafiften bir “küçük parmağımda oynatırım” oyununa geliyorum hissine kapıldım ve aniden içimi bir kararlılık duygusu kapladı. O gün akşam üzeri Selin’le birlikte (gündüz uykularına birlikte yatmayı bırakalı epey oldu) yattık ve ben tam 3,5 saat sonra kalkabildim. Bilenler bilir ben gündüz uyuyamam, hasta değilsem eğer. Hemen akşam sinüzit ilacımı aldım. Sabah çok daha iyi ve bir gün öncesinden dolup taştığım kararlılıkla kalktım. Selin’le çok az konuşarak ve hatta hiç ikna etmeye çalışmayarak kahvaltı, diş fırçalama, giyinme safhalarını geçtik ve evin kapısının önüne geldik. Tam çıkacağız gene aynı numarayla ağlamaya başlayınca kucakladığım gibi kreşe kadar kulağına sürekli “seni çok seviyorum bebeğim, okuldayken seni çok da özlüyorum bebeğim ama biliyorum ki orada çok eğleniyorsun” diyerek karga tulumba götürdüm, öğretmenine teslim ettim ve geriye bir kere bile bakmadan hemen çıktım. 10 dakika sonra öğretmeni arayıp içimi rahatlattı. Ben kapıdan çıkar çıkmaz susup botlarını çıkarmış ve gülerek arkadaşlarının yanına koşmuş. Bütün gün de acayip eğlenmiş. O rahatlıkla doğum günü pastasını keyifle yaptım ve fotoğraf makinesiyle birlikte kreşe bıraktım. Selin’in gittiği yuvada o yaş grubundaki çocukların kreşteki doğum günlerine anne-babaların katılmasını pek istemiyorlar. Çocuklar anne-baba olmayınca dilediklerince oynuyorlarmış. Biz de peki dedik, cumartesi günü Ada’yla birlikte doğum günü partisini evde yapmıştık zaten.

Ertesi gün küçük bir deneme daha yaptı ama baktı ki ben mıy mıy muamelesi yapıyorum, güzelcene kalktı, hazırlandı ve yolda “ben okuyumu çok seviyoyum anne” lafını üstüste 20 kere filan söyleyerek içimi baydı. Okula gülerek girdik.

Sonraki iki gün ne kalkmakta ne evden çıkmakta ne de okula girmekte zorlandı amaaaa...
Cuma öğlene doğru (ben evde değildim) yuvadan arayıp “Selin’in ateşi yükseldi” demişler. Teoman gidip almış. Ardından bana telefon etti “Selin yanıyor” diye. Hala Selin’i toparlamaya çalışıyoruz diyerek şimdilik bitireyim. Devamı sonraki bir yazının konusu olsun.

11 Kasım 2010 Perşembe

Neyey Oyuyoy Buuda?

Meleğim 23 Eylül itibariyle artık kreşe başladı. Haftada üç yarım gün gidiyor. Her sabah hevesle kalkıp hazırlanıyor, güle oynaya gidiyoruz. Öğlenleri de eve dönmek istemiyor. Ben buuda yatıcaam, buuda kalıcam diyor. Eve dönene kadar akla karayı seçiyorum. Eve girer girmez uyumuucam deyip, azıyor. Neyse ki erken kalktığı için yorgun düşüp uyuyor. Bu genel durum tabii. Kreşe başladığı hafta hemen hastalandı ve artık bir klasik olan “kreşe başlayan çocuk o seneyi hasta geçirir” lafını ilgili ilgisiz herkesten duyar oldum. Yalnız bana söylenmeyen şey kreş çocuğundan sonra anne-babanın da hasta olduğuydu:) Ertesi hafta Selin’i iyileştirip tekrar kreşe gönderdik. O haftayı kazasız atlattık derken tekrar hastalandı ve bu sefer maalesef bizi de perişan etti. Karı koca acayip hastalandık. Hani tam yataklık hasta derler ya, öyleydik. Tabii ki geçmiş olsun demek için arayanlara, Teoman “hastayım, yataktayım”derken, ben “hastayım ama ayaktayım” dedim. Aaa, ne tuhaf! dediğinizi duyuyor gibiyim:)
Kronik faranjitim kudurarak kroniklikten kalıcılığa doğru adım adım ilerlerken ve neredeyse iki haftadan fazla beni uğraştırıp geçmemek için direnirken, yeter artık deyip geçen hafta pazartesi günü soluğu sağlık ocağında aldım. Antibiyotik, şurup ve ağrı kesici üçlüsü sayesinde 2-3 gün çok iyi hissettim kendimi. Taa ki perşembe akşamı ateşim çıkana kadar. Ben haftasonuna kadar toparlanırım diye ümit ederken pazar gecesi saat 3’e doğru ateşim ancak düştü, dört saatte bir aldığım ateş düşürücüye ve başka bir antibiyotiğe rağmen. Sonraki iki günü de ateşin sebep olduğu yorgunluğumu gidermeye çalışarak geçirdim. Çarşamba günü kontrole gittiğimde doktor “Beta virüsü kapmışsınız” dedi. Şoke oldum ve bir anda “peki ya Selin?” diyen sesimi duydum. Resmen iradem dışı konuşmuşum. Soru sorduğumu farkında değildim. “Hastalansaydı sizinle birlikte hastalanırdı. Çocuklar büyüklere nazaran daha dayanıklılar bu virüse. Yetişkinlerin beta virüsü geçirmesi daha yıpratıcı ve daha yüksek ateşli oluyor”dedi. İçime su serpti veee... 5 gün iğne verdi. Bugün ikincisini yaptırdım. Çok daha iyiyim tabii.
Bu arada en hayret verici gelişme, Selin’in evde burnumun dibinden ayrılmayıp, gece gündüz boynuma sarılıp sarılıp uyumasına ve hatta gece de ısrarları üzerine bizimle yatmasına ve tabii durup durup “bi öpiim hemen iyileşiysin annecim” demesine rağmen hastalanmamasıydı. Tamam, arada bir nükseden ve sadece bir gün süren hafif bir burun akıntısı ve günde iki kereyi geçmeyen kuru öksürüğü var ama o kadar.
Bu süreçte doğal olarak gayet halsiz ve durgun göründüğüm için ve sesim de Grace Jones’tan hallice çıktığı için, Selin’in yumuşacık ve şefkat dolu bir sesle “iyii miisin annecim?, hasta mıısın annecim?” diye sorular sorması içimi eritti. Yalnız itiraf ediyorum, bu soruların üstüste en az 7-8 kere filan sorulunca yarattığı bayıcı etkiden ancak sabır taşına dönüştüğümü hayal ederek kurtulabildim:)
Aslında tabii hata bendeydi. Geçen sene Ayvalık’ta yaz ortasında beni perişan eden faranjitten kısa sürede kurtulmamı sağlayan o mucizevi şeyden, evdeki bayatladığı bizim buradaki aktarda da kalmadığı için kullanamadım bu sefer. Bu mucizevi şey ne mi? O da başka bir yazı konusu olsun:)

Not1: Yazmak iyi geldi.
Not2: İkinci resimde Selin komşumuzun kedisi Şeker'e kreşe başladığını anlatıyor:)

10 Ağustos 2010 Salı

Bezden Kurtulma Hikayesi

Tuvalet alışkanlığı kazandırma seanslarına Aralık sonu ufaktan ufaktan başlamıştım. Aslında aylar önce ben tuvaletteyken o da gelip lazımlığına oturuyor ama pantalonunu ve donunu indirtmiyordu. Mira, Yiğit ve Ege’nin bize geldiği bir sabah Mira’yı potette’in üzerinde oturur görünce her şey değişti. Arkadaşları gittikten kısa bir süre sonra altını değiştirmek istediğimde yatmadı ve doğruca lazımlığına gidip pantalonunu indirmeye çalıştı. Anladım ki heveslenmiş Meleğim. Uykudan kalkar kalkmaz hemen bezini çıkarttım ve uyku süreleri dışında bir daha bağlamadım. Takip eden bir kaç gün bol kaçırmalı alıştırma günleri olarak geçti. Sonrasında bir gün lazımlığa oturmayı reddedip tuvaleti gösterdi. Hemen o akşam gidip potette’ten aldım. Uzunca bir süre hep tuvalete oturdu. Sadece biz tuvaletteyken bizi kaldırmaya çalışmak yerine lazımlığın kapağını açıp pannesini -ki o dönemde Selince pantalon demekti :)- indirmeye uğraştı. Sonra lazımlığın ona nasıl bir özgürlük sunduğunu fark etti, potette’in yüzüne bile bakmadı. Tuvaleti biter bitmez ayağa kalkıyor ve donunu, pantalonunu tam olarak çekemediği için mecburi geyşa adımlarıyla bıdı bıdı evin içinde dolanmaya başlıyordu. Bahar gelince hem donunu hem de pantalonunu kendisi çıkarıp giyebildiği için evde ziyadesiyle “free” dolaştı. Havaların aşırı ısınmasıyla birlikte bu kısmi free olma durumu anadan doğma diyebileceğimiz tamamen free olma haline dönüştü:)
Bizim tuvalet meselemizin bu kadar uzamasının en önemli sebebi ara ara ciddi kesintilere uğramasıydı. Mesela evin alışverişini ben yaptığım için havanın soğuk olduğu günlerde evde babasıyla kalıyordu ve babası Selin’in bezi olmadığını işe dalıp ortalık perişan olduğunda hatırladığından evden çıkarken altını bağlayıp ya da bez don giydirip çıkmak zorunda kalıyordum. Yine de en son Nisan ayında İstanbul’a gidene kadar her şey gayet yolundaydı. Kakasını olmasa bile çişini söylüyordu ve çok az kaza yaşıyorduk. Yine gündüz ve gece uykularında uyku donu giydiriyordum tabii. Ama İstanbul’da Deniz’in altının temizlendiğini gördü bir kaç kere ve Ankara’ya döner dönmez tuvaletini söylemeyi kesti. Çok moralim bozuldu. Fazla da üstüne gidemedim, hassas konu diye. Ama bu süre uzamaya başlayınca kendimi tutamayıp fena halde kızdım. En yapılmaması gereken şey olduğunu biliyorum. Ben de insanım, bazen sabrım taşıveriyor işte. Neyse, bunun şokuyla 3-4 gün daha söylememeye devam etti. Sonra bir sabah yüzümüzü yıkamaya banyoya giderken kendisi lazımlığa oturmak istedi. Büyük tuvaletini genelde kahvaltıdan sonra veya akşam üzeri yaptığı için yakalayabilmek daha kolay olur diye düşünüyordum. Ama hiç öyle olmadı çünkü bu sefer uykudayken yapmaya başladı. Bu süre boyunca sabah kalktığında bez donu –biz ona uyku donu adını taktık, hep dolu oluyordu.
İki aydan fazladır, geceleri uykusunda büyüğünü yapmıyor. Artık bezsiz rahat rahat dışarıya çıkabiliyoruz. Dışarıda çişi, kakası geldiğinde hemen söylüyor hatta bazen canı sıkıldığında “çişim yok anne” deyip beni ayaklandırıyor, sonra da tuvalette beyaz balinanın şarkısının söyleyip “bitti galiba” diyor:) Uygun bir yerde değilsek ve potette’ini sokağa kurmak istersem “yannış yey anne!” diyerek ağlamaklı bir vaziyette itiraz ediyor ve uzun süre tutuyor. Son yirmi gündür bu duruma güvenerek gündüz uykusuna da normal donuyla yatırıyorum. Ayvalık’ta olduğumuzdan akşamları uyku donsuz yatırmaya hala cesaret edemiyorum çünkü sıcaktan bunalıyor ve kalkıp kalkıp su içiyor. Ama Ankara’ya döner dönmez normal donla yatırmaya başlayacağım.

Bu tuvalet işi biraz beni uğraştırmış gibi görünse de aslında tam da olması gerektiği gibi süregeldi ve artık nihayete erdi. Bu süreçte annelere naçizane tek bir tavsiyem olabilir: Sabırlı olun!

11 Temmuz 2010 Pazar

Uçtu Uçtu Kim Uçtu?

Ben! Ben! Kısa Belek tatilinde yıllardır yapmayı çok isteyip bir türlü fırsat bulamadığım bir şeyi yaptım ve paraşütle denizin üzerinde gezdim. Evet evet, parasailing yaptım.
Önce bir tekneye biniyorsunuz. Teknede size can yeleği giydirip paraşüte bağlıyorlar. Teknenin arka tarafı minnacıcık bir pist gibi. Tekne hızlanmaya başlıyor ve paraşütün bağlı olduğu halatı yavaş yavaş bırakıyorlar. Siz de yavaş yavaş yükseliyorsunuz.
O günün sabahı ilk önce arkadaşım Aysun ve kızı İpek bindiler ve çok eğlenerek indiler. Ben de Selin’in gündüz uykusunu Teoman’a satınca hadi gidelim dedim. Sahile gidince öğrendik ki teknenin kaptanı rahatsızlanmış. Bir kaç otel ilerideki tekneyi bekledik. Şansıma, bu teknenin kaptanı biraz çılgın biri çıktı. Beni paraşüte bağlar bağlamaz motor son sürat gidip sağa sola manevralar yaptı. Ben tabii bu arada yükseldikçe yükseldim. Hissiyatımı en iyi zevkten havalara uçtum deyimi anlatır herhalde:) Teknede bana eşlik eden Aysun ve İpek ise perişan olmuşlar tabii, bir o yana bir bu yana yatarak. Fotoğrafları da ayakta durabildiği kısacık anlarda Aysuncuğum çekti. Süre bitip aşağıya indiğimde kaptan normalde hiç kimsenin bu kadar yükselmediğini, 180 metreye kadar çıktığımı söyledi (bkz. fotolar). Anlaşılmıyor ama sarı bir nokta olarak görülen şeyin ucunda ben varım.
Çok ama çok zevkli bir şey...Tarifi imkansız bir özgürlük duygusu yaşatıyor insana. Uçuyor olmak bir yana, altınızda şahane bir deniz, önünüzde sonsuzluğu çağrıştıran ufuk çizgisi...
Yeni bir tutkum var artık. Bundan böyle gittiğimiz her yerde, her fırsatta parasailing yapacağım. Ayrıca bütün annelere ve sorumluluklarla boğulan tüm kadınlara özellikle ve hararetle tavsiye ederim. İnsanın hayatında 10 dakikacık olsun hem havada asılı kalıp hem manzara seyredip hem de gerçekten hiç bir şey düşünmemesi kadar güzel bir şey var mıdır? Özgürlük...bu olmasın sakın?

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Belek Tatili

Geçen hafta cumartesiden perşembeye tadı damağımızda kalan kısa bir Belek tatili yaptık ve Club Ali Bey’e gittik. Tesis hakkında ayrı bir yazı yazmayı düşünüyorum. Çünkü çocukla gidilip memnun kalınabilecek maalesef çok az yer var. Tesis gerek çocuk dostu yaklaşımı ve engellilere hitap eden tasarımıyla gerek mutfağıyla ayrı bir yazıyı hak ediyor. Buradan sevgili arkadaşım Banu’ya ve Asterya Turizm’e teşekkür ederim(z).
Gelelim tatile...Tesise varır varmaz ilk önce bilgilendirildik. Odaların yerlerini değiştirtip denize ve restorana yakın bungalowlara yerleştik. Yatak meselelerini de halledip yorgunluktan perişan halde kendimizi uykuya teslim ettik. Akşam üzeri uyanıp bir de denizle tanışalım dedik ama deniz öğleden sonraları çok dalgalı olduğundan Selin korkabilir diye havuzda karar kıldık. Önce ben girdim ve simidini beklemeden kucağıma atlayıverdi meleğim. Pek ümit verici bir açılış oldu diye düşündük. Akşam yemeğinden önce Selin sanki evinin bahçesinde dolaşıyormuşcasına rahat, aldı başını gitti. Nerdesin kızım dediğimizde “etyafı tanıyoyum anne” dedi:)
Ertesi gün Teo ve ben arkadaşlarımız sayesinde birlikte denize girebilirken (bu esnada onlar da Selin’e göz kulak oldular) Selin hanım narin poposu rahatsız olmasın diye kuma oturmak istemedi. Sorunu yere havlu sererek çözdük ama gölgede bir yere. Kumlar sıcak geldiği için oynayamıyormuş! (Kum çok sıcak anne, oynammıyoyum.) Ne zaman denize girelim mi diye sorsam "daa sona anne"cevabını aldım ve maalesef sonraki bütün günler bu cevapla geçti. Selin sadece tesisten ayrılmadan iki gün önce tam öğlen güneşinde, poposu suya kuma değmesin diye bacağıma oturup, bana felç oldum galiba derdirterek denizle tanıştı. Biraz biraz dalgalara alıştı ama denizin temiz olmasına rağmen bulanıklığına “bu su pis anne” ve ılıklığına “bu deniz sıcak anne” diyerek tepki verdi ve katiyen girmedi. Dalgalar kıyıya vurdukça ortaya çıkan köpüklerden de hiç haz etmedi. Bu deneme maalesef güneş alerjim yüzünden her tarafımın kabarmasına mal oldu. Hala kaşınmamak için irade gösterileri yapıyorum.
Hakikaten Ayvalık’ın çivi gibi suyundan sonra hepimize ılık geldi deniz. Selin’in Ayvalık’ta denize bir girdi mi dakikalarca çıkmak istemeyişinin sebebini de çözdüm. Benim kızım soğuk suya düşkün ve bu durumu denizi ve havuzu ılık bulup soğuk duşun altından çıkmayarak teyid etti.
Tesiste her gece bir animasyon gösterisi vardı. İlk gece Aslan Kral’ı izledik. Kostümler, dekorlar, danslar bir tatil köyü için çok üst düzeydeydi. Bir ara seyirciler arasından geçerek sahneye ilerleyen fili (kostümdü elbette) görünce meleğim hafiften korkup babasının kucağında etrafı dolaştı ama o esnada bile sürekli sahneye bakıyordu. En sonunda fil sahneye ulaştı, iki dönüp dans etti ve sahneden ayrıldı. Selin de masaya geri geldi. Tatil bitene kadar her gece gösteri öncesi filin gelmeyeceğini garantilemek için “fiy neede anne?” diye sordu. Benden “Ooo, fil gideli çok oldu, başka çocuklarla oynuyor şimdi” lafını duyunca gülerek rahatladı. Ertesi gün Madonna şarkılarıyla yapılan bir dans gösterisi seyrettik. Üçüncü gün Güzel ve Çirkin’i oynadılar. Sonraki gün farklı müzikler ve farklı dans gösterileri vardı. Selin tüm gösterileri neredeyse gözlerini kırpmadan seyretti. Biz sahneden en uzak yerlere kaçmaya çalışırken Selin sürekli sahneyi iyi görebileceği yerlere gitmeye çalıştı.
Selin’in bilhassa yemek zamanı restoranda şiddetle nükseden bu alıp başını gitmelerine servis elemanları bizden önce alıştı. Öyle ki Selin restoran dışına çıkıp tam karşıdaki bahçeye konmuş şirinler, yedi cüceler ve bilumum hayvan heykelleriyle oynamaya gittiğinde gözleriyle takip eder olmuşlardı. Ben de Selin gezmeyi seviyor diye “git gez ama arada bir yanıma gel ve burdayım anne de bana” tembihinde bulundum, O da beni hayretler içinde bırakarak sözümü dinledi. Ama bir akşam Selin uzun süre yanıma gelmeyince kalkıp bakayım dedim. Restoran ve bahçede bulamayınca Teo’yla aramaya başladık. Tesis çoook büyük değil ama olabileceği yerlere bakıp bulamayınca telaşlanmaya başladım. Saniyeler içinde insanın aklına ya havuzun kenarında ayağı kayar da düşerse ya oyun parkında yeni merak saldığı aletten düşer de boynunu incitirse ve en fenası ya birileri alıp bir yerlere götürürse gibi korkular üşüşüyor. Yaklaşık 4-5 dakika kadar bulamadık zıp zıp kızımızı. Meğerse bahçenin yanındaki markete girmiş. İki kere ben iki kere de Teo önünden geçtik ama içeriye bakmadık. Halbuki sabah denize giderken uğramıştık ama aklıma gelmedi işte. Çok şükür ki hemen bulduk meleğimi ama o 4-5 dakika içinde ömrümden ömür gitti. Restorana döndüğümde onu masada oturmuş bana muzip muzip gülerken bulunca, hafiften kendimi kaybeder gibi oldum ve bir daha hiç yapmayacağım bir şeyi yapıp sol elinin üzerini azıcık çimdikledim. Korkup ağlamaya başladı ama korkma sebebi çimdiğim değil sanırım yüz ifademdi. Arkadaşlarımızın dediğine göre bembeyaz olmuşum. Gece olunca gündüz uyumadığından pusette uyuya kaldı. Ben de seneler sonra okey oynadım arkadaşlarla. Kendimde miydim? Elbette, hayır!
Sonraki günler fırsat buldukça Teo’yla dönüşümlü olarak denize/havuza girmekle, Selin’in peşinden koşmakla ve meleğimin oynarken kumla dolan havlusunu sık sık temizlemekle geçti. Ben boşuna “saray gelini” demiyorum kızıma:) Buna bir de özgür ruhunu, bazen arşa vuran asiliğini ve de zıpırlığını eklersek, gelecekte halim ne olur hiç bilemiyorum ve henüz tahayyül dahi etmek istemiyorum:)

9 Haziran 2010 Çarşamba

Diş Macunu Mucizesi


Epey bir zamandır kızımın diş fırçalamak istememesi üzerine bir iki satır yazıp annelere akıl danışacaktım. Hani uzuuun ikna konuşmaları yapmadan, dişler üzerine piyasada var olan ve benim pek de beğenmediğim kitapları okumadan ve de en önemlisi oraya buraya çıkartma yapıştırmadan (Selin yapıştırdığı bütün çıkartmaları yerinden söküp sonra tekrar tekrar yeniden yapıştırmak istiyor da...) bu işe alıştırmanın bir yolu var mıdır acaba diye. Ama geçen hafta itibariyle hiç birine gerek kalmadı. Nasıl mı? Çocuklar için üretilen ve sevgili diş hekimimizin kendi yeğeni için de önerdiği, Umurcuğumun da çok memnun olduğunu belirttiği ( adı Ordu’nun O’suyla başlayıp Bursa’nın B’siyle biten) marka diş macununu alıp kullanmaya başladık ve diş fırçalamak bir anda mühim bir mesele olmaktan çıkıp akşamın en eğlenceli aktivitesine dönüştü. Hatta Selin abartarak hayal dahi edemediğim bir şeyi yapmaya, her öğünden sonra diş fırçalamaya başladı. Önceleri yutar tüküremez diye endişelenmiştim ama çok değil üçüncü fırçalamada ben söylemeden kafasını lavaboya uzatıp gerekeni yaptı.
2. Yaşını doldurduğunda rutin kontrole gitmiştik. Doktorumuz diş hekimine azılar tamamen çıkınca götürmemizin daha iyi olacağını söylemişti ve maalesef daha Ocak ayında ön dişlerinde lekeler başlamıştı. Hiç bir ilaç kullanmadığı halde. Resimlerin bazılarında çok bariz şekilde görünüyor zaten. Biz de beklemeye başladık. İkinci azılar çıkarken sadece iki gece 15-20 dakika huysuzluk yaptı. Sonrasında dişler ne zaman çıktılar, bilemedik. Geçenlerde kocaman bir kahkaha attığı sırada dişlerinin hepsini görme şansım oldu ve fark ettim ki ikinci azılar tamamen çıkmış. Bunun üzerine henüz diş hekimine gidemedik ama macun kullanmaya başladık. Lekeler de macun kullanımıyla birlikte inanılmaz derecede azaldı.
Önceleri “Sen! Sen! (yani ben ben)” diye kendini paralar, çok nadiren dişlerini bana fırçalatırdı. Macunla kendisi bir kez denedi ve benim fırçalamam daha hoşuna gitti. Artık macunu fırçaya koyar koymaz sırıtık yüz ifadesini takınıyor. Sadece bir kere, dişlerini böyle daha rahat görebildiğimi söylemiştim:)

Not: Biliyorum, fotoğraflar konuyla alakasız ama uzun zamandır bloga koymak istiyordum. Baktım uzuyor, bu yazıyı uygun buldum.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

İstanbul Günleri 4 (Bitti! Nihayet!)

Nihayet Dolphinarium’a sıra gelebildi. Yazacak fazla bir şey yok aslında. İlk sırada izlediğimiz beyaz balina hem şarkı söyleyip hem de resim yapan süper bir yetenek:) Ardından çıkan mors ise gerçek bir komedyen, üstelik biraz da utangaç. Son olarak sahne alan yunuslar ise hızları ve sevimlilikleriyle baş döndürüyorlar.
Selin beyaz balina şarkı söylerken, resim yaparken çok ama çok şaşırdı. Bir de o koca gövdesinden beklenmeyen bir kıvraklıkla sıçrayıp havada asılı duran topu alınca resmen ağzı açık kaldı.
Bakıcısıyla tango yapan morstan acayip derecede korktu çünkü en ön sırada oturuyorken tam önümüzde foşşş diye sular sıçratarak havuzdan çıktı ve baştan aşağıya ikimizi de tabiri caizse donumuza kadar ıslattı. Bir de uzaktan bile iriliğinden ürktüğü hayvanı gerçek cüssesiyle ve bütün haşmetiyle karşısında görünce bastı yaygarayı tabii. Neyse ki utangaç mors ne kadar utandığını göstermek üzere gözlerini kapatıp şirinlik yapınca sakinleşti. Üzerine bir de karşılıklı el sallaşıp birbirlerine bay bay yapınca Selin gülmeye başladı.
Biz Selin’in üstünü değiştirirken yunuslar gösterilerine başladılar. Kaçırıyorum diye midir nedir bilemedim mızıldamaya başladı. Yunusları takip edememekten çok rahatsız oldu. Bir de atlayıp sıçrıyorlar filan. Yine korktu, sonra yunusların hızlarına alıştı ve seyretmesi çok eğlenceli geldi. Gösteri bitti, bu sefer de bitti diye mızıldadı.
Yunus terapilerinin otizm, down sendromu, beyin travması, nevrotik bozukluklar, gecikmiş konuşma bozuklukları, depresyonlar, kronik yorgunluk gibi birçok rahatsızlığa iyi geldiğine dair haberler okumuştum. Gösteriye gittiğimizde seyircilerin neredeyse %80’inin engelli çocuklar ve aileleri olduğunu görünce de şaşırmadım. Gösteriye en çok tedavi merkezleri ve okullar ilgi gösteriyormuş. Dolphinarium’un da özel fiyat tarifeleri ve tedavi programları var. Diğer yandan bu tarz terapi çalışmalarına çevreci örgütler çok ciddi tepkiler veriyor ve yunuslar üzerinden bu yolla para kazanılmasına karşı çıkıyorlar. Yunusların özgürlüklerine kavuşturulması için ciddi kampanyalar yürütenler de var. Keşke yunusların bu konuda ne düşündüklerini öğrenebilme şansımız olsaydı...
Gelelim bu gösteriden sonra hayatımızın nasıl değiştiğine...Bir defa tanıdık tanımadık herkese Selin tarafından sırayla beyaz balinanın şarkısı söylendi, morsun bizi nasıl foşş diye ıslattığı ve bundan utanması taklit edildi ve yunuslar “bi buudan bi buudan hoop hoop uçtu” diye uzuuun uzun anlatıldı. Selin o günden beri her gün anlatmaya devam ediyor. Kısacası Selin başta yunuslara deli divane olmak üzere beyaz balina ve morsa aşık oldu. Artık her masalda bu hayvanlar olmak zorunda:) Yunuslu bir şey gördüğü anda transa geçerek kendince gösteriyi anlatmaya başlıyor. Bu bir kitapsa bana ezberletene kadar okutuyor.
Yukarıdaki fotoğraf, şoför koltuğundan kalkmadan, kollarımı pencereden uzatıp ne çektiğimi görmeden körlemesine çektiğim bir fotoğraf. Dolphinarium’dan önce uğrayıp işyerinden aldığımız Gülannelerinin caddenin karşısında ofisinden çıkışını gördüklerindeki sevinç ve şaşkınlıkları şahaneydi:)

Ve... Nihayet İstanbul Günleri bitti!

Not: Ya bir de yazacak çok şey olsaydı...:)

14 Mart 2010 Pazar

Dolu Dolu Hafta Sonu

Evimizin babası bir konferansa katılmak üzere cumartesi günü sabahın köründe Kahire’ye gidince biz de bu hafta sonu kendimizi sokaklara vurduk. Cumartesi günü Binbir Çiçek Çocuklar Evi’ndeki mutat Orff Müzik/Ritm dersine gittik. Kızlar yine acayip eğlenip yavaş yavaş bir şeyler öğrenmeye başladıklarını gösterdiler. Onlarla birlikte biz de çok eğlendiğimizden tabii fotoğraf çekmeyi yine unuttum.
Oradan Banu'lara gidip kızlara bir şeyler yedirelim ve Ankara’ya gelen sevgili Naile’yi görmek üzere Burcu’nun organize ettiği Kukla Kebap buluşmasına katılalım dedik. Tabii Banu’lardaki yemek yedirme seansına kitap okuma ve oyun oynama faslı da eklenince Kukla Kebap’a biraz geç vardık. Benim daha yeni dolduğunu sandığım doldurulabilir pillerim Banu’ larda sadece 3-5 poz çekmeme müsaade edince Naile’yle buluşmamızda hiç fotoğraf çekemedim. Eve gidince ilk işim pilleri doldurmak oldu.
Ertesi gün sabah ufak bir giysi krizi yaşadık. Meleğim artık giysilerini kendisi seçiyor fakat ne var ki seçtiklerini giymek istemiyor. Blöfçü anneyi oynayarak “gitmeyelim öyleyse” dedim. Önce hafiften sevinerek başını olur anlamında salladı. Ben “ama ne Zeynep’i ne Mira’yı ne de Ada’yı görebilirsin. Onlar tiyatro seyrederken sen de evde kendi kendine oynarsın o zaman”deyince hemen toparlanıp kıyafetlerini giydi(rdi) ve geç te olsa evden çıkabildik.
Pembe Kurbağa Tiyatrosu’na Masallara Yolculuk oyununa gittik. Selin için ilk olduğundan tepkilerini çok merak ediyordum. Oyun başladı ve gözlerini ayırmadı. Ali Nihat Bey’in çocuklara söylediği hemen her hareketi yaparak oyuna katıldı.
Sonlara doğru herkese kurabiye ikram edilince oyun piknik havasında bitti. Güle oynaya oradan ayrıldık. Şahsen 3 yaşın altında çocuğu olan bütün annelere tavsiye ederim. Oyun hepi topu yarım saat sürüyor ama bu yaş grubu için çok uygun bir süre, bence. Altı haftada bir oyun değişiyor ve Nisan ayında da yeni bir oyun başlayacak. Buradan Ankara’daki annelere şimdiden haber vermiş olayım.
Oradan Ankaralı Nurturia anneleriyle buluşmak üzere Tunalı’daki Ceviz Cafe’ye gittik. Geçen hafta buluşmaya niyetlenip yapamamıştık, bu haftaya kısmetmiş. Çocukları yedirmekle meşgul olduğumuzdan kısa sorulara gayet kısa cevaplar vermek suretiyle bir kaç laf edebildik. Zeynep’le Selin bir gün önceki yoğun program yüzünden öğlen uykusunu atladıkları için hafiften huysuzlanmaya başlayınca müsaade isteyip kalktık. Meleğim eve varınca hemen uyudu. Ben de fırsattan istifade bu yazıyı yazabildim:))

9 Mart 2010 Salı

Kızıma (İyi) Bir Haller Oluyor!

Geçen hafta başında şunları şunları anlatayım diye planlar yapıp, bir de meşhur yapılacaklar listeme yazıp yazıp elbette yine yapamadım. Dolayısıyla iki kitap tanıtım yazısı üstüste geldi, iki cuma arası blog boş kaldı. Bu hafta başına kısmetmiş! Ben de bir hoşum, sanki haftada en az iki-üç yazı yazarmışım gibi:) Kasım ayında tek bir satır bile yazamadığımı da unutmuş değilim tabii ama elden ne gelir!
Halbuki tuvalet alışkanlığı hususunda kaydettiğimiz gelişmeleri,
iki haftadır cumartesi günleri gittiğimiz ve Selin'in acayip mutlu saatler geçirdiği Binbirçiçek Çocuklar Evi'ndeki Orff Müzik/Ritm derslerini,
ders sonrası yemeğe gittiğimizde Mira’yla sarmaş dolaş olmalarını,
geçen hafta sonu Ziyni (Zeynep)'le Kuğulu Park'ta kuşların peşinden koşturmalarını,
hala var olduğuna pek inanmadığım 2 yaş sendromuna uygun "benim de bir şahsiyetim var ama!" diyen tuhaf taleplerini, ne sabah ne öğlen ne de akşam sofrasından bir çatal dahi kaldırtmamak konusundaki inadını,
lekelenmediği sürece üstündekileri yatarken bile çıkarmamak için direnişini (sadece pisi kedili kıyafetlerle kandırabiliyoruz), bulaşık makinesini onsuz boşaltamayışımı (eğer boşaltmışsam her şeyi yeniden tekrar makineye koyuyorum ve tencereler dahil olmak üzere tek tek bana vererek makineyi o boşaltıyor), aylardır gelişerek devam eden puzzle manyaklığında şimdilik son noktanın 12 parçalı olanlarını "la la laaa" diye mırıldanarak ve çalan şarkıyı beğendiyse yerinde hafifçe sallanıp dans ederek tamamlamak olduğunu, yaklaşık iki-üç hafta önce mutfaktaki beyaz eşyaların logolarının aynı olduğunu keşfedip tek tek işaret etmesini, yeni doğum yapan Tümay Arslan-Mesut Yeğen çiftinin henüz 15 günlük kızları Roza'ya "hoşgeldin" demeye gittiğimizde fotoğraf makinemizin, televizyonun ve müzik setinin üzerindeki logoların da aynı olduğunu farkedip Mesut'a da tek tek göstermesini ve tabii Mesut'un şaşkınlığını yazacaktım. Neyse, bu yazıyla yazdım sayılır dii mi?:)

10 Şubat 2010 Çarşamba

Banyo Kabusu Üzerine...

Aslında başka bir konu üzerine yazmayı planlıyordum ama birden uzun zamandır banyo kabusumuzla ilgili yazacağım deyip deyip hiç bir şey yazmadığımı fark ettim. Bu, daha önce söz verdiğim yazıdır.  

Banyo terörü yaz tatilinden döndüğümüzde, plastik oyun havuzundan küvetimize tekrar transfer olunca ve maalesef açar açmaz çok şiddetli akan duş başlığımızın yüz göz, saç baş bırakmayarak her tarafımızı ıslatmasıyla başladı. Önceleri ne küvetten ne de saçlarının ıslanmasından hiç korkmayan meleğim birden bire banyo karşıtı bir canavara dönüştü. Banyoya adımını atar atmaz bir çığlık, kıyamet. Zannedersiniz ki tazyikli suyla işkence ediyoruz:) Halimiz şuydu: Önce Teoman’la kriz masası toplantıları yapıyoruz. En ince detayları konuşuyoruz ve kaş göz işaretlerimizin manalarını tekrarlayıp mutabık kalıyoruz. Tüm dayanıklılığımızla harekete geçiyoruz ve... Sonuç: Şampuan kısmına geldiğimizde yine aynı terane.

Bütün bu ağlamaların arasında şunu keşfettim ki aslında suyla oynamaya bayılıyor ve bıraksam bütün gün o küçücük plastik havuzda oynayabilir ama duş başlığından hiç hoşlanmıyor. Bunun üzerine pazardan küçük bir plastik kova ve küçük bir maşrapa aldım. Amaniin! Değmeyin keyfine. Su dolu maşrapayı zar zor tutuyor, büyük bir keyifle suyu havuzun içine doldurduğu ördeklerinin üzerine döküyor. Eh, haliyle sular her tarafa saçılıyor ve küçük sevinç kahkahaları atılıyor. Ben derhal burada devreye giriyorum ve önceden hazırladığım ovunma beziyle bir güzel yıkıyorum. O kadar kendinden geçiyor ki kolunu kaldır tatlım, ayağa kalk bir tanem gibi komutlarımı ikiletmeden hemen yerine getiriyor. Bu sefer maşrapayla kendi üzerine sular döküyor foşur foşur. Tam sıra saç yıkamaya geliyor, kızılca kıyamet kopuyor. Duymamaya çalışarak en en hızlısından saçlar da yıkanıyor. Tavşan kulaklı bornozunu giydirip aynaya bakıyoruz ve “sular akar şırıl şırıl, Selin olur pırıl pırıl” diye başlayan bendenize ait uyduruk banyo şarkımızı söyleyip odaya geçiyoruz.

Şimdi bu durum epey uzayınca üzerine bir dolu internet araştırması, kitap okumaca filan, çareyi arkadaşlarıma danışmakta buldum. Ayça’nın Pi-nik Kuş’unda Mothercare’in şampuan kalkanı adıyla satılan bir ürününü gördüm. Hemen aradım ve sadece Ankamall’de olduğunu öğrendim. Umurcuğum bir telefonumla alıp kargoya verip bana ulaştırdı. Hemen o gün denedim ve sonuç, hüsran. Bir kere maalesef ıslanınca kafada durmuyor ve en ufacık bir baş hareketinde hemen düşüyor. Hata bendeydi aslında. O dönem kafasında toka bile tutmayan kızımın bunu da tutmayacağını tahmin etmem gerekirdi. Yine de üj-bej kere daha denemeler yaptık ama nafile çaba. Tabii, aynen banyo dolabına kaldırdık.

Arayışlarıma bir son verdim mi? Hayır! Banucuğum, hemen bana bir video gönderdi. Çocukların yüzerken başını suya sokma korkularının nasıl giderileceğine dair çok faideli bir video. Hemen izledik ve uygulamaya geçtik. Fakat maalesef bu 1,2,3 numarası da işe yaramadı. Kızımızın 1,2,3 derken gülücükler saçıp aynı salisede ağlamaya başlamak gibi bir becerisi olduğunu da böylelikle öğrenmiş olduk.

Günler böyle içimi daraltarak geçerken ve çılgınca çalışıp oğulcuğunu bile zor gören narin perim Sibelciğimle, gmail üzerinden iki satır yazışırken, bana bir maşrapadan bahsetti. Bir sebepten Cepa’ya yolum düşünce hemen Joker’e girdim ve Sibel’in bahsettiği maşrapadan aldım. Eve döner dönmez bir heves, hemen kullanayım dedim. Baş kısmına geldiğimizde tam yine ağlamaya başlayacaktı ki “bak tatlım, şimdi başına su dökeceğim ve hiç yüzüne gelmeyecek, haydi 1,2,3...”dedim ve suyu döktüm. Meleğim tam ağlamanın eşiğindeyken ve ben kendimi bu duruma hazırlamaya çalışırken aniden sadece suyun sesini duydum ve kulaklarıma inanamadım. Susmuştu, yüzüne su gelmeyince susmuştu. Tekrar su dökmeye kalkıştım, biraz mızıldadı. Bir de baktım ki sakince geriye doğru ittirdiğim kafasını yine öne eğmiş. Hemen pozisyonunu değiştirip kafasını arkaya atmasını söyledim. Kafasını kaldırmakla yetindi ve bana o da yetti. Maşrapanın özelliği suyun döküldüğü kısmın elastik bir malzemeden yapılması ve dolayısıyla alnına dayadığınızda kafasının şeklini alarak yüzüne su akmasını engellemesi.

Banyo sonrası biraz düşününce Meleğimin kafasında öncelikle arka ve ön kavramlarını iyice oturtmam gerektiğini anladım. Koskoca insanlar bile telaşlanınca ya da gerilince bildiği şeyleri unutabiliyor. Bütün bunları yeni yeni öğrenmeye başlayan miniciğim nasıl unutmasın? Hemen birkaç kere zıt kavramları tekrarlama seansı yaptık.

Son durum şu: Banyo öncesi ikna ifadeleri içeren kısa bir açıklama yapıyorum ve havuzun içine duş başlığıyla su doldururken beni seyretmesini sağlıyorum. Su miktarı arttıkça elinde tuttuğu ördekleri suya bırakıyor. Önce bebeği Şirin’i (babaannesinin Brüksel’den gönderdiği , orta büyüklükte ve en çok saçı olan bebeği) soyup suya oturtuyoruz. Ardından Selin soyunup oturuyor ve 10-15 dakika ördekler ve bebeğiyle oynuyor. Selin bebeğini yıkarken bende onu yıkıyorum ve sıra saçlara gelince önce gözlerine bakarak ne yapacağımı söylüyorum, sonra da elastik maşrapayı kullanarak 1,2,3 yöntemiyle yıkıyorum. Bu arada ya bir yerlerden duyduğum ya da kendi uydurduğum bol banyo temalı şarkılar söylüyorum. Hiç mi itiraz etmiyor? Elbette ediyor, hem de her fırsatta. Ama artık ağlamıyor, çığlıklar atmıyor. Önemli olan suratına su gelmediğini fark ettirmek. Çünkü bazen itirazlarını otomatiğe bağlıyor, bir çoğumuzun belki de hepimizin iyi bildiği üzere. Bütün bu seromoni de önemli bulduğum iki husus var.Başlangıçta yaptığım konuşma ve sıra saçlarına geldiğinde onu sakince haberdar etmem –ki adam yerine konulduğunu hemen anlıyor ve ciddiyetle dinliyor. Umarım böyle böyle bu saç yıkama işini en kısa zamanda sorun olmaktan çıkarırız.

Not: Yukarıdaki fotoğraf Temmuz ayında Ayvalık'ta çekildi. Bir gün evde banyo yaparken de böyle mutlulukla gülmesini istiyorum. Bakalım ne zaman?...

10 Kasım 2009 Salı

Larenjit - Harnup Pekmezi, Zencefil ve Deniz Kadayıfı


31 Ekim cumartesi günü sabah uyandığında, her gün 3 paket sigara içenlerin boğuk boğuk çıkan sesleri gibi bir sesle anne! diye seslendi, Meleğim. Teoman da, ben de “bu ne şimdi?” deyip takibe başladık. Ateşini ölçtük, azıcık yüksek, 38’in biraz üstünde ama ben 39’u görmeden telaşlanmayan annelerdenim. Neyse istisnai günlerden biriydi, çünkü aylardan sonra şehre inecektim (evet, biliyorum, burada böyle denmiyor ama ben Ankara’da yaşayan bir garip İstanbulluyum). Toparlanıp Kızılay’a gittim, tam da girip çıkamadığım aktardan aldıklarımı son kez gözden geçiriyordum, telefon çaldı. Teoman “Selin böğürürcesine öksürüyor ve yediklerini çıkardı” dedi. Ben de ateşi yükselir belki tedbirli olayım diye Ayça’nın şu yazısında yazdıkları da dahil olmak üzere, yok biberiye yağı, yok zencefil, yok adaçayı, yok harnup pekmezi derken düzdünya şey almışım. Aktardaki sempatik genç kadın konuşmamı duymuş olacak ki “ben size deniz kadayıfı vereyim en iyisi” dedi. Nasıl yapacağımı da anlattı bir güzel. Evi arayıp son durumu öğrenince, alelacele İş Bankası Kültür Yayınları’nın dükkanına daldım, biriciğimin önceden belirlemiş olduğum kitaplarını da aldım ve iki elimde de çevreye saygılı dopdolu alışveriş çantalarım, dönüş yoluna koyuldum. Seçtiğim kitapları, Selin’in tepkilerini, ilgisini ve tabii eleştirilerimi başka bir yazıda anlatacağım.
Eve geldiğimde ateşi bayağı yükselmişti Meleğimin. Önce hemen muhteşem karışımımı hazırlayıp verdim. Ne mi var bu karışımda? 1 dolu tatlı kaşığı harnup (keçiboynuzu) pekmezi, 1 silmenin silmesi çay kaşığı toz zencefil, 1 çay kaşığı toz tarçın, 1 dolu çay kaşığı ince çekilmiş ceviz. Zencefil biraz kuvvetli geldi bana, yemez diye çekindim. “Kızım, gel çikolata yiyelim”dedim, heyecanla koşarak yanıma geldi. Şöyle çay kaşığının ucuyla verdim. Bir güzel yalana yalana yedi, sonra ağzını kocaman açıp “daha daha”dedi. Çikolata derken Meleğimi kandırdığımı sanmayın, çünkü keçiboynuzunun tadı aynen kakaonun tadı. Başta alerjik astım olmak üzere nelere iyi geldiğine dair internetten bilgi edinmek mümkün. Pekmezinin nelere iyi geldiğini de şuradan öğrenebilirsiniz. Bu karışıma zencefili, göğsünü yumuşatıp öksürüğünü kesmesi için, tarçını da ateşini düşürmek için koydum. Cevizin faydaları ise artık herkesin malumu.

O akşam cesaret edip deniz kadayıfını yapamadım. Aynen yosun kokuyordu. Biraz araştırayım istedim. Munisemin giderek yükselen ateşini düşürmek için bir de Ayça’nın oğluşuna yaptığı soğan+bal formülünü uygulayayım dedim. Ama olmadı, Meleğimde maalesef işe yaramadı. Ne öksürüğünü kesti ne de ateşini düşürdü. Halbuki böyle doğal ilaçların faydası olduğuna çok inanan biriyim. En son gece ateşini 39.7’de görünce I..fen şuruptan vermeye başladım. Ertesi gün (pazar günü)ateşi 37.5-38.5’lerde seyretti. Bu arada “muhteşem çikolata”dan 3 öğün birer çay kaşığı verdim. O gece ateşi tamamen düştü. Fakat öksürük günde sadece 5-6 kere kriz şeklinde gelmeye ve en son yemek borusunda kalan ne varsa dışarı atmaya devam ediyordu. Artık “daha fazla uzatmayayım, nihayetinde beğenmezse yemez ama ben de denemiş olurum” dedim ve şöyle bir avuçtan az deniz kadayıfını bir kase içinde suyla ıslattım. Gece buzdolabına koyup, suda bıraktım. Sabah 2 su bardağı sütün içine deniz kadayıfını koydum. İşin püf noktası tam da burada. Suda ıslattığınız deniz kadayıfını aynen o suyla birlikte süte katıyorsunuz. Önceden deniz kadayıfını ıslatmak için koyduğunuz suyun baklava şerbeti kıvamında koyulaştığını göreceksiniz. Karıştırarak muhallebi yapar gibi pişirdim ve 5 dakika kadar kaynatıp çok fazla ezmeden tel süzgeçten geçirdim. Daha fazla süt koyup sahlep niyetine içmek te mümkün. Ilınınca içine bal koyup bir küçük kase kadar yedirdim.
Öğlene doğru doktora gittik, boğaz kültürü yaptırdık. Büyük ihtimalle larenjit, dedi doktor. Hemen gidip soğuk buhar makinesi aldım. Bu aralar ihtiyacı olan varsa diye yazıyorum, Praktiker’de 39,90.-‘a Sinbo marka makinelerden satılıyor. Akşamüstü bir kez daha o muhallebiden bu sefer içine elma rendeleyerek ve yine balla yedirdim. Ertesi gün sabah taze taze tekrar yaptım ve yine balla yedirdim. Bu arada boğaz kültürünün sonucunu aldık, bir şey çıkmadı. O gün sadece 2 kere öksürdü ama neyse ki kusmadı. Sonraki gün sadece bir kere hafifçe öksürdü ve bir daha öksürmedi. Deniz kadayıfı işe yaradı ve öksürüğü tamamen kesildi. Lakin nefesindeki hırıltı devam edince yine doktora koştuk ve film çektirdik. Filmden anlaşıldı ki, evet, larenjit olmuş bebeğim. Neyse, doktor öksürüğü için günde 3 kere ½ ölçek P....ron verdi ama zaten öksürüğü bitmişti. Bu arada her gece yatmadan önce ve her sabah kalktığında çamaşırlarını değiştirirken göğsüne biraz sulandırdığım biberiye yağını sürdüm. Sonrasında 2-3 gün Banucuğumun verdiği Vicks'in bebekler için olan merhemini kullandım. Çok faydalı olduklarını düşünüyorum.
Sanırım her annenin içine şefkatini kattığı kendine göre bir büyücü çayı var:) Her gün 2 kere de ıhlamur, kuşburnu filan gibi çeşitli bitkilerden yaptığım şifa çayımdan içirdim kızıma. Bunun yanı sıra sürekli ılık su verdim, boğazı kurumasın, hep nemli kalsın diye.

Bütün bu süre boyunca ilk defa bu kadar şiddetli öksürdüğü ve bazen kustuğu için dehşet içinde kaldı ve ilk gün her öksürükte ağladı. Bilhassa gece uyanmak gibi bir huyu olmadığından öksürük kriziyle uyanınca ambale oldu ve uykusu bölündüğü için biraz ağladı. Ama ilgisini hemen dağıttığımız için olsa gerek, çabucak sakinleşip oyununa ya da kitabına döndü. Sonraki günler sadece suratını ekşitmekle yetindi. Patricia Kaas sesiyle bir şeyler anlatmaya ve heyecanlanınca bağırmaya devam etti ve tabii enerjisinde en ufak bir azalma olmadı.
Bugün itibariyle hırıltıları kesilmiş durumda, sesi de neredeyse tamamen düzeldi. Arkadaşım Aysun geçmiş olsun demek için aradığında hatmi çiçeği çayından yapıp içirmemi önermişti. O da öksürüğe çok iyi geliyormuş. Ben öksürüğü kesilince denemedim. Önümüz kış, dilerim hiç birimizin ihtiyacı olmaz, hele ki bebeklerimiz için. Ama yine de aklımızda bulunsun diye yazıyorum. Okuduklarıma göre şahane bir balgam söktürücüymüş, deniz kadayıfı. Üstelik öksürtmeden, göğsü yumuşatarak yapıyor bu işi. Aşağıda internetten bulduğum çok detaylı bilgiler var. Üstelik öyle pahalı bir şey de değil. Hoş, bebişlerimize iyi geldikten sonra kaç para olduğunun ne önemi var.
Bu hastalıkla beraber ailecek vücudumuzun bağışıklık sistemini güçlendirmemiz gerektiğine karar verdim. Burcu’nun şu yazısında önerdiği kuşburnu pulpunu her sabah harnup pekmeziyle karıştırıp bir kaşık yediriyorum. Yine muhteşem çikolatadan -bu sefer tarçınsız- günde 3 kere birer çay kaşığı vermeye devam ediyorum. Gün içerisinde gidip gelip atıştırsın diye sehpasının üstündeki kaseyi mümkün olduğunca organik olanlarından dut kurusu, gün kurusu kayısı, fındık, ceviz ve bademle dolu tutuyorum. Öğlen uykusundan uyanınca da taze sıkılmış meyve, sebze suyu içiriyorum. Başka önerisi olan varsa ve paylaşırsa hepimize faydalı olur kanaatindeyim.

Biraz önce fark ettim ki neredeyse bir ay olmuş bloga yazmayalı. İlk iki hafta ataletle karışık zamansızlıktan, son iki hafta ise Meleğimi iyileştirmeye çalıştığımdan, nasıl geçti anlamadım. Bu arada Gülüş’le Banu’yu nihayet tanıştırabildim. Gülüş geçen hafta iki numarasına kavuştu ama hala gidip göremedim. Elimdeki redaksiyonu bir türlü ve aslında doğal olarak bitiremedim... Korkarım bu listenin sonu hiç gelmeyecek:)

------------------------------------------

Deniz Kadayıfı(Chondrus crispus)
Bileşimi, Brom, iyot, potasyum, sodyum, magnezyum gibi mineraller ile müsilaj ve karbonhidrat. Etken Maddesi- Maddeleri:%70-80 müsilaj(karrageenan),%10 protein,iyot,mineral tuzları,vitamin A ve B.
Kullanılan Kısımları:Tallus kısmı(Kırmızı su yosunu)(Carrageen).
Şifaları; Halk arasında göğüs yumuşatıcı ve öksürük kesici için kullanılan yaygın bir etkili bitkidir. Ayrıca ishale karşı da kullanılır. Müsilajın yumuşatıcı etkisi ülserin tahriş ettiği dokularda fayda sağlar. Bu etkisi sebebiyle gastrit ve mide ülserinde tedaviye yardımcı olarak kullanılır. Ekspektoran(göğüs yumuşatıcı,öksürük kesici)demülsen ve emoliyen etkilidir. Mide ve duodenum ülserlerini iyileştirir. Emülsiyon yapıcı ve bağlayıcı ajandır.Öksürük ve bronşitte,gastritte ve sistit gibi üriner enfeksiyonlarda, diyarede ve ayrıca eczacılık ve gıda endüstrisinde kıvam verici olarak kullanılmaktadır. Kozmetiklerde cilt yumuşatıcı olarak da kullanılır. Besleyicidir. Solunum yolu şikâyetlerini azaltmakta etkilidir. Göğsü yumuşatır ve öksürüğü keser. Sindirimi kolaylaştırır. Gastrit ve ülserde faydalıdır. Suda kaynatılarak içilir. En sık kullanım alanı nefes darlığı, astım, bronşit ve öksürük gibi solunum yolu hastalıklarıdır. Tıbbi kullanımının dışında geleneksel sanatlarımızdan Ebru'nun hazırlanmasında da kullanımı mevcuttur.
Kullanım Şekilleri;
20 – 25 gram deniz kadayıfını 1 litre su+ ıhlamur veya sütle kaynattıktan sonra temizlenip, günde 3 bardak içilir. 6 gram deniz kadayıfı/gün Çay:Günde 3 çay fincanı da içilebilir. 1-1,5 çay kaşığı(2 g)drog üzerine 1 çay fincanı kaynar su dökülür,10 dakika bekletilir,süzülür. Süt veya ıhlamur ile birlikte kaynatılmasında daha çok fayda olduğu bilinir. Atlas Okyanusu sahillerinde yetişen, yosuna benzer bir bitkidir.
Yan Etkileri-Kontrendikasyonları:Kanı sulandırıcı özelliği nedeniyle antikoagülan ilaçlarla kullanılmamalıdır.
Yetiştiği Yerler(Yayılışı):Avrupa ve Kuzey Amerika'nın Atlantik kıyılarında yaygındır, yurdumuz denizlerinde bulunmaz.(Internetten alıntıdır)

22 Ekim 2009 Perşembe

Ayıcık Kurabiyeler, Resim Dersi (?) ve Papazın Bağı'na Veda


Geçen cumadan başlayarak anlatacağım neler yaptık diye. Sabah 11.10 gibi Umur-Ada, Zeynep-Neslihan ve Yiğit-Görkem ikilileriyle Gymboree’nin resim deneme dersine gittik. Meleğim Umur’la Ada’yı kapıda görür görmez Mumuy Mumuy, Ada Ada diye seslenmeye başladı. Ders saatine kadar dışarıdaki alanda oyuncaklarla oynadılar biraz. Tam sıkılmak üzerelerdi ki Umur ayıcık şeklinde yaptığı kurabiyeleri dayanamayıp ortaya çıkardı ve şenlik başladı. Selin hemen kurabiyelere yakın olmak için gidip Umur’un kucağına oturdu. Kutunun etrafında durup kurabiye seyrettiler. En sonunda dayanamayıp yediler tabii.

Resim dersi sırasında anladım ki 1 saat içinde 10-15 dakikalık sürelerle yapılan 4-5 ayrı resim aktivitesi Meleğimin ilgisini çekmiyor daha doğrusu tam ne olduğunu anlayıp yapmaya başlayacağı sırada başka bir aktiviteye geçiliyor. Bu yaş aralığı için biraz fazla ve hızlı geldi bana. Gerçi ilk defa gittik ama sanırım şöyle 2,5-3 yaşına gelene kadar resim çalışmaları evde devam edecek.

Sonrasında Papazın Bağı’na gidelim, biraz çay içip iki laf edelim dedik. Elbette ki çaylarımız ve laflarımız kızların suyla oynama sevdası yüzünden sık sık kesintiye uğradı. Bilhassa Selin ortalıkta dolanan ördeklerin peşinden gitti habire. Tam kalkalım artık dedik ve yine fotoğraf çekmediğimizi fark ettik. Hızlı bir fotoğraf seansından sonra Papazın Bağı’na artık bahar gelince görüşürüz diyerek veda edip ayrıldık.

13 Eylül 2009 Pazar

Şahane (!) Üçlü: Burun akıntısı, Ateş, 2. Azı Dişleri

Salı günü akşam üzeri başladı Meleğimin burun akıntısı. Önce burnunun sol tarafı yarım saat sonra da gözü. Doktoru Namdar Bey’i aradım, alerji de olabilir deyip At...x şurup verdi. Takip eden yarım saat içinde akıntısı durdu ve bu şurup uyku getirdiği için Meleğim hemen uyudu. Sabah kalktığımızda öyle mayhoş ve dokunaklı bakıyordu ki. Ateşini kontrol ettik, 39.1. Amanin diyerek yine doktoru aradım. Bu sefer 1 ölçü Ca...l şurup verdi. Şurubun etkisiyle ateşi 38.0’e düştü ve öğlen uykusuna yattı. Tam 3,5 saat uyudu. Uyandığında cayır cayır yanıyordu ve ateşi 40 dereceydi. Hemen I..fen şurup verip ılık duşun altına soktum. Bir yandan ateşini ölçüyor bir yandan da ağlamasına dayanmaya çalışıyordum. Neyse ki Teoman imdadıma yetişti ve yaklaşık 15 dakika içinde ateşini 37.8’e düşürmeyi başardık. Duş iyi gelmiş olacak ki ateşi de düşünce yine gülücükler saçmaya başladı. Akşam yatmadan önce yine yarım ölçek I..fen şurup verdik ve yatağımızda yatırdık.
Gece saat 02.00 civarında canı çok fena yanıyormuş gibi ağlayarak uyandı. Ağlaması bağırtıya dönüşünce “Aman ne şahane bir zamanlama, diş sancısı bu” deyip ve her türlü yanlışlıkla ısırılma riskini de göze alıp Pansoral sürdüm damaklarına. Zaten günlerdir bir salya bolluğu vardı. Neredeyse bütün gün önlükle dolaşabilir, o kadar yani. Tahminimiz doğruymuş. Alt çenenin sol tarafında ikinci azı dişi yeri fena halde şişmiş vaziyette. Diğer taraflarda şişmeye başlamış ufaktan. Bakalım diğer dişler çıkarken neler olacak? Bir süre kucağımda hafifçe sallayıp doğduğu ilk günden beri onu çok rahatlatan ve en son 8 aylıkken söylediğim, kendi uydurduğum ninnimsi şeyi söyledim. Hemen sustu ve başını omuzuma koydu. 10 dakika sonra yatağa yatırdığımda arkasını dönüp uyudu. Gece ara ara yaptığımız kontrollerde de ateşi düşük çıkınca bir oh! çektik.
Ertesi sabah neşesinin doruklarında uyandı. Yine Pakize’nin peşinden “zize zize” diye koşarken aniden döndü “annne anne” diyerek yanıma geldi, komodinin üzerinde duran selpak paketindeki mendilleri çıkarıp bir tanesini bana verdi, henüz dolu paketten sadece bir tane çekip alamıyor:) Mendili alıp yüzüne baktım ve anladım. Bebeğimin burnu akıyordu. Kafasını mendile doğru uzattı, güzelce sildim. Artık her şeyi anladığı gibi çoğu zaman nerede ne yapılması gerektiğini de biliyor, daha önceden ona söylememiş, göstermemiş olsak bile.
Meleğimin ateşi bir daha çıkmadı, burun akıntısı da hafifledi ama bitmedi maalesef ve korkarım sıra bana geldi. Üç gün önce gece yatarken hafiften başlamıştı zaten. Sabah burnum tıkalı, boğazım tırtık tırtık ve halsiz kalktım. Boğazım nispeten daha iyi ama burnum fena, bir de şu sinüzit belası olmasa...Bu kadarla kalsa, fazla abarmadan atlatabilsem ne iyi olur.

Not: Fotoğraf geçen ay Ayvalık'ta, arkadaşımız, Selin'e denizde su balesi yapan, birlikte bahçe sulayan sevgili Özlem ablası tarafından çekildi.

11 Eylül 2009 Cuma

Pazar Günü ve MyGym

Neredeyse üzerinden bir hafta geçecek ben hala Pazar günü gittiğimiz ve çok beğendiğimiz Mini Town’u yazamadım. Nedendir bilinmez bu aralar pek bir şey yazmak gelmiyor içimden. Kısaca anlatayım. Bizim grup için özel olarak ayarlanmış bir MyGym deneme sınıfıydı. Bu yüzden Pazar günü saat 16.00’yı ayarladı Banu. Hepimizin toplanması filan ancak 16.15 gibi başladık. Çocuklar çılgınca eğlendi, biz acayip yorulduk.
Şimdiye dek katıldığımız oyun sınıfları içinde en geniş ve ferah mekan burasıydı. Salonun dışa bakan cephesi boydan boya cam olduğundan içeriye bolca gün ışığı girebiliyor. Bir de eğitmen fazlalığı dikkatimi çekti. Diğer yerlerde her sınıfta 1 en fazla 2 eğitmen varken MyGym’de tam 4 eğitmen vardı, 10 çocuk için. Bu da eğitmenlerin çocuklarla yakından ilgilenmelerini sağlıyor.
Programın uygulandığı sınıfın dışında çocuklar için hazırlanmış, ebeveynlerin otudukları yerden gözleriyle rahatça takip edebileceği başka oyun bölümleri de var ve buraları MyGym programının olduğu günlerin dışında da günlük bir ücret ödeyerek kullanmak mümkün. Bilhassa program sonrası konuşmak üzere bize çay ve kuki ikram ettikleri kafe tarzı yer çok hoşumuza gitti. Çünkü çocuklar etrafında marketi, hastanesi, müzik odası, yemek odası gibi bölümleri olan kocaman bir bahçede –ki arabalardan tramboline kadar bir çok şey var- ablaların gözetiminde ve onlarla oynayarak çok iyi vakit geçirirken ve uzun bir süre bizi hiç aramazken, bizde neredeyse ilk defa üzerimize tırmanmaya veya oynamak için yerimizden kaldırmaya çalışan çocuklarımız olmadan rahatça oturup çaylarımızı yudumladık ve en önemlisi iki laf edebildik. Kısacası Mini Town’ı ve MyGym programını hepimiz çok beğendik.Ben diğer yerlere nazaran evimize daha yakın olduğu için ayrıca beğendim.
Oradan çıkınca ‘babalarda burada, bari birlikte bir yemek yiyelim’ deyip Uludağ Et Lokantası’na gittik. İftara az bir vakit kalmıştı ama ufak tefek aksaklıklara rağmen serviste büyük bir sorun yaşamadık. Açık kapalı çocuk oyun bölümü de vardı, çocuklar epey bir vakit geçirdiler orada.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

BEÖ Ağaçlar Çiçekler

Ayvalık’ta olduğumuz sürede arada bir mesajlarıma bakarken Montessori grubunda haftanın etkinliği olarak "Ağaçlar ve Çiçekler" başlığını görünce “Aa ne iyi, burada bahçede yaptığımız her şey bu etkinliğin konusu. Tek eksik fotoğraflar”deyip ve bir çok kereler niyetlenip günlerce fotoğraf çekemedim. Çünkü hem bahçede Selin’le su ve çamur içinde kalarak oynamak hem de bunu fotoğraflamak çok zordu.
En sonunda bir gün eşimin anneannesi geldiğinde hadi, dedim “bu sefer bahçede siz oynayın”. Dememe kalmadı, Selin büyük anneannesini elinden tutarak önce girişteki duvar sarmaşığının yanına götürdü ve yaprakları nasıl sevmesi gerektiğini uygulamalı olarak gösterdi. Ardından bahçeye geçtiler. Bu sefer sardunya yapraklarına elledi. Baş ve işaret parmaklarını birbirine sürtmeye çalışarak (ama beceremediğinden sadece dokundurarak) ve kafasını çevirip “bak bak” diyerek yaprağın kadifemsi dokusunu kendince anlatmaya çalıştı.
Bahçedeki ilk oyunlarımız sırasında büyük ağaçlardan ve ağaçların gövdelerinden hafifçe tırstığını fark etmiştim. Kendiliğinden bitiveren her yeni otu, yaprağı, çiçeği hemen fark edip yanına gidiyor ve önce dikkatlice ve azıcık uzaktan bakıp sonra da parmaklarını gezdiriyordu ama agaçlara karşı hep mesafeliydi. Arka bahçedeki çok daha ince gövdeli karabiber ağacı ve zeytin ağaçlarına karşı böyle bir çekinikliği olmamasına rağmen ön bahçedeki ağaçlara, bilhassa palmiye ağacına o güne kadar hiç dokunmamıştı. Anneannesinin sesini duyan eşim bahçeye gelince ve Selin’in çekinikliğini gidermek için ağacı uzun uzun sevince, babasının varlığından destek almış olacak ki ellerini uzatıp bir kaç kez dokundu. Ardından yine cesaret göstererek, bu sefer kendi başına yabani çam ağacına gidip “cici cici” diyerek sevdi. Bu çok önemli bir aşamaydı, çünkü Ayvalık’tan ayrılana kadar her günkü olağan bahçe gezimiz ve sulamalarımız sırasında ağaçların yanına gidip küçük bir kahkahayla dikkatimi çekip onu izlememi sağladı. Sonra da “bak yapabiliyorum” bakışıyla ve kocaman bir gülümsemeyle arada bir suratıma bakıp, ağaçların gövdelerinden elini ayırmamaya çalışarak ve tabii defalarca “a-aç a-aç” diyerek etraflarında dönüp durdu:)
Not: Fotoğrafın sol alt tarafındaki pembe yemişe benzeyen şeyler karabiber taneleridir:)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails