Hissiyat Fikriyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hissiyat Fikriyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2020 Pazartesi

Yeniden Merhaba


Çoook ama çok uzun bir zamandan sonra bloguma geri döndüm. Malumunuz karantina günlerindeyiz. İşler evden yürütülüyor, çocuklar da evde, bahçeye bile çıkamıyorlar. Bahar geldi ama tadını çıkaramadan geçiyor. Çocuklar, gençler çoğunlukla can sıkıntısından ama bizim evin özelinde ergen olmaktan kaynaklanan bir doyamama ve daimi yeme hali içindeler. Yemek yapmaya bayılan ben, İki gece önce eşime “yarın ne pişireceğim diye düşünmekten, yemek yapmaktan nefret ediyorum artık” derken buldum kendimi. 
Geçecek elbet. Bir şekilde sınandığımızı, unuttuğumuz bir takım değerleri hatırlamamız gerektiğini, emeğin, çalışmanın, dayanışmanın, sadeleşmenin her şeyden önemli olduğunu fark ettiğimiz günler. Aynı zamanda kadının ev içinde görünmeyen karşılıksız emeğinin, işi eve taşıyarak daha da görünmez olduğu ama diğer yandan yaşamsal değerinin de derinden hissedildiği günler. Karşı karşıya olduğumuz tehlikeyle ilgili verilerin yeterli ve açıklayıcı olmadığını görmek endişelerimizi artırıp, geleceğe dair öngörülerimizi bulanıklaştırıyor. Bütün bu belirsizlikler karşısında sadece "evde kal" demek yetmiyor. Sakin ve dingin kalabilmek, rutinlerimizi sürdürebilmek de çok önemli. Bu koşullar altında zihnimizi, kalbimizi ve vücudumuzu temiz tutabilmenin yolu da sağlıklı yiyeceklerden geçiyor. Bundan böyle yemek blogumda özellikle bu dönemde yaptığım bazı tarifleri paylaşacağım. Bloguma şuradan ulaşmak mümkün. Umarım bir faydası olur. Hepimize kolay gelsin.

30 Mart 2012 Cuma

Bi Öpiim, Geçsin mi Hemen?

Geçen hafta cuma akşamı değil Ankara’ya, Türkiye’ye geldiğimizden beri ilk defa caz dinlemeye hem de Sibel Köse’yi dinlemeye gidecektik, gittik de. Çoook iyiydi hatta iyiden de öteydi. Neyse, konu bu değil, Selin biz evden çıkarken oyun ablası geldi diye sevinçten düz duvara tırmanacak kadar sağlıklı gözüküyordu. Eve döndük, diğer oyun ablamız Beste’yi yolcu ettik ve hemen meleğime bakmaya odasına gittim. Eğilip bir öpeyim dedim, baktım alev alev yanıyor. Hiç öyle çabuk ateşlenen bir çocuk değildir. Neyse hem kulaktan, hem kol altından ölçtük, gördüğümüze inanamadık çünkü:39.2. Çok şükür biraz şiddetli geçen bir grip teşhisi koydu doktorumuz, şurubunu ilacını verdi ve Selin burun akıntısı devam etse de perşembe günü itibariyle ayağa kalkıp zıpırlık yapacak kadar iyileşmişti. Şimdi az buçuk bu blogtan bizi tanıyanlar hemen şu soruyu sorabilirler tabii: Sıra kimdeydi? Bu sefer ikinciliği Selin’den de ağır bir biçimde babası aldı. Bitti mi? Elbette hayır. Salı gecesi başlayan ve çarşamba akşamı itibariyle beni yataklara seren berbat bir vaziyetteyim. Bundan öncekileri biraz da zorunluluktan ‘hastayım ayaktayım’ modunda geçirdiğimden bu seneyi böyle kapatacağım herhalde diyerek erken sevinçlere gark olmuştum. Bu senenin ağır gribinin zamanı da buymuş demek ki.
Biz bir taraftan anne ve baba olarak birbirimize bakmaya çalışıyor, diğer yandan bizi yanaklarımızı okşayarak “ay ay, nasıl da hasta olmuş annem, babam? Bi öpiim geçsin mi hemen?” diyerek seven ve tabii 2 dakika sonra bu sevgi gösterilerine rağmen bizimle oynayamadığı için mızıldayan ve sonuçta kendini durmaksızın masal anlatmaya veren Selin’i sabırla dinlemek için zorluyoruz. Bu konuda söyleyecek tek bir lafım bile olmaması gerektiğini, yıllaaar yıllar önce aynı zulümle titrettiğim aile fertlerinden nezaket dolu sözlerle duyunca, kendimi “Al işte, bana benzemiyor deyip duruyordun, şimdi benziyor. Memnun musun?” diye haşlarken buldum. Yani kısacası yine kendime kızacak bir şey bulmuş oldum. Sıkıldım tabii bu kendini didik didik eden anne modelinden. Neyse ki artık her daim değil de arada bir yokluyor. Bu seferkini hastalığıma veriyorum.   
Bu yazıyı da iki gün boyunca ‘iki dakika yaz, bir saat dinlen’ düzeniyle yazabildim. Şimdi düşününce zorum neydi, bilemedim. Aslında kitap tanıtımı yapmak üzere başladım yazıya ama daha önceden yazılmış kitap yazılarımı düzeltecek halim bile kalmadı.
Bir de Pazartesi günü başlayıp hastalığıma rağmen sürdürdüğüm ve istemesem de bu 5 gün içinde 1,5 kilo verdiğim (ödem atıyor da olabilirim) Karatay diyetimi anlatacaktım. Artık iyileşince ...Boşuna dememişler 'her şeyin başı sağlık!' diye.
Herkese bol okumalı ve sağlıklı bir hafta sonu diliyorum.

Not: Fotoğraf, Ocak ayında Gordion AVM'de sergilenen kaplumbağa heykellerinin üzerindeyken çekildi.


24 Ocak 2012 Salı

İyi ki Annen Olmuşum!

Bal yanaklım,

İpek saçlım,


İyi ki seni doğurmuşum! İyi ki annen olmuşum!  


Yüreğinin iyiliği yolunu açık tutsun.

Yazdıkların, çizdiklerin etrafına ışık olsun.  


Aklın ve vicdanın güzel sesinle duyulsun.


Çevren hep iyi insanlarla dolsun.


Ömrün uzun, doğum günün kutlu olsun!

20 Ocak 2012 Cuma

Biz Bitti Demeden...


Hrantçığım,
Dün yine onbinlerce kişi senin için yürüdük.
Öyle doluydu ki yürekler, sesssiz kalamadı kimse, hep bir ağızdan sloganlar atıldı.
Daha özgür, daha aydınlık bir ülkede birlikte yaşamak isteğini haykırdı herkes.
Kimisi için bu kalabalık umut verici, kimisi içinse yetersizdi. 
Gelemese de aklı, yüreği orada olanlar da vardı elbet. 
Diğerlerinin ya kendi dünyalarından başka derdi yok ya gerçek dünyadan habersizler ya da ciddi şuur kaybından muzdaripler.
Tüm memlekette bu kadarız, topu topu bu kadarız işte.
Ama sadece bu fotoğraf bile "benim hala umudum var" demek için yeterli.
Bu davayı alay etme noktasına getirenlere rağmen, inatla direnmeye ve diretmeye devam.
Gelmeyenler, reddedenler hatta "hak etti" diyebilenler için bile barış, özgürlük ve adalet istemeye devam.
Sonsuz hasretle...
ç.

Not: Fotoğraf Barış Güngör Sulu Aş'a ait (Facebook'tan)

8 Aralık 2011 Perşembe

Geçti Günler, Haftalar...

Yine Ekim, Kasım nasıl geçti anlayamadım. Malum, memleketin gündemi yoğun ve hatta yetişmek mümkün değil. Van depremi, Marmara depremini de yaşamış ve sonraki travmaları hala taşıyan biri olarak aklımı başımdan aldı. Depremin ardından aralarında çok sevdiğim arkadaşlarımın da olduğu şahane insanların yaptıklarına iletişim kanalları aracılığıyla destek vermeye çalışmanın dışında, elbette ara ara Selin’in nükseden burun akıntısı, öksürük, tıksırık durumlarıyla da yakinen ilgilendim. Sizlere zaman zaman hala Van’da olan arkadaşlarımdan ve Gündem Çocuk Derneği’nin çalışmalarından bahsedeceğim.
Blogun sağ tarafında gördüğünüz Erciş’in Genç Sesi resmine tıklayarak ulaşacağınız blog, gencecik kalemlerin kendilerini yazıp, çizerek ifade etmelerine ve bu yolla depremin etkilerini biraz da olsa azaltmalarına ve tabii sorunları, orada bire bir yaşayan gençlerin, çocukların gözlerinden görmemize imkan sağlayan şahane bir proje. Takip etmeli...
Geçen sene kreşe yeni başlayan çocuğundan daha fazla ve uzun süre hasta olmuş bir anne olarak bu sene hasta olmamaya özellikle ve çok dikkat ediyorum. Doğal, koruyucu kış iksirleri alıyor, havayı azıcık güneşli görünce pehlivanlığa soyunmuyorum.
Bu dönem, işim için de önemli bir dönem. Başlangıcı sıkı tutmamın gelecekteki sağlamlığını çok etkileyeceği ve tamamen benim kişisel disiplinimle gelişecek bir iş yaptığımdan, yoğun odaklanma gerektiriyor ve bu benim için en zor işlerden biri.  Çünkü ben artık aklı bir telefonla ya da bir memleket haberiyle kuş olup uçan bir kadın oldum daha doğrusu olmuşum, yeni farkediyorum. Hele ki haber bir de çocuklar ya da kadınlarla ilgili bir haberse içim içimi yiyor, günlerce sürüyor dağılmışlığım. Selin’den önceki hayatım, toplumsal sorunlara çözümler üretmeye yönelik her türlü sivil toplum faaliyetine katkıda bulunmakla geçtiğinden, sürmekte olan bu zorunlu pasiflik hali artık beni yormaya da başladı. Neyse...Mevzu derinleşiyor, burada bırakmak lazım.
Nasıl bir iş yaptığıma ve dolayısıyla hayatımızın kalitesini artırmaya yönelik bilgi verici yazıların yer alacağı bir blog hazırlığındayım. Biraz eli yüzü düzgün hale gelince buradan da duyuracağım.
Diğer yandan işimle hiç ilgili gibi görünmese de, sektörde çalışarak yıllarımı verdiğim, kesmeyip üzerine yüksek lisans yaptığım turizm konusunda bir de doktora yapma isteğim var ve bütün bunlar için bir plan, yapmam gerektiğini bilerek düşünmeye başlamak bile acayip vakit alıyor. Geçen bahar döneminde bunca yıldan sonra katiyen işime yaramayacak matematik problemleri çözüyorum, diye yazmıştım. Sonuç; ALES'i hallettim. Geriye şimdi KPDS kaldı. O da önümüzdeki bahara...
Anlaşıldığı üzere, fena yayılmışım ben. Toparlanmam ve yeniden ben olmam lazım. Eski ben değil elbet, yenisi... Eski “ben”in büyümüş(!), değişmiş, anne olmuş hali. Daha enerjik, daha disiplinli, uzun bir süredir ihmal ettiğiyle yani kendisiyle daha ilgili...
Selin’le ilgili haberler mi? Onlarda bir sonraki yazıda artık...
Not: Fotoğraflar 27 Kasım’da Curcuna Parti Evi’nde kutladığımız, Ada’nın 4. doğum günü partisinden. Benim çekmediğim nasıl da belli oluyor:))

18 Ekim 2011 Salı

Artık Zamanı Gelmişti...


Okul zamanı, hastalık zamanı...Selin de kuralı bozmadı. Cumartesiden beri zaman zaman yükselen ateşi pazar gecesi tavan yaptı. Dün doktora gittik. Şimdi öğlen belli olacak boğaz kültürünün sonucunu bekliyorum, heyecanla. "Her yerde salgın var, beta olabilir" dedi doktoru.
Uzuuun zamandır, ara filan değil basbayağı boşverdiğim blog yazılarıma ve tariflerime yine başlıyorum. Oyunlarımızı yazmam biraz daha fazla vakit alacak gibi görünüyor. Malum önce oynamak ve tam o esnada fotoğraf çekebilmek, sonra da vakit bulup yazabilmek lazım. Tabii her şeyden önemlisi meleğimin oyun oynayacak enerjisine kavuşması lazım.
Sessizliğimi Mutfak Muhabbetleri’ndeki haftanın menüsüyle bozmuş bulunuyorum. Umarım bana olduğu gibi size de kolaylık sağlar.
Bir ara şu sessizliğimin nedenleri üzerine de iki satır yazarım, belki. Söz vermiş olmayayım da. Çok şey birikti ve hayat artık eskisinden daha hızlı geçiyor sanki. Hafıza, akıl defterine alınmış küçük notlardan, fotoğraflardan ve usulca gelip ruhunda kendine yer bulan izlerden yardım alıyor. Çoğu zaman da sadece yaşadığıyla kalıyor insan...

30 Aralık 2010 Perşembe

2010'un Z Raporu

Şimdiii, en başında uyarıyorum. Çok uzun bir yazı bu. E, kolay değil tabii...Koskoca bir yılın kimi zaman vakitsizlikten kimi zaman tembellikten kimi zamanda ruh halimden kaynaklanan sebeplerle yazılamayanlarını veya yazılmış olup tekrar hatırlanması gerekenlerini toparladım. Yazarken ben dağıldım, o ayrı. Başlıyorum...
Ocak ayında;
• Selin karla tanıştı ve hiç hoşlanmadı.
• Doğum gününün ne olduğunu anlamaya başladı.
• Bıçak kullanmada çok başarılı olmasa da her şeyi kendi kendine yiyebilir hale geldi.
• Babasının kahverengi beresine aşık oldu, her akşam kafasına takıp uyuyana kadar çıkarmadı. Valla çıkartmamakta çok haklıydı, o kadar yakışmıştı ki...
Şubat ayında;
• Epey bir süre devam eden banyo kabusu nihayete erdi.
• Tuvalet alışkanlığı edindirme gayreti yüzünden banyoyu oturma odasına çevirdik.
• Her an patlayabilir endişesiyle balonlardan korkar hale geldi.
• Müzik derslerine başladı ve sıklıkla her şeyle müzik yapılabilir düşüncesini kulaklarımızı mahvetmek pahasına kendince ispatladı.
• Kendimize “yoksa ressam mı olacak?” diye sorduracak kadar çok resim yapmaya ve evin bütün duvarlarını tuval zannetmeye başladı.
Mart ayında;
• İlk defa tiyatroya gitti, çok eğlendi. O günden sonra doğal olarak tiyatro lafını her duyduğunda hemen gidelim moduna giriyor.
• Calliou’yu seyretmeden gün geçirmez oldu.
• Dolaplarda ne kadar tencere, tava vs. varsa hepsini ortaya çıkartmak şeklinde süre gelen mutfak eğlenceleri yavaş yavaş “anneme yaydım ediyoyum”a dönüştü.
• İlk defa kızımızı bir akşam iki saatliğine büyük anneannesine bırakıp sevgili arkadaşım Bişeng’in resim sergisinin açılışına gittik.
• Hello Kitty yeni takıntısı oldu. Öyle ki donlarında bile Hello Kitty olsun diye tutturdu ve bu durum hala devam ediyor.
• Henüz daha pusetinde dolaşırken tanıştığı ikizler Aral ve Ilgaz’la, bize geldikleri bir akşam tüm oyuncaklarını paylaşarak gözlerimizi yaşarttı.
Nisan ayında;
• Aralık ayından beri çişini söyleyip son dönemde kakasını da lazımlığa yapıyordu. Sadece geceleri uyku donuyla yatırmaya başlamıştım. Ama İstanbul’da Deniz’in altının bağlandığını görünce değil kakasını lazımlığa yapmak çişini bile söylemez oldu. Tuvalet alışkanlığıyla ilgili her şeye sil baştan başladık.
• İstanbul’da dolu dolu günler geçirdi. Dolphinarium ve Akvaryum’a yaptığımız ziyaretler aylarca dilinden düşmedi. Tanıdık tanımadık gördüğü herkese beyaz balina gibi şarkı söyledi ve hemen ardından “mors bizi ıslattı, yunuslar çok hızyıydı” dedi.
• 23 Nisan için Montessori e-grubunda düzenlenen resim etkinliğine heyecanla katıldı. Kendisine gönderilen resimlere bakıp bakıp “bu bana geydi, benim”dedi.
• Yurtdışında yaşayan arkadaşımız Müge için Komşu Restorant’ta verilen yemek davetine mecburen birlikte gittik. Selin’in o geceki eğlenceye katılımını ve gösterdiği performansı, ileride ‘alemlere akma’ konusunda pek sıkıntı çekmeyeceğinin işareti olarak aklımın bir köşesine not ettim:)
Mayıs ayında;
• 1 Mayıs’ı havanın da yardımıyla günün anlam ve önemine uygun biçimde ODTÜ’de papatyalar arasında geçirdik.
• Babamızın işi dolayısıyla gittiğimiz Turunç ve İzmir’de, biraz takırdamış olsak ta çok güzel günler geçirdik. Selin’in ‘alemlere akma’ potansiyeli İzmir’de arşa vurdu.
• Havaların ısınmasını fırsat bilerek balkonda bol sulu aktiviteler yaptık ve tabii ben bunları Haydi Oynayalım blogunda yayınlamaya fırsat bulamadım.
• Yangın merdivenimizde yuvalayan bir güvercinin yumurtlamasını, günlerce kuluçkaya yatmasını, yavrunun yumurtadan çıkışını ve biraz palazlanıp yuvadan ayrılışını gün be gün belgesel tadında seyrettik. Büyük şehirde yaşayan bir apartman çocuğu için hatta benim için bile müthiş bir deneyimdi.
• Anneler günü brunch’ında masada en fazla 5 dakika oturabilmesinden hareketle ve tabii baharın etkisini de göz önüne alarak, 2 yaş sendromunun “galiba poposunda çivi var” dönemine girdiğimizi fark ettik.
• Kardeş bilip küçülen neyi varsa “bunu Assı’ya hediye edeyim” diyerek ayırdığı eşyalarını verme bahanesiyle nihayet Aslı’yı görmeye gittik. Tabii biz gidene kadar Aslı artık 7 aylık olmuştu. Anlaşıldığı üzere sadece Selin’in poposunda çivi var:) 
Haziran ayında;
• Umur, Esra, Neslihan ve ben Çayyolu’ndaki Marmelatte Cafe’ye gittik ve çocuklarımız yüzünden gördüğümüz muameleyi protesto ederek bir daha gitmemeye karar verdik.
• Selin dişlerini fırçalarken diş macunu kullanmaya başladı. Dişlerindeki sararmanın 2-3 gün içinde kaybolduğunu gözlemledik. Mucize gibiydi.
• Nurturia’nın babalar günü fotoğraf yarışmasına katıldık, diğer babaların fotoğraflarına baktık, bayıldık!
• Alternatif Anne’nin yayına başlamasını kutlamak ve diğer yazarlarla tanışmak üzere Papazın Bağı’ndaki buluşmaya katıldık. Evet, oradaki yemek tariflerini ben yazıyorum. 2011’de tematik yazılar da yazacağım.
• Ankara’ya geleli 4 yıldan fazla olmasına rağmen lise arkadaşlarımla ancak Haziran ayında görüşebildim. Gece yarısı ani bir kararla şehrin öteki ucunda buluştukları bara gittim ve sabah karşı döndüm.Yıllar sonra yapabildiğim bu çılgınlık sahiden de iyi geldi.
• Yakın arkadaşlarımız Erdil’lerle, Tenes Restaurant’ta brunch’a gittik. Daha önce kışın akşam yemeği için gittiğimizde balık yemiş ve çok beğenmiştik. Bu sefer de bahçesinde kahvaltı ettik ve yine çok beğendik.
• Ankara’da ilk defa bu mevsimde kısa fakat çok yoğun bir dolu yağışına şahit olduk.
• Mutat İstanbul ziyaretimizi yaptık. Bu sefer Meleğim yaz tatilinden önce babaannesi ve Sina dedesiyle görüşüp biraz da olsa hasret giderdi. Kızımın gizli bir kokoş olduğundan şüphelenmeye başladım.
• Club Ali Bey’de hepimize çok kısa gelen harika bir Belek tatili geçirdik. Tesisle ilgili yazdıklarımı vaktinde yayınlamayı beceremeyince ‘kısmetse 2011 baharında yayınlarım’ diyerek bekleyen yazılar dosyasına kaldırdım. Kısaca; pahalı bir tesis olmakla birlikte kesinlikle çocuk ve engelli dostu olduğunu belirteyim ve evet yazıyı mutlaka yayınlayacağım.
• Hayatımda ilk defa parasailing yaptım ve sanırım artık her gördüğüm ve güvenli bulduğum yerde yapacağım:)
• Belek tatilinde ilk defa 4 dakika için bile olsa çocuğunu kaybetmek ne demekmiş anladım ve acayip korktum. Bu olay tatilin ilk günü olsaydı, herhalde hemen geri dönerdik. 
Temmuz ayında;
• Selin’in Calliou hayranlığı aniden bitti.
• Selin sık sık buğday nohut oyunu oynadı, çok sevdi ve maalesef ben yine oyun blogunda yayınlayamadım. Anlaşılan o ki, burada yaptığımın aynısını oyun blogum için de yapmalıyım.
• Banu-Cenk-Mira üçlüsünün şahane evsahipliğinde, çok sevdiğim arkadaşlarım ve kızlarımla birlikte, 45 yaşına girmenin şanına yakışan harika bir doğum günü geçirdim. Ne kadar teşekkür etsem az gelir.
• Her anında Meleğimin ne kadar büyüdüğünü ve her şeyi anlar olduğunu gözlemlediğim, kızım için uydurduğum (ve hala söylediği) bize özel şarkılarla, oyunlarla dolu dolu geçen Ayvalık günleri...
Ağustos ayında;
• Ayvalık’ta usulca verdiği ‘evet’ cevaplarının yerini kararlılıkla söylediği ‘hayır”lara bıraktığı, ‘yardım eder misin anne?’ ricalarının ‘ben yapıcam’ ısrarlarına dönüştüğü, her şey için söyleyecek bir söz bulduğu, bize sınırsız hayal gücüyle uydurduğu harika masallarını anlattığı, sabah akşam Sertab Erener dinleyip dinlettirdiği, elinden düşürmediği suluboya fırçasıyla bulduğu herşeye “hımm, bunu da boyayabiyiyim gayiba” diye baktığı, pijamalarım ve şapkalarımla füzyon modasına yeni boyutlar getirdiği kısacası bizi sürekli şaşırttığı güzel günler geçirmeye devam ettik.
• Ankara’ya döndüğümüzde bir su kuşu olmuştu bile ve her günü suda geçirme alışkanlığını oturduğumuz sitenin havuzuna girerek devam ettirdi.
• Uyku donunu da bıraktı ve bir iki küçük kaza dışında vukuat yaşamadık.
• Bana yardım etme sevdası banyoda da kendini gösterdi. Makineden çıkarttığım ıslak çamaşırları kurutucuya koymak artık onun görevi. (elbette bedelini ödüyorum, kefir veya kırmızı yoğurtla)
• Nemo’nun ve filmdeki diğer bazı karakterlerin hastası oldu, hastalığı aynen devam ediyor.
Eylül ayında;
• Bütün yaz çok özlediği komşumuzun sevimli oğlu, sevgili arkadaşı Ege’yle hasret giderdi.
• Bayramda İstanbul’a gittik. Nihayet Temmuz'da doğan yeğenimin kızı Elif Mira’yla tanıştık.
• Selin kreşe başladı ve tabii tanıdık tanımadık herkesin dediği gibi hemen hastalandı.
• Bu dönemde ayın sadece şeklinin değil renginin de değişmesi Selin’in resimlerine de yansıdı. Beyaz hilal şeklindeki Aydede resimleri turuncu toplara dönüştü. “Peki bunun güneş olmadığını nereden anlayacağız?” diye sorduğumda, “Ama bak, bunun ışınyayı yok anne” dedi ve beni dumur etti.
Ekim ayında;
• Selin’i iyileştirdik ama bu sefer karı koca biz hastalandık. Selin için bu kış sürekli hastalanacak merak etmeyin diyenler, maalesef anne babanın da hastalandığını bize söylemediler. Çok fena hazırlıksız yakalandık. Daha önce iyileşmem hiç bu kadar uzun sürmemişti.
• Selin bir post-it canavarı oldu. Gördüğü anda her bir yaprağı tek tek ayırıp oraya buraya yapıştırıyor. Unutmadan not alması lazımmış!:)
• Ayın faaliyetleri kızlarımın bizim evde buluşması, yayılarak film seyretmeleri ve Başak’ın düzenlediği UHM’deki Nurturia yemeğiydi. Her ikisi de bana çok iyi geldi.
• Bu yaşta ilk defa Beta virüsüyle tanıştım, tanışmaz olaydım!
Kasım ayında;
• Yine bayram geldi ve yine İstanbul’a gittik.
• Selin’in, bayram boyunca her günü birlikte geçirdiği Gülannesine duyduğu aşkın doğal sonucu olarak, ablamın bir uzvuna dönüşmesine ramak kaldı.
• Dönüşte Ankara’daki günlerimiz çok ağır geçti. Her sabah “yayın İstanbuy’a gidecek miyiz anne?” diye sordu.
• Saçlarını kestirtti. Günler süren hazırlık konuşmalarımız işe yaramış olacak ki dönmeden iki gün önce (cumartesi günü) sabah kalkar kalkmaz “Ben bugün güzey oymak istiyoyum anne. Hadi, Güyay abyaya gideyim” dedi. Saçları kesilince de Gülay ablasıyla poz verdi.
Aralık ayında;
• Karla nihayet barıştı. Müzik yapılabilir şeylere kar yığınlarını da ekledi.
• Kreşin Selin’i sakinleştireceğini düşünürken daha da azmaya başladı. Kendisine Munisem demek yerine zıpzıp Ayşe, azgın baygın, çılgın bıdık, minik keçi, bal dudaklı dikkafalı, car car böceği filan gibi pek içaçıcı (!) hitaplar kullanmaya başladık.
• Odasındaki mobilyalara da resim yapılabileceğini keşfetti. Neyse ki bütün kalemleri silinince çıkan cinsten.
• Müzik çalışmalarına sabahları daha yüzünü bile yıkamadan çamaşır sepeti gibi değişik yerlerde ve pozisyonlarda devam etti.
• Evdeki bütün oyuncak küpleri –ki sadece 18 tane varmış, kendi başına üstüste koyup hemen yanında durarak “boyuma kaday geyiyo mu anne?” diye defalarca sordu.
• Sakinliğiyle meşhur kızım büfenin üstünde dans etmeye çalıştı. Hiç bir tepki vermedim. Ya gerçekten sakin bir anneyim ya da o anda kanım donmuştu.
• Her gün, evde müzik cd’lerinin durduğu o ağır kutulardan ne kadar varsa hepsini raflardan indirip, cd kaplarını alıp, içlerini çıkartıp salonun bilumum yerlerine frizbi misali atmaya başladı. En sonunda bunu sadece kendi cd’lerine yapabileceğine dair anlaşmaya vardık. İki gün sonra frizbi muamelesinden vazgeçti ama hala dağıtmayı sürdürüyor.
• Hafta sonu, Emre Alp’in babasının (Emre Alp’in doğumgününde) gayet kısa fakat ikna edici konuşmasıyla balonlardan korkmayı bıraktı ve çılgınca oynamaya başladı. Dün kreşte düzenlenen yılbaşı partisinden her tarafımızdan sosis balonlar sarkarak ayrıldık.  
Uzun hem de çok uzun olacağını söylemiştim. Bu satırlara kadar gelebilenleri tebrik ediyorum. Mutlaka yazmayı unuttuklarım da vardır. Nihayetinde ömrümüzden bir koca yıl daha işte böyle geçti. Bir çoğunuz belki farkındasınızdır ama ben yine de yazayım. Ne kadar uzakta ya da yakında olursanız olun aslında bu seneyi hep birlikte geçirdik.

Nice sağlıklı, huzurlu ve mutlu seneleri sevdiklerimizle birlikte geçirmemiz dileğiyle...

24 Temmuz 2010 Cumartesi

2,5 Yaşında Bir Çiçek!

Bugün itibariyle Selin tam 30 aylık. 2,5 yaşın tüm cimcimeliği, doğuştan gelen munis ve zarif halleriyle bir küçük “saray gelini”. Hala kestirmeye kıyamadığım saçlarıyla, Umurcuğumun deyimiyle “altın bukleli” meleğim, artık sular seller gibi konuşup tam yerinde espriler yapan ve “sen komik misin?” dediğimizde “hayıy anne, şakacıyım” diyen ve her daim gülecek bir şey bulan bir dünya şekeri...

"Kaadişleyim (kardeşlerim)" dediği Denis (Deniz), Yeo (Leo) ve Eyf Miya (Elif Mira)’yı her gün en az 2-3 kere görmek istediğinden ve hep aynı resimleri görünce canı sıkıldığından “bi bakaa mısın anne, yeni yesim vaa mı acaba?” diye soran, özlediği insanlarla telefonda konuşurken, “özuyum (özlüyorum), hadi buyaya gey çabuk”diye çağıran, insanlar arasında olmayı, kalabalıklara karışmayı seven ve maalesef çoğu zaman abartarak alıp başını giden özgür ruhlu bir asi...
Şarkı söylemeye, dans etmeye bayılan, eline geçirdiği her şeyle müzik yapabilen, müzik aletleri içinde piyanonun sesini duyar duymaz “bu piyano!” diye sevinçle bağıran, her kitabı ezberletene kadar okutan, sonra da defalarca ama her defasında bir yerini değiştirerek bize anlatan, her sabah “yüyamda .... gördüm anne” diye başlayan bir rüya anlatma seansıyla hemen oracıkta güzel senaryolar uyduran, kahvaltıdan sonra en tatlı sesiyle “benimye odamda oynaa mısın anne?” diyerek elimden tutup mutlaka odasına götüren, beni o küçücük sandalyesine oturtup “sen çayını iç, tipakını oku, ben boya yapayım” diyen bir dilli dilazer...
Oyuncak ve kitaplarını arkadaşlarıyla paylaşabilen, Mira’yla görüşecekleri zaman kara kedisini “Miya bunu çok sebey (sever), yanımıza ayayım anne” diyerek elinde taşıyan, Zeynep’in hediye ettiği tokaları onlarca tokası arasından ayırıp “Ziynep’in hediyesi” diyerek habire salonun ortasına getiren, uzun süre görüşemediklerinde bilgisayarımın başında durup “Ada’yı gösteyiy misin anne?”diye ısrarla soran ve gösterene kadar da başımdan ayrılmayan bir arkadaş delisi...
Restorana gittiğimizde “bi ayan yüffen” diyerek siparişini kendi veren, gördüğü büyük küçük tüm topları “baskeet!” diyerek hayali potaya atan, her sabah Pakize’nin suyunu, sütünü, mamasını kontrol edip azalmışsa hemen yenisini koyan, her oyuncağın önce nasıl çalıştığını keşfedip sonra oynamaya başlayan, üzerimde renkli bir şey gördüğünde “bunu çok beendim, bunu çok sebdim anne” diyerek kendisi için saklamamı isteyen, eğer çok çok beğendiyse eskimemesi için “kuyanma/giyme yüffen anne” diyen, ben saçımı toplarken müdahale edip, saçıma toka takmaya çalışırken “biyazdan çok güzey oyucaksın anne” diyerek elini saçlarımın arasında tatlı tatlı gezdiren ama kendi kafasına katiyen toka taktırmayan bir küçük sevimli inatçı keçi...
Evde küvetten çıkmayıp ,musluğun başından ayrılmayan ama deniz kenarında özellikle ilk bir hafta "hadi denize girelim" dediğimizde “daa sonaa” diyerek tedbiri elden bırakmayan, bir kez denize girince de her defasında dudakları morarmış vaziyette ağlayarak sudan çıkan, bir şeye çok şaşırdığında “bay canına!” diyen, çok istediği bir şey yapıldığında da içtenlikle “teşekküyley!” eden, ben mutfaktayken “sana yaadım ediim anne” diyerek yanıma gelen ve gerçekten yardım eden, işimizi bitirdiğimizde “şimni başka oyun oynayabiyiyiz anne” diyerek yönlendiren, uyumak istemediğinde “yatıp uyu yok anne!” diyerek tavır koyan, kararlı ama uyumlu bir küçük şahsiyet...
Ama her şeyden önce, bir bakışıyla içimizde kelebekler uçuşturan, neşe kaynağı, bir sonsuz ışık, bir narin melek...O artık 2,5 yaşında bir çiçek!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Hoşgeldin!

Size bugün geçen hafta gittiğimiz Belek tatilini anlatmak istiyordum ama önceliği dün sabah aldığımız güzel habere vermek istedim. Ben dün ikinci kez büyük teyze oldum. Büyük ablamın oğlu, ilk gözağrımız Yalçın'ımın ve Ece'ciğimin bir kızı oldu.

Yaklaşık 22 ay önce Yasoşumun (kızımın deyişiyle Yasemen'in) oğlu, dünya tatlısı Deniz’imin gelişiyle ilk kez tattığım bu duyguyu ikinci kez yaşamak harikaymış! Meleğim de, Deniz ve kuzeni Leo’dan sonra üçüncü kez ve bu sefer bir kız kardeş sahibi oldu. Dün bebeğin doğduğunu söylediğimde "kaadeş gedi anne" diyerek kocamaaan gülümsedi bana.
Bebişe isim ararlarken Yalçın’ın uzak yol kaptanı olmasını göz önüne alıp Miracığım gibi tatlı bir kız olur inşallah diyerek adını önermiştim. Ece çok beğenmiş, Yalçın "ama Elif de güzel" demişti.
İşte karşınızda ailemizin en küçük ferdi. Bahtın kısmetin açık, ömrün upuzun olsun. Günlerin sağlıkla, mutlulukla, sevdiklerin arasında geçsin. Hoşgeldin Elif Mira!

2 Haziran 2010 Çarşamba

Haydi Nurturia'ya, Fotoğraf Yarışmasına!

Geçenlerde hiç bir özel günün bana göre olmadığına dair bir yazı yazmıştım. Bu tavrım elbette babalar günü için de aynen geçerli. Ama bu, Nurturia’nın bu gün vesilesiyle anneler arasında düzenlediği fotoğraf yarışmasına katılmamam için bir sebep değil, tabii ki. Şimdi hepinize bu yarışmada şansınızı denemenizi tavsiye ediyorum. Ödül babaların fena halde hoşuna gidebilecek bir ödül. Bir Nintendo Wii. Sakın ha ne işe yarıyor diye sormayın, çünkü bilmiyorum. Benim için önemli olan kazanmak ya da kocaya böyle bir hediye vermiş olmak değil, katılmak. Benim gibi elindeki Sony Cyber-Shot makinenin envai çeşit fonksiyonunu, hala bir vakit bulupta kullanım CD’sini izlememiş ve öğrenememiş biri de olabilirsiniz (bkz. blog fotolarım), Leica gibi acayip güzel makinelerle (dikkatinizi çekerim sadece bir tane örnek verebiliyorum) fotoğraf çeken biri de. Haydi bakalım! Fotoğraflarımızı paylaşalım, gülelim, eğlenelim. Anılarımıza bir yenisini ekleyelim.

Ben bu vesileyle Damla ve eşinin ilk yayına soktukları zamanlardan beri üyesi olduğum ve bir ara herkesin neredeyse her blogta aynı tanıtım yazısını okuduğu Nurturia’nın, benim en çok kullandığım ve en sevdiğim işlevine geleceğim: Anı Defteri. Her kullanışımda hay aklınızla bin yaşayın Damla ve Gökhan deyip duruyorum. Bir sonraki yazıda Selin’in döktürdüklerini cümle aleme ilan edeceğim ama Nurturia üyesi olanlar nerdeyse gün be gün okuyorlar, biliyorlar. Ama en önemlisi ben aklımdan uçup gitmeden hemen kayda almış oluyorum. Nurturia sayesinde bir çocuğun büyüme macerasını kendi ağzından izleyebilmek o kadar eğlenceli ki! Sadece meleğimin değil büyük bir kısmıyla henüz tanışmadığım arkadaşlarımın, her biri ayrı birer şahsiyet olan kuzucuklarının da maceralarına ortak oluyorum böylece. Nurturia’nın diğer işlevleri... Öyle faydalı ve çok ki! Hepsini birden burada anlatamam valla. En kolayı girip bir bakmak. Bu laftan sonra çok merak edip girin, kendiniz görün hatta üye olun. Benden söylemesi...

Not: Dün Damla yarışmayı duyurmak için mail göndermişti. Yaklaşık yarım saat sonra çeşitli bloglarda okuyuverdik. Blog annelerinin hızına yetişmek mümkün değil. Eee, hayat hızlı, anneler de (hatta çoğu zaman daha da)hızlı...:)

9 Mayıs 2010 Pazar

Bana Göre Değil!

Yok! Bu, anneler günü, babalar günü, o günü ,bu günü...
Yok, bunlar bana göre değil.
Evet, annemin bana olan düşkünlüğünü anne olunca daha iyi anladım.
Evet, annemin ben doğum yaptıktan 5 gün sonra hiç beklenmeyen bir şekilde kalp ameliyatı geçiren ablamın ameliyatı sırasındaki endişelerinin ve sonrasındaki sevincinin ne demek olduğuna dair gerçekten empati kurabildim.
Evet, kızım tabağındaki elmaların birazını bıraktığında aç kaldı deyip kendimi yerken, gençliğimde gece ders çalışırken 2 dilim eksik elma yedim diye aç kaldığımı düşünüp 20 dakikada bir yiyecek bir şey getireyim mi diyen annemin sesi kulaklarımda çınlıyor.
Evet, büyük ablamın yeğenlerimle ilgili herhangi bir şey anlatırken gözlerinde beliren parlaklığı, aynada yorgun suretime bakarken kendi gözlerimde de görüyorum.
Ama yine de böyle günler bana göre değil. Çünkü ben anneler günü dendiğinde sadece bir demet çiçekle ya da bir küçük hediye paketiyle çoook mutlu olan anneleri değil,
küçücük bir kız çocuğuyken annesini kaybeden canım arkadaşımın kendisi anne olduktan sonra bile gözlerinden kaybolmayan hüzün buğusunu,
üzerine titreyerek, binbir fedakarlıklarla yetiştirdikleri biricik yavrularının ölüm haberini alınca kaskatı kesilen anneleri,
her cumartesi günü, kaybolan/kaybedilen evlatları için kara kışta, kızgın güneşte meydanlarda oturan, bir küçük bilgi kırıntısına bile dört elle sarılan, umudunu kaybetmeden dimdik ayakta durmaya çalışan anneleri,
kanıt olmadığı halde suçlu denilip çocuk mahkemesi yerine yetişkin mahkemelerinde yargılanan ve yetişkin hükümlü muamelesi gören yavruları için bir çoğumuzun duymadığı sessiz ağıtlar yakan anneleri,
çocuğuna iyi bir hayat sunabilmek ya da asgari ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çılgınlar gibi çalışan ama bu arada anneliğini doğru dürüst yaşayamayan anneleri de görüyorum.
İçinde bulunduğu koşullar dolayısıyla çok istediği halde annelikten vazgeçmek zorunda kalan ya da mümkün olan her tedaviyi görüp, her ruhani/mistik vs. (ne derseniz deyin) yola başvurup yıllarca anne olabilmek için çırpınan kadınları da görüyorum.
Gözlerim bütün bunları görüyor, yüreğim tüm adaletsizliklere karşı duruyor ve aklım sahici olanla sahte olanı ayırt edebiliyorken...

Yok, değil. Hiç ama hiç bana göre değil...

18 Şubat 2010 Perşembe

Bir Teşekkür Yazısı

Yazılarıma yorum bırakanlara epey bir zamandır şöyle layığınca cevap yazamadığımı farkındayım. Üzerinden belli bir süre geçtikten sonra dönüp yazmanın çok da anlamlı olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden bu yazımda, şimdiye dek yazdıklarıma yorumlarıyla katkıda bulunan, hastalandığımızda içtenlikle geçmiş olsun dileklerini, kutlamalarımızda samimi tebriklerini gönderen, başa çıkamadığım durumlarda tecrübelerini aktarıp içimi rahatlatan, şaşırdığım hallerde bildiklerini, önerilerini paylaşan, kısa zamanda kaynaştığım ve artık yakın arkadaşım olanların yanı sıra, ses tonunu, jest ve mimiklerini hiç bilmediğim ama iyi niyet ve samimiyetlerinden bir an bile zerre kadar şüphe etmediğim tüm blog arkadaşlarıma bir demet çiğdem çiçeği göndererek teşekkür etmek istedim. Sağolun...

13 Ekim 2009 Salı

Denizhan'ın İlk Doğum Günü ve Mumu

Bayramın son gününe denk gelen Denizhan’ın ilk yaş günü İstanbul’daki en güzel şeydi tabii. Önceleri gayet güneşli sonradan biraz serin olsa da, hava çok güzeldi. Denizciğim kalabalıktan ve gösterilen yoğun ilgiden ara ara bunalarak ama hediye gelen kaydıraktan bol bol kayıp topunu elden bırakmayarak ortalarda dolandı. Daha doğrusu kapanın elinde kaldı.
Daha bahçeye girer girmez balonları görünce Meleğimin aklı başından gitti. Herkesin “Aman ne kadar büyümüşsün sen!” mealindeki sözlerini gülerek ve mavi bir balonu elinden bırakmayarak dinledi. Kaymak fiiliyle ilgili ciddi çekinceleri olan kızımı o gün kaydıraktan almamız pek mümkün olmadı.
Ne zaman ki ikram faslı başladı, derhal Masal ablasının yanına oturdu. Masal’ın annesi yeğenimin yakın arkadaşı Dilek’te her verdiğini büyük memnuniyetle kabul eden Meleğimi şaşkınlıkla ve arada bir bana “Çiğdem teyze, ne versem yiyor. Ne güzel ya!” diye seslenerek ayıla bayıla yedirdi.
Pasta kesme faslına gelince Meleğim tecrübeli tabii, ellerini alkışlamak üzere hazır tutarak ve kucağımdan bir saniye bile ayrılmayarak pastanın getirilişini seyretti. Üçü birden (?) pastanın mumunu üflediler ve hemen pastayı tanımaya giriştiler. Bilhassa pastanın kenarlarındaki minik toplar çok ilgilerini çekti. Tabii ki pastadan da yedi ve artık uykudan bayılmak üzereyken kucağıma tırmandı. Hemen en üst kata çıktık. Teyzesinin odasında yayla gibi yatakta döne dolana uyuyuverdi.
Uykudan kalkınca Denizhan’a gelen hediyelere baktılar birlikte. Yeni gelenlerden ziyade çok önceden var olan Playskool’un bir oyuncağı çok ilgisini çekti. Gitti, geldi, bu oyuncakla oynadı. Toplamda yarım saatten fazla oynamıştır herhalde. Eğer bir fırsatını bulup oyuncakçıya gidebilirsem alacağım. Sonra da diğer yazmak, önermek istediklerimle birlikte “Bebeğime Ne Aldım, Ne Alsam” bloguna yollayacağım. Bu son cümle de biraz iddialı oldu gibi ama hüsnüniyetim anlaşılıyordur herhalde:)
Geçen sene aynı gün, hem derin bir eleme boğularak çok sevgili anayarısı teyzemi, canım Mumucuğumu Hakk’a uğurlamış, hem de yeni bir can, yeni bir nefes, ailemize tazelik getiren Denizhan’ın doğumuyla mutlu olmuştuk. Hayatın ta kendisiydi, o gün yaşadıklarımız. Bu sene anladım ki, her 22 Eylül’ü “her şey insanlar için” diyerek yaşayacağım artık.
Işıklar içinde, huzurla uyu Mumucuğum!

Not: Bu fotoğrafı çektiğimde Selin daha 5,5 aylıktı.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Her Bahar Olduğu Gibi...

Havalar ısınıyor.
Kışın kasvetinden,
kapalı giysilerden,
çepeçevre kuşatıldığımız vasatlıktan,
ruh sıkışmalarının doğal sonucu olan ağır suskunluk ve içe kapanmışlık hallerinden
kurtulma zamanıdır artık...
Toprağın yenilendiği, suyun coştuğu,
havanın artılarla, yüreklerin umutla dolduğu mevsim geldi.
Esaslı bir bahar temizliği yapmanın,
dolapları gereksizlerden kurtarmanın,
fazla olanları paylaşmanın,
raflarda okunmayı bekleyen kitapların gönlünü almanın,
bir türlü bitmeyen işleri ‘yapılması şart midur?’ diye sorgulamanın,
acil kavramından ne anladığımızı durup tekrar gözden geçirmenin,
hayattaki önceliklerimizi yeniden belirlemenin,
‘beni bu telaş öldürecek!’ mısraının ne derin bir anlamı olduğunu farketmenin,
aklımızda, ruhumuzda fena halde yer kaplayan her türlü yükten kurtulmanın,
başka başka yerlerde yaşanmakta olan hayatları, dünyaları anlamaya çalışmanın,
daha çok teşekkür edip, daha az özür diler hale gelmenin,
sevdiklerimize, vakit bulamadığımız ya da ‘zaten biliyordur’ diye söylemediğimiz güzel sözleri dile getirmenin,
konuşan her kim olursa olsun gözlerinin içine bakarak dikkatle dinlemenin,
ufacık detaylardaki güzellikleri keşfetmenin,
hergün büyük bir merakla ve açlıkla onlarca yeni şey öğrenen bebeklerimize bakıp 'ne şahane yaratıklarız’ diye dolduruşa gelmenin,
Bir tatlı gülüşe, bir küçücük bukleye teslim olmanın,
bu teslimiyetten doğan mutluluğu doya doya yaşamanın,
hafiflemenin ve yenilenmenin zamanıdır artık...
ÇYP
Ankara, 10 Mayıs 2009

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails