tanıyalım anlayalım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tanıyalım anlayalım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2010 Salı

Karla Barışma

Bu sene Ocak ayında kar yağdığında kar topu oynarız, kardan adam yaparız diye büyük bir hevesle dışarıya çıkartmıştım Meleğimi ve hevesim kursağımda kalmıştı. Munisem ayakları kara battıkça acayip rahatsız olup önce sızlanmış sonra da ağlamıştı. Eline kar topu yapıp verdiğimde, 2 saniye elinde tutmamıştı bile. Bir de üstelik eldivenlerim niye ıslandı der gibi hafif kızgın bakmıştı. Kara değen eldivenlerinin ıslanmasından ve aşırı beyazın gözlerini kamaştırmasından o kadar tedirgin olmuştu ki hemen eve dönmek zorunda kalmıştık.((
Hafta sonu kar yağdığında babamız da bizimle birlikte bahçeye çıktı. Dışarıya çıkar çıkmaz yine kara basmaya korktu ve babası onu biraz kucağında taşıdı. Selin’i karsız bir yere indirdikten sonra biz hızımızı alamayıp sıkı bir kar topu savaşına girdik. Kahkahalarımıza sevinç çığlıklarını katarak ve duruma fena halde şaşırarak bizi izledi bir süre.
Sonra bir baktım kara el izini bırakıyor. Heyecanla “anne bak! eyimin izi çıktı” diye bağırdı. Bir cesaret bir parça kar aldı eline ve “ayın bakayım daygıçyay!” (burada Nemo filminde Nemo’yu kaçıran dalgıçlara sesleniyor)diyerek fırlatmaya çalıştı ve nihayet Meleğim karla barıştı. Eve dönmekte çok zorluk çektik.
Ertesi gün sabah uyanır uyanmaz “kayay eyicek çabuk çabuk dışayı gideyim, oynayayım” demeye başladı. Bu sefer “biyaz yüyüyüş yapayım anne” dedi. Bir gece önce günün anlam ve önemine binaen okuduğumuz ve bu Cuma tanıtacağım kitaplardan biri olan “Karlı Bir Gün” kitabında gördüğü üzere, baktım bilhassa karlara, arada da elimi sıkıca tutarak buzlara basmaya çalışıyor. Ben hızımı alamayıp ona kitaptan bir şeyler anlatmaya çalışıyorken “bi dakka anne, susabiyiy misin yüfen” diyerek beni susturunca çıkan sesleri dinlemeye çalıştığını fark ettim. Bir kaç adım attıktan sonra kafasını kaldırıp bana baktı ve “anne, isteysek böye müzik yapabiyiyiz” dedi. Şaşkınlıktan hiç cevap veremedim. 30 saniye sonra filan “evet, tabii canım” gibi bir şeyler geveledim.
Sitenin çevresini ve içini “böye müzik yapayak” dolaştık. Bu arada sitemizin ağaçlarının karlar altında da çok güzel göründüğü farkedip hemen bir kaç fotoğraf çektim. Sıra oyun parkının yanındaki bol karlı alana geldiğinde “aytık kay topu oynayabiyiyiz” dedi ve en ufacık bir çekinme, tereddüt filan olmadan ellerini kara daldırıp top yapmaya çalıştı.
Yaklaşık 1,5 saat dışarıda kaldık. Bu sefer çok yorulmuş olacak ki eve dönelim teklifime hiç itiraz etmedi. Eve girip üzerini çıkardı ve al al olmuş yanaklarıyla “biyaz yatayım anne” dedi. Son ayların en uzun öğle uykusunu uyuduğunu söylememe gerek yok herhalde:) 

2 Haziran 2010 Çarşamba

Haydi Nurturia'ya, Fotoğraf Yarışmasına!

Geçenlerde hiç bir özel günün bana göre olmadığına dair bir yazı yazmıştım. Bu tavrım elbette babalar günü için de aynen geçerli. Ama bu, Nurturia’nın bu gün vesilesiyle anneler arasında düzenlediği fotoğraf yarışmasına katılmamam için bir sebep değil, tabii ki. Şimdi hepinize bu yarışmada şansınızı denemenizi tavsiye ediyorum. Ödül babaların fena halde hoşuna gidebilecek bir ödül. Bir Nintendo Wii. Sakın ha ne işe yarıyor diye sormayın, çünkü bilmiyorum. Benim için önemli olan kazanmak ya da kocaya böyle bir hediye vermiş olmak değil, katılmak. Benim gibi elindeki Sony Cyber-Shot makinenin envai çeşit fonksiyonunu, hala bir vakit bulupta kullanım CD’sini izlememiş ve öğrenememiş biri de olabilirsiniz (bkz. blog fotolarım), Leica gibi acayip güzel makinelerle (dikkatinizi çekerim sadece bir tane örnek verebiliyorum) fotoğraf çeken biri de. Haydi bakalım! Fotoğraflarımızı paylaşalım, gülelim, eğlenelim. Anılarımıza bir yenisini ekleyelim.

Ben bu vesileyle Damla ve eşinin ilk yayına soktukları zamanlardan beri üyesi olduğum ve bir ara herkesin neredeyse her blogta aynı tanıtım yazısını okuduğu Nurturia’nın, benim en çok kullandığım ve en sevdiğim işlevine geleceğim: Anı Defteri. Her kullanışımda hay aklınızla bin yaşayın Damla ve Gökhan deyip duruyorum. Bir sonraki yazıda Selin’in döktürdüklerini cümle aleme ilan edeceğim ama Nurturia üyesi olanlar nerdeyse gün be gün okuyorlar, biliyorlar. Ama en önemlisi ben aklımdan uçup gitmeden hemen kayda almış oluyorum. Nurturia sayesinde bir çocuğun büyüme macerasını kendi ağzından izleyebilmek o kadar eğlenceli ki! Sadece meleğimin değil büyük bir kısmıyla henüz tanışmadığım arkadaşlarımın, her biri ayrı birer şahsiyet olan kuzucuklarının da maceralarına ortak oluyorum böylece. Nurturia’nın diğer işlevleri... Öyle faydalı ve çok ki! Hepsini birden burada anlatamam valla. En kolayı girip bir bakmak. Bu laftan sonra çok merak edip girin, kendiniz görün hatta üye olun. Benden söylemesi...

Not: Dün Damla yarışmayı duyurmak için mail göndermişti. Yaklaşık yarım saat sonra çeşitli bloglarda okuyuverdik. Blog annelerinin hızına yetişmek mümkün değil. Eee, hayat hızlı, anneler de (hatta çoğu zaman daha da)hızlı...:)

31 Mayıs 2010 Pazartesi

İstanbul Günleri 4 (Bitti! Nihayet!)

Nihayet Dolphinarium’a sıra gelebildi. Yazacak fazla bir şey yok aslında. İlk sırada izlediğimiz beyaz balina hem şarkı söyleyip hem de resim yapan süper bir yetenek:) Ardından çıkan mors ise gerçek bir komedyen, üstelik biraz da utangaç. Son olarak sahne alan yunuslar ise hızları ve sevimlilikleriyle baş döndürüyorlar.
Selin beyaz balina şarkı söylerken, resim yaparken çok ama çok şaşırdı. Bir de o koca gövdesinden beklenmeyen bir kıvraklıkla sıçrayıp havada asılı duran topu alınca resmen ağzı açık kaldı.
Bakıcısıyla tango yapan morstan acayip derecede korktu çünkü en ön sırada oturuyorken tam önümüzde foşşş diye sular sıçratarak havuzdan çıktı ve baştan aşağıya ikimizi de tabiri caizse donumuza kadar ıslattı. Bir de uzaktan bile iriliğinden ürktüğü hayvanı gerçek cüssesiyle ve bütün haşmetiyle karşısında görünce bastı yaygarayı tabii. Neyse ki utangaç mors ne kadar utandığını göstermek üzere gözlerini kapatıp şirinlik yapınca sakinleşti. Üzerine bir de karşılıklı el sallaşıp birbirlerine bay bay yapınca Selin gülmeye başladı.
Biz Selin’in üstünü değiştirirken yunuslar gösterilerine başladılar. Kaçırıyorum diye midir nedir bilemedim mızıldamaya başladı. Yunusları takip edememekten çok rahatsız oldu. Bir de atlayıp sıçrıyorlar filan. Yine korktu, sonra yunusların hızlarına alıştı ve seyretmesi çok eğlenceli geldi. Gösteri bitti, bu sefer de bitti diye mızıldadı.
Yunus terapilerinin otizm, down sendromu, beyin travması, nevrotik bozukluklar, gecikmiş konuşma bozuklukları, depresyonlar, kronik yorgunluk gibi birçok rahatsızlığa iyi geldiğine dair haberler okumuştum. Gösteriye gittiğimizde seyircilerin neredeyse %80’inin engelli çocuklar ve aileleri olduğunu görünce de şaşırmadım. Gösteriye en çok tedavi merkezleri ve okullar ilgi gösteriyormuş. Dolphinarium’un da özel fiyat tarifeleri ve tedavi programları var. Diğer yandan bu tarz terapi çalışmalarına çevreci örgütler çok ciddi tepkiler veriyor ve yunuslar üzerinden bu yolla para kazanılmasına karşı çıkıyorlar. Yunusların özgürlüklerine kavuşturulması için ciddi kampanyalar yürütenler de var. Keşke yunusların bu konuda ne düşündüklerini öğrenebilme şansımız olsaydı...
Gelelim bu gösteriden sonra hayatımızın nasıl değiştiğine...Bir defa tanıdık tanımadık herkese Selin tarafından sırayla beyaz balinanın şarkısı söylendi, morsun bizi nasıl foşş diye ıslattığı ve bundan utanması taklit edildi ve yunuslar “bi buudan bi buudan hoop hoop uçtu” diye uzuuun uzun anlatıldı. Selin o günden beri her gün anlatmaya devam ediyor. Kısacası Selin başta yunuslara deli divane olmak üzere beyaz balina ve morsa aşık oldu. Artık her masalda bu hayvanlar olmak zorunda:) Yunuslu bir şey gördüğü anda transa geçerek kendince gösteriyi anlatmaya başlıyor. Bu bir kitapsa bana ezberletene kadar okutuyor.
Yukarıdaki fotoğraf, şoför koltuğundan kalkmadan, kollarımı pencereden uzatıp ne çektiğimi görmeden körlemesine çektiğim bir fotoğraf. Dolphinarium’dan önce uğrayıp işyerinden aldığımız Gülannelerinin caddenin karşısında ofisinden çıkışını gördüklerindeki sevinç ve şaşkınlıkları şahaneydi:)

Ve... Nihayet İstanbul Günleri bitti!

Not: Ya bir de yazacak çok şey olsaydı...:)

11 Mayıs 2010 Salı

İstanbul Günleri 3

Valla bu İstanbul Günleri gazetelerdeki yazı dizilerine döndü. Bu sefer de Turkuazoo – Akvaryum ziyaretimizi anlatacağım ve üzgünüm, dördüncüsü de var. Ama sizi temin ederim final yazısında çok eğleneceğiniz videolar olacak.
“Hafta sonu kalabalık olur, en iyisi biz hafta içi bir gün gidelim” dedik ve perşembe gününde karar kıldık. Fakat heyhat! Kör talih diye bir şey var. O gün tam da o gün, tam 4.000 (yazı ile dört bin) ilköğretim öğrencisinin okulları da Akvaryum’u ziyaret etmeye karar verince ve benim bundan içeriye girdikten 1,5 dakika sonra haberim olunca inanılmaz gürültülü ve mücadeleli bir öğleden sonra geçirdik. Gürültü elbette çocukların hep bir ağızdan konuşmalarındandı. Gerçi, on çocuk birlikte hayret etse gürültü olmasına yetiyor zaten:) Bir de pusetle dolaşmaya çalışınca epey zor oldu.
Ama haklarını teslim etmem gerek, çocukların büyük çoğunluğu Selin’e ve diğer küçük çocuklara karşı gayet dikkatli ve kibardı. Maalesef aynı şeyi özellikle bir kadın öğretmen için söyleyemeyeceğim. Pusetle akvaryumların önünde durmamam gerektiğini bir polis edasıyla söylediği gibi, utanmadan beni haşlamaya, neden o gün orada olduğumu kendince sorgulamaya filan kalkıştı. Nasıl bir öğretmendir bilemiyorum, belki işinde çok iyidir. Ama bana hayatımda ilk defa birine “...ama iyi bir insan değilsiniz” dedirtti. Ben böyle bir lafı üstelik kızımın yanında ettim diye fena sarsıldım, uzun uzun düşündüm filan ama kadının zerrece umurunda olmadı. Halbuki hiç bir hakaret veya küfür birisine iyi bir insan olmadığını söylemekten ağır değildir, bence. Öyle hanım evladı filan  değilimdir. Turizm sektöründe 18 yıl geçirmiş, her tür küfrü duymuş ve bazılarını da dolu dolu kullanmış biriyim üstelik. Ama buraya da yazdığıma göre –baksanıza kaç satır sürdü- bayağı etkilenmişim ben ettiğim laftan.
Neyse ki kalabalık, gürültü vs. gibi etkenleri göz ardı ederek acayip güzel vakit geçirdik. Bir ara Selin uzun zaman pusette oturamayıp yürümek isteyince akvaryuma mı geldik, hamama mı girdik bilemedim:) Bakmayın siz kucağımdayken yanağıma yapışmış haline. Benim Munise kızım tarihinin en zıpır hallerini takınarak beni peşinden koşturup perişan etti.  İtiraf ediyorum, kalabalıkta bayağı tedirgin oldum.
(Sol üstteki balık vatoz, sağdakilerin de kum balığı olduğu söylendi.) 
Akvaryuma gelince; içerisi bir hayli loş hele bazı bölümler bayağı karanlık. Herhalde balıkların türleriyle ilgili bir zorunluluktur diye düşündüm. Hem yürüyerek hem de yürüyen bantla geçilebilen bir tünel yapmışlar. Köpek balığını görmek ve resmini çekebilmek için iki kere bu tünele girdik.
(Yine sol üstteki balıklar piranhalar)
İlkinde Selin neye, nereye bakacağını şaşırmış haldeydi, ayaktaydı ve bir saniye bile yerinde durmadı. Elbette Selin’i zaptetmeye çalışmaktan köpek balığı filan göremedim.
İkincisinde Selin’i pusetine oturttum ve bu sayede kocaman vatozları, köpek balığını ve yavrusunu görme, Selin’e gösterme ve fotoğraflama şansım oldu. Selin’in köpek balığını görünce ilk tepkisi hafiften korkmuş bir suratla “Oooooo!” idi.
(Yine sol üsttekiler Nemo ve akrabaları)
Akvaryumun bana göre eksik taraflarından biri balıkları tanıtan bir broşürün olmamasıydı. Gerçi her akvaryumun yanında açıklamalar vardı ama kalabalıkta, karanlıkta ne not almak ne de fotoğraflamak mümkündü. Dolayısıyla fotoğraflarını gördüğünüz balıkların isimlerini maalesef yazamadım. Bu arada adını bildiğim balıkları nedense sol üst köşeye yerleştirmişim hep:)
Sonuç olarak, Selin'in her akvaryumun önüne geldiğimizde "A-aa! Anne bak! Başşa bayık, bu büyük, bu küçük, bu kocamaan". "Bayıkya bi buydan bi oydan geyiyo (Balıklar bir buradan bir oradan geliyor)" demesi, durup durup kikirdeyerek küçük kahkahalar atması tüm yorgunluğuma değdi.  Sanırım meleğimi her yıl en az bir kere Akvaryum'a götüreceğim. Her yaşın gözüyle başka bir şeyin dikkatini çekeceğini ve her defasında yeni şeyler öğrenebileceğini düşünüyorum.

Not: İlk fotoğraf, girişte siyah bir panonun önünde, üst köşeye konmuş oyuncak köpek balığına bakmanız sağlanarak işletme tarafından çekilip foto montajla bu hale getiriliyor. Size de 15-20 TL bayılıp satın almak kalıyor.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

BEÖ Ağaçlar Çiçekler

Ayvalık’ta olduğumuz sürede arada bir mesajlarıma bakarken Montessori grubunda haftanın etkinliği olarak "Ağaçlar ve Çiçekler" başlığını görünce “Aa ne iyi, burada bahçede yaptığımız her şey bu etkinliğin konusu. Tek eksik fotoğraflar”deyip ve bir çok kereler niyetlenip günlerce fotoğraf çekemedim. Çünkü hem bahçede Selin’le su ve çamur içinde kalarak oynamak hem de bunu fotoğraflamak çok zordu.
En sonunda bir gün eşimin anneannesi geldiğinde hadi, dedim “bu sefer bahçede siz oynayın”. Dememe kalmadı, Selin büyük anneannesini elinden tutarak önce girişteki duvar sarmaşığının yanına götürdü ve yaprakları nasıl sevmesi gerektiğini uygulamalı olarak gösterdi. Ardından bahçeye geçtiler. Bu sefer sardunya yapraklarına elledi. Baş ve işaret parmaklarını birbirine sürtmeye çalışarak (ama beceremediğinden sadece dokundurarak) ve kafasını çevirip “bak bak” diyerek yaprağın kadifemsi dokusunu kendince anlatmaya çalıştı.
Bahçedeki ilk oyunlarımız sırasında büyük ağaçlardan ve ağaçların gövdelerinden hafifçe tırstığını fark etmiştim. Kendiliğinden bitiveren her yeni otu, yaprağı, çiçeği hemen fark edip yanına gidiyor ve önce dikkatlice ve azıcık uzaktan bakıp sonra da parmaklarını gezdiriyordu ama agaçlara karşı hep mesafeliydi. Arka bahçedeki çok daha ince gövdeli karabiber ağacı ve zeytin ağaçlarına karşı böyle bir çekinikliği olmamasına rağmen ön bahçedeki ağaçlara, bilhassa palmiye ağacına o güne kadar hiç dokunmamıştı. Anneannesinin sesini duyan eşim bahçeye gelince ve Selin’in çekinikliğini gidermek için ağacı uzun uzun sevince, babasının varlığından destek almış olacak ki ellerini uzatıp bir kaç kez dokundu. Ardından yine cesaret göstererek, bu sefer kendi başına yabani çam ağacına gidip “cici cici” diyerek sevdi. Bu çok önemli bir aşamaydı, çünkü Ayvalık’tan ayrılana kadar her günkü olağan bahçe gezimiz ve sulamalarımız sırasında ağaçların yanına gidip küçük bir kahkahayla dikkatimi çekip onu izlememi sağladı. Sonra da “bak yapabiliyorum” bakışıyla ve kocaman bir gülümsemeyle arada bir suratıma bakıp, ağaçların gövdelerinden elini ayırmamaya çalışarak ve tabii defalarca “a-aç a-aç” diyerek etraflarında dönüp durdu:)
Not: Fotoğrafın sol alt tarafındaki pembe yemişe benzeyen şeyler karabiber taneleridir:)

24 Haziran 2009 Çarşamba

Kediler, Köpekler ve Bebekler...

Ertesi gün yani 7 Haziran pazar günü, Panora’daki kedi köpek yarışmasına gittik. Ben hayat tarzı ve dünya görüşü itibariyle her tür güzellik, yetenek, en bilmem ne vs. yarışmalarını luzümsuz bulan biriyim hatta bu tür yarışmaların katılanlara ister manken, ister güzel bir genç kız isterse kedi köpek olsun, bir çeşit eziyet etme yöntemi olduğunu filan düşünüyorum. Bazı yarışmaların, sistemin dişlileri arasından yorulmadan, emek harcamadan çıkmanın zahmetsiz yolu olduğu da aşikar.
Bu yarışmaya da yarışma kısmıyla hiç ilgilenmeyerek, Meleğim kedileri köpekleri yakından görüp sevsin, mümkünse okşasın ve köpeklere biraz daha alışsın diye gittik. Mira ve Ada’yı beklerken önce uzaktan köpekleri seyrettik, önümüzde duran köpeklerin iri cüsseli olmasından biraz ürkünce kedilerin yanına gidelim dedik. Selin’in Pakize dolayısıyla kedileri tanıdığını ve onların yanında daha rahat olduğunu bu sırada farkettim. Kedileri sevmek konusunda daha cesaretliydi bebeğim. Bilhassa yanına gittiğimiz ilk kedi son derece uysal ve kendini sevdiren bir kedi çıkınca bebeğim daha da bir rahatladı. Himalaya cinsi Pırtık adındaki bu kedinin biz yarışmadan ayrılırken birinci ilan edildiğini duyduk.
Mira ve Ada gelince köpeklerin yanında durduk daha çok. Her ikisi de köpeklerle büyüdükleri için Selin’den daha rahatlardı. Kızlar ellerindeki Umur’un yaptığı limonlu kurabiyeleri köpeklere kaptırmamak için bayağı bir gayret sarf ettiler:) Tüm çirkinliğine rağmen üçümüzün de ‘ne güzel bir köpek’ dediği Fransız Buldog’una Selin bile korkmadan elini uzatabildi. Çok sakin bir köpekti. Meğerse bu cins köpekler, bebeklere göz kulak olmalarıyla ünlüymüş. Sonuçta pazar gününü, arkadaşlarımızla birlikte ve Meleğim cins cins köpekleri yakından görebildiği için gayet eğitici bulduğum bu faaliyetle geçirmiş olduk.

17 Mayıs 2009 Pazar

Hayvanat Bahçesi

Dün hayvanat bahçesinin önünde kızlar ve anneleri olarak buluştuk. İçeri girer girmez kendine gölgede bir yer bulmuş sereserpe yatan bir kediyi sevdik. Oradan akvaryuma gittik. Son derece havasız, önemli bir bölümü loş ve nemli bir yer. Bebeğim içeri girer girmez kocaman balıkları görünce biraz korktu ve hemen omuzlarıma yapıştı. Bir baktım Zeynep’te Neslihan’a yapışmış durumda. Bir süre aynı pozisyonda dolaştık. Su kaplumbağalarının ve yılanların olduğu bölümde biraz rahatlar gibi oldu. Çok daha küçük balıkların olduğu küçük akvaryumlar bölümünde ise iyice rahatladı. Kucağımda tutmak yerine pusetine oturtunca kendini daha da güvende hissetti ki oradan ayrılmadan önce büyük akvaryumlardan birinin önünde gülerek poz verdi. Akvaryuma girdiğimizden itibaren büyük balıkları kahkahalarla izleyen Mira ve bütün gün “ben burayı tanıyorum” edasıyla dolaşan Ada özel olarak seyredilmelikti.
Kafeslerle ziyaretçiler arasında doğal olarak epey bir mesafe var. Hem bu mesafenin hem de güneşin etkisiyle bebişlerin hayvanları görebilmeleri biraz zor oldu. Maymunu hatırlaması için evde göbeğine basılınca çalan müziğe uygun olarak dans eden maymunun melodisini mırıldanınca hemen kafasını sallayıp tempo tutması çok komikti. Maymunları hatırlayınca da kafesleri dikkatle ve gülerek izledi. Şempanzeleri kafasını kaldırmış seyrederken, şempanzenin biri kendisine atılan bir yemişi yakalamak üzere ani bir hamle yapınca Munisem korkup suratını buruşturdu. Tam ağlayacaktı ki kuşlara doğru yolumuza devam ettik. Nedense kanatlarını açınca devasa hale gelen akbabaları filan görünce pek ürkmedi. Ben ‘şuş’ları iyi tanımasına yordum bu rahatlığı. Köpeklerin arasında en çok, etrafında yavrularıyla çevreyi şüpheli gözlerle izleyen bir anne kurt köpeği dikkatimizi çekti. Hatta Meleğim bir ara heyecanlanarak yavru köpekleri daha iyi görmek için pusetinde yine ayağa kalktı. Parkurun bizi yönlendirmesiyle develerin olduğu yere geldik ve kuzucuğum şapkasını elinde evirip çevirmeye başladı. Anladım ki artık, sıkıldı. Öğlen sıcağının fena halde bastırması üzerine, koşarcasına çıkışa yöneldik. Meğerse bebeğimin sevdiği ve çok iyi tanıdığı zürafa, zebra gibi hayvanlar ve çocuklar için oyun parkı çıkışa yakın taraftaymış. Bir dahaki sefere daha da erken gelmeye ve ters yönden başlamaya karar verdik. Öpüştük, koklaştık ve arabalara binip yola koyulduk.
Hayvanat Bahçesi'nin hali üzerine hiç bir şey yazmamayı tercih ediyorum. Üstelik dediklerine göre bu, Türkiye'nin en iyi hayvanat bahçesiymiş!!!
Bebeğim bu sefer eve girerken hiç ağlamadı, çünkü kapıyı babası açtı. Babayı görür görmez gözleri ışıldayıp hemen kucağına atlaması ve sarmaş dolaş olmaları öyle güzeldi ki...

5 Mart 2009 Perşembe

BEO Geometrik Şekiller


Yol hazırlığı, varınca yerleşme, aman hemen işlerimizi halledelim diyerek koşturmaca derken, bu sefer BEO etkinliğini yapma fırsatımız hiç olmadı. Halbuki Brüksel’e geçen gelişimde (Eylül 2008’di) fotoğrafta gördüğünüz geometrik şekilli oyuncağı Selin için biraz erken olmasına rağmen almıştım. Sonrasında kızımın henüz 9 aylık olmasına rağmen zevkle oynadığın görünce ne iyi etmişim dedim kendi kendime. Selin daireyi yerine sokmayı öğrendiğinde 10. ayını bitirmişti. Uzun bir süre sadece onunla ilgilendi, sanırım kırmızı olduğu için. Sonra sırasıyla kareyi ve üçgeni yerine oturtmayı öğrendi. Diğer iki şekil üzerindeki çalışmaları halen devam ediyor. Bu çok severek, dakikalarca oynadığı nadir oyuncaklarından biri ve bir de kırmızı kovası var. Bu sefer yer işgal etmesin diye sadece şekilleri ve sarı kapağı aldım yanıma.
Buraya gelirken kendinden yapışkanlı laminasyon filmi, elişi kağıtları, yapışkan vd. getirdim. Özgür’den ilham alarak burada bira bardaklarının altına konulan kalın mukavvadan bardak altlıklarının bir yüzüne renklerle tanışma faaliyetimiz uyarınca sarı elişi kağıdı, diğer yüzüne yine sarı renkten daire, kare ve üçgen kesip yapıştırdım. Üzerini şeffaf filmle kapladım. Sarıyı bilhassa seçtim çünkü Meleğim içinde S, Ş harflerinin olduğu kelimeleri daha kolay söylüyor hatta ilave S harfleriyle kendince zenginleştiriyor. İki üç kez daire şekilli kartın üzerine kırmızı daireyi, üçgenin üzerine yeşil üçgeni ve kare kartın üzerine mavi kareyi koydum. Aynısını yapmasını istedim. Sadece dairenin üzerine kırmızı daire oyuncağını koydu. Tam sıkıldığını farketmiştim ki bütün her şeyi yere attı. Gün içinde iki kere daha oynadık. Sonra da güneş açınca parka yürüyüşe gittik. Yarından itibaren her gün kısa sürelerle oynamaya ve hava güneşli oldukça yürüyüşe gitmeye devam edeceğiz.

17 Şubat 2009 Salı

Kırık Bacakta Son Durum

Ben bütün bu oyalama yöntemlerini oturup yazana kadar kızımın alçısı çıktı bile. Geçtiğimiz çarşamba günü alçılı haliyle bile emeklemeye ve yürümeye pek meraklı olduğu için tedbir olsun diye doktoru alçıyı çıkartıp kısa bir atel yapalım, dedi. Alçıyı çıkartmak için kullanılan aletin sesi hala kulaklarımda. Bebeğim çok korktu ve çok ağladı. O kadar ağladı ki röntgen filminin çıkmasını beklerken yemeğini yer yemez hemen uyudu.
Maalesef o feci aletin etkisi bir kaç gün devam etti. Cuma günü vesikalık fotoğraf çektirmek için fotoğrafçıya gittiğimizde küçük odaya girmeyi reddederek ağlamaya başladı. Sanırım alçı odasına benzetti orayı. Tıbbi cihaz üreten ve geliştirenlere buradan seslenmek istiyorum. Lütfen bu aletin susturucu takılanından yapın, eğer yoksa biri icat etsin, rica ediyorum.
Yarım bacak atel dedikleri şey ayak tabanını ve bileğin arkasını tutan kısa bir alçı ve etrafının pamuklu bezlerle sarılıp bantlanması. Bu işlem yapılırken ağlamaya devam ediyordu biriciğim, gerisini düşünün artık. Daha eve dönüş yolundayken bandajın pamuklarını o minicik parmaklarıyla çıkarmaya başlamıştı, sıkıntıdan. Sonuç, cumartesi günü Mira’cığımın doğum gününde mama sandalyesinde yemeğini yerken bir şeyin uçarak yere düştüğünü gördük. Meğer üç gündür pamukları çekip çekip içini boşaltmış, ayağını güzel güzel sallarken, hooop yarım bandaj düşüvermiş.
O an yüzünde öyle bir rahatlama ve mutluluk ifadesi vardı ki, bir daha aynı bandajı yaptıramayacağımızı, düşeni de yerine takamayacağımızı ve en önemlisi Meleğimi rahat bırakmam gerektiğini anlayıverdim. Şimdi tutabilene aşkolsun, koltuk kenarlarında sıralamaya başladı tekrar.

7 Şubat 2009 Cumartesi

Meraklı Miniğin Hikayeleri 4

Tabaklar niye burada?
Meraklı Minik yine bir sabah, kahvaltısını edip günlük ev turlarına başlamış. Her zaman olduğu gibi ilk önce mutfağı ziyaret etmiş. O sırada annesi bulaşık makinasına tabakları koyuyormuş. Meraklı Minik önce şaşırarak ‘tabaklar niye burada’ dercesine annesine bakmış sonra da kuruyan çamaşırlara yaptığı gibi tabakları yerinden almaya çalışmış ama gücü yetmemiş. Bunun üzerine kapaktaki küçük su birikintisine uzanmış fakat su miktarı oynamak için yeterli değilmiş. Son çare olarak deterjan konulan kısmı gözüne kestirmiş ama uzanmış uzanmış, parmakları bir türlü oraya ulaşamamış. Yine kafasını kaldırıp annesine bakmış ‘ee, ben nasıl oynicaam ki şimdi bu makinayla’ der gibi henüz ne manaya geldiği annesi tarafından bile anlaşılamayan şeyler söylemiş. Sonra ev turu yaptığını hatırlamış ve koridora yönelmiş. O günden beri ne zaman bulaşık makinasının açıldığını duysa koşarcasına mutfağa doğru emekliyor ve makinanın içine bakmaya çalışıyormuş.

Bu yazıyı meleğimin bileği kırılmadan hemen önce yazmış ve fotoğraflamıştım. Daha fazla gecikmeyeyim, dedim. Bu çarşamba alçıyı çıkaracaklar. Son iki üç gündür rahat hareket edememesi dolayısıyla kızımın artık canına tak ettiğini farkettim. Bu akşam görülmemiş bir zıpırlıkla –ki kod adı MuniSe olan bir bebekten bahsediyorum, alçılı ayağıyla koşarcasına emekleyip ardımdan mutfağa geldi. Meraklı Miniğin Hikayeleri tüm hızıyla devam edecek gibi görünüyor:)

3 Şubat 2009 Salı

Bunların Hangisi Elmaydı Acaba?


Daha önce sevgili Gorki’nin isteği üzerine J. Silberg’in Bebek Oyunları kitabından bir kaç tane oyun yazmıştım. Kitabı okurken bizim alışveriş merkezlerindeki marketlere gittiğimizde yaptığımız şeyin soğuk sıcak versiyonunun, oyunlardan biri olarak yazıldığını gördüm. Kızımla yaptığımız şey gayet basit aslında. Eminim bir çoğunuz bunu zaten yapıyordur.
Markete gittiğimizde bir süre etrafı inceledikten sonra, meyve sebze reyonuna gidiyoruz. Ağzına atmamasına dikkat ederek, her bir meyve ve sebzeyi ama bilhassa az miktarlarda alınan ve kısa ömürlü oldukları için evde/dolapta uzun süre durmayıp hemen yapılanları, (mesela ıspanak, mantar gibi) tek tek ve belli aralıklarla ne olduğunu da bir kaç kez söyleyerek eline veriyorum. Epey bir vakit eviriyor çeviriyor. Soğutuculardan aldığım her ürünü adını söyleyerek eline verip (yoğurt hariç) eğer çok büyük değilse bir süre elinde tutmasına izin veriyorum. Cam kavanozda ve karton kutularda aldıklarımı içinde ne olduğunu söylerek sırayla eline veriyorum. Fakat yanlış anlaşılmasın, bunların hepsini aynı alışveriş gününde yapmıyorum tabii. Bütün bunları sindirebilmesi için her alışverişte iki veya üç tanesini yapıyoruz. Eğer hava soğuk diye alışverişe yalnız gitmişsem eve döndüğümde bebişimi mama sandalyesine oturtup mutfakta aynı şeyleri daha dayanıklı sebze ve meyvelerle yapıyor ve bunu 2-3 günde bir tekrar ediyoruz.
Bugün de aynı şeyi yaptık çünkü maalesef ayağı alçıya alındığından beri alışverişlere birlikte gidemiyoruz. Alışverişten dönünce onu yine mama sandalyesine oturttum. Kereviz, kabak, domates, elma ve armut koydum önüne sırayla. Fotoğraflarda gördüğünüz gibi çok ciddi bir iş yapıyormuş edasıyla her birini tek tek eline alıp inceledi. İşin komik tarafı her defasında, mesela domates ve elmayı tanıyor artık, sanki ilk defa görüyormuş gibi inceliyor.
Biz böylece epey uzun bir vakti birlikte, bir şeyler öğrenerek çoğunlukla da eğlenerek geçiriyoruz. Ben ne mi öğreniyorum? Büyümenin ne kadar zor olduğunu.

30 Ocak 2009 Cuma

BEÖ Gölge


Bu haftaların aktivite konusu olan gölge üzerine hiç bir şey yapamayacağımı düşünüyordum, günlerdir. Evin çeşitli yerlerini gölge vuruyor mu diye takip edip fotoğraf makinesini her an yanında taşıma, pozisyon ayarlama, alçıda olan ayağı yüzünden hareket serbestisi fena halde kısıtlanmış olan Meleğimi oradan oraya taşıma gibi güçlükler yüzünden neredeyse vazgeçmiştim. Fakat dün gölge aktivitemiz kendiliğinden gelişti. Öğleden sonra uykusunu uyumak üzere yatağa yatarken başucundaki duvara vuran gölgemi benden önce Selin farketti. Hemen eşime seslenip fotoğraf makinesini istedim ve çekmeye başladım. Kolumu kaldırdım ve bir bana, bir duvara dikkatle baktı. Yatar vaziyetteyken elindeki oyuncağını yukarı kaldırdı ve kafasını geriye atarak oyuncağın gölgesini gördü. Sonra yüzünü duvara doğru döndü ve bu sefer kafasının gölgesini gördü. Eski pozisyonuna döndü ve yattığı yerden gölgeyi yakalamak için elini duvara doğru uzattı. Kafasının kaybolduğunu farketti, şaşırdı. Bu sefer parmaklarını oynattı, elini yakalamayı denedi, tekrar denedi, tekrar denedi. Onca nafile çabadan sonra dönüp bana “uyku vakti bitmedi mi hala” der gibi baktı. Ben “hadi uykuya” deyince de gülmeye başladı.

23 Ocak 2009 Cuma

Meraklı Miniğin Hikayeleri 3

Sepette ne var?
Meraklı Miniğin annesi kuruyan çamaşırları topluyormuş. Tertemiz olmuş bluzları, eşofmanları tek tek katlayıp sepete koyuyormuş. Bir süre sonra dönüp arkasına bakmış. O da ne! Meraklı Minik sepetin başına oturmuş, annesinin katlayıp koyduğu her şeyi sepetten dışarı çıkarıyormuş hatta bluzların kollarını mendil gibi sallıyormuş ve bunu yaparken çok zevklenip çığlıklar atarak gülüyormuş. Sepet biraz derin olduğundan dibindeki son bir kaç bluza yetişememiş. Bunun üzerine sepetin bir kenarından bastırıp son kalanlara da ulaşmış ve onları da çıkarmış. Sepet boşalınca kafasını kaldırıp önce çamaşırlığa sonra da annesine bakmış. Annesi Meraklı Miniğin yüz ifadesinden ne aradığını anlamış, gülümsemiş ve ‘tatlım, aradığın bu olabilir mi acaba?’ deyip oyuncağını ona uzatmış. Meraklı Minik çok sevinmiş ve annesine kocaman bir gülücük verip, diğer oyuncaklarının yanına dönmüş.

13 Ocak 2009 Salı

Meraklı Miniğin Hikayeleri 2


Mutfaktaki ayna mı?
Meraklı Minik emeklemeye başlamış. Önce yavaş yavaş ama sonraları hızlı hızlı evin içinde her yere ulaşıyormuş. Annesi nereye giderse Meraklı Minik’te oraya gidiyormuş. Bir sabah annesi ona kahvaltı hazırlamak için yine mutfağa gitmiş. Meraklı Minik’te ardından hemen mutfağa girmiş ve bu sefer annesinin bacaklarına tutunup kalkmayı denemek yerine hemen fırının önüne gelmiş. Fırının cam kapağı ayna gibiymiş. Bir kaç kez ayna sanıp kapağa vurmaya çalışmış. Annesi hemen farkedip ona yapmamasını söylemiş. Sonra onu kucaklayıp mutfağın diğer tarafına götürmüş. Sabah sabah annesinin kucağı Meraklı Miniğe sıcacık gelmiş ve inmek istememiş. Ama fırının kapağına bakmadan da duramamış. Kahvaltıdan sonra gün boyunca fırına doğru emeklemiş ve tam önüne geldiğinde hep annesini yanında bulmuş. Akşam annesi yemek hazırlarken yine fırının kapağına ellemek istemiş ama kapak biraz sıcakmış. Annesi yemeği fırına koyunca hemen oradan uzaklaşmış. En sonunda Meraklı Minik fırına yaklaşmaması gerektiğini anlamış.

11 Ocak 2009 Pazar

Meraklı Miniğin Hikayeleri 1

Şu duvardaki delikte ne var acaba?
Bir gün, bir yerde, sevgi dolu bir evde, dünyalar tatlısı minik bir kız yaşarmış. Anne ve babası bu tatlı kıza Meraklı Minik adını takmışlar. Çünkü her şeyi çok merak ediyormuş. Önce bütün gün oyun oynadığı salonda duvardaki delikleri merak etmiş. Minicik parmağını uzatmış ve deliğe sokmaya çalışmış ama o da ne! Delik kapalıymış. Çok denemiş ama bir türlü deliğe parmağını sokamamış. Sonra salonun diğer duvarındaki deliğe doğru gitmiş. Oradaki deliğe de parmağını sokamamış. Deliği annesiyle babasının kapattığını anlamış. Onlara bakıp muzipçe gülümsemiş ve tekrar yerine dönüp oyuncaklarıyla oynamaya devam etmiş.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Fasülyenin Faydaları!

Dün kızımla birlikte fasülye soyduk. Daha doğrusu ben soydum o da fasülyelerle aşağıda gördüğünüz üzere oynadı da oynadı. Enteresandı, çünkü hiç ağzına götürmeye çalışmadı. Bu sefer önce kokladı. Sonra eline verdiğim büyük bir fasülyeyi soydukça diğerlerini içine attığım tasa koydu, oradan aldı oyun halısının üzerine koydu, yetmedi elinde mendil gibi salladı. Bütün fasülyeleri ayıklamayı bitirince tası önüne koydum. Bu kez de büyük bir ciddiyetle fasülyelerin boylarını karşılaştırmaya başladı. Yaklaşık 20 dakika da böyle oyalandı. Sonuçta neredeyse ellemediği fasülye kalmadı. Velhasıl kızım çok eğlendi. Ben de fotoğraflarını çekeceğim diye şekilden şekile girdim ama ne yalan söyleyeyim galiba ben daha çok eğlendim. Fasülyenin faydalarına bir yenisini de eklemiş olduk böylece:) İşte kendiliğinden gelişen fasülyeyi tanıyalım, faydalarını anlayalım aktivitesinin fotoğrafları.
Akşam sofrada, zeytinyağlı fasülyeyi “aman kızımızın güzel parmakları değmiş bunlara” diyerek afiyetle yedik.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails