bir sey daha ogrendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir sey daha ogrendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2010 Salı

Karla Barışma

Bu sene Ocak ayında kar yağdığında kar topu oynarız, kardan adam yaparız diye büyük bir hevesle dışarıya çıkartmıştım Meleğimi ve hevesim kursağımda kalmıştı. Munisem ayakları kara battıkça acayip rahatsız olup önce sızlanmış sonra da ağlamıştı. Eline kar topu yapıp verdiğimde, 2 saniye elinde tutmamıştı bile. Bir de üstelik eldivenlerim niye ıslandı der gibi hafif kızgın bakmıştı. Kara değen eldivenlerinin ıslanmasından ve aşırı beyazın gözlerini kamaştırmasından o kadar tedirgin olmuştu ki hemen eve dönmek zorunda kalmıştık.((
Hafta sonu kar yağdığında babamız da bizimle birlikte bahçeye çıktı. Dışarıya çıkar çıkmaz yine kara basmaya korktu ve babası onu biraz kucağında taşıdı. Selin’i karsız bir yere indirdikten sonra biz hızımızı alamayıp sıkı bir kar topu savaşına girdik. Kahkahalarımıza sevinç çığlıklarını katarak ve duruma fena halde şaşırarak bizi izledi bir süre.
Sonra bir baktım kara el izini bırakıyor. Heyecanla “anne bak! eyimin izi çıktı” diye bağırdı. Bir cesaret bir parça kar aldı eline ve “ayın bakayım daygıçyay!” (burada Nemo filminde Nemo’yu kaçıran dalgıçlara sesleniyor)diyerek fırlatmaya çalıştı ve nihayet Meleğim karla barıştı. Eve dönmekte çok zorluk çektik.
Ertesi gün sabah uyanır uyanmaz “kayay eyicek çabuk çabuk dışayı gideyim, oynayayım” demeye başladı. Bu sefer “biyaz yüyüyüş yapayım anne” dedi. Bir gece önce günün anlam ve önemine binaen okuduğumuz ve bu Cuma tanıtacağım kitaplardan biri olan “Karlı Bir Gün” kitabında gördüğü üzere, baktım bilhassa karlara, arada da elimi sıkıca tutarak buzlara basmaya çalışıyor. Ben hızımı alamayıp ona kitaptan bir şeyler anlatmaya çalışıyorken “bi dakka anne, susabiyiy misin yüfen” diyerek beni susturunca çıkan sesleri dinlemeye çalıştığını fark ettim. Bir kaç adım attıktan sonra kafasını kaldırıp bana baktı ve “anne, isteysek böye müzik yapabiyiyiz” dedi. Şaşkınlıktan hiç cevap veremedim. 30 saniye sonra filan “evet, tabii canım” gibi bir şeyler geveledim.
Sitenin çevresini ve içini “böye müzik yapayak” dolaştık. Bu arada sitemizin ağaçlarının karlar altında da çok güzel göründüğü farkedip hemen bir kaç fotoğraf çektim. Sıra oyun parkının yanındaki bol karlı alana geldiğinde “aytık kay topu oynayabiyiyiz” dedi ve en ufacık bir çekinme, tereddüt filan olmadan ellerini kara daldırıp top yapmaya çalıştı.
Yaklaşık 1,5 saat dışarıda kaldık. Bu sefer çok yorulmuş olacak ki eve dönelim teklifime hiç itiraz etmedi. Eve girip üzerini çıkardı ve al al olmuş yanaklarıyla “biyaz yatayım anne” dedi. Son ayların en uzun öğle uykusunu uyuduğunu söylememe gerek yok herhalde:) 

10 Ağustos 2010 Salı

Bezden Kurtulma Hikayesi

Tuvalet alışkanlığı kazandırma seanslarına Aralık sonu ufaktan ufaktan başlamıştım. Aslında aylar önce ben tuvaletteyken o da gelip lazımlığına oturuyor ama pantalonunu ve donunu indirtmiyordu. Mira, Yiğit ve Ege’nin bize geldiği bir sabah Mira’yı potette’in üzerinde oturur görünce her şey değişti. Arkadaşları gittikten kısa bir süre sonra altını değiştirmek istediğimde yatmadı ve doğruca lazımlığına gidip pantalonunu indirmeye çalıştı. Anladım ki heveslenmiş Meleğim. Uykudan kalkar kalkmaz hemen bezini çıkarttım ve uyku süreleri dışında bir daha bağlamadım. Takip eden bir kaç gün bol kaçırmalı alıştırma günleri olarak geçti. Sonrasında bir gün lazımlığa oturmayı reddedip tuvaleti gösterdi. Hemen o akşam gidip potette’ten aldım. Uzunca bir süre hep tuvalete oturdu. Sadece biz tuvaletteyken bizi kaldırmaya çalışmak yerine lazımlığın kapağını açıp pannesini -ki o dönemde Selince pantalon demekti :)- indirmeye uğraştı. Sonra lazımlığın ona nasıl bir özgürlük sunduğunu fark etti, potette’in yüzüne bile bakmadı. Tuvaleti biter bitmez ayağa kalkıyor ve donunu, pantalonunu tam olarak çekemediği için mecburi geyşa adımlarıyla bıdı bıdı evin içinde dolanmaya başlıyordu. Bahar gelince hem donunu hem de pantalonunu kendisi çıkarıp giyebildiği için evde ziyadesiyle “free” dolaştı. Havaların aşırı ısınmasıyla birlikte bu kısmi free olma durumu anadan doğma diyebileceğimiz tamamen free olma haline dönüştü:)
Bizim tuvalet meselemizin bu kadar uzamasının en önemli sebebi ara ara ciddi kesintilere uğramasıydı. Mesela evin alışverişini ben yaptığım için havanın soğuk olduğu günlerde evde babasıyla kalıyordu ve babası Selin’in bezi olmadığını işe dalıp ortalık perişan olduğunda hatırladığından evden çıkarken altını bağlayıp ya da bez don giydirip çıkmak zorunda kalıyordum. Yine de en son Nisan ayında İstanbul’a gidene kadar her şey gayet yolundaydı. Kakasını olmasa bile çişini söylüyordu ve çok az kaza yaşıyorduk. Yine gündüz ve gece uykularında uyku donu giydiriyordum tabii. Ama İstanbul’da Deniz’in altının temizlendiğini gördü bir kaç kere ve Ankara’ya döner dönmez tuvaletini söylemeyi kesti. Çok moralim bozuldu. Fazla da üstüne gidemedim, hassas konu diye. Ama bu süre uzamaya başlayınca kendimi tutamayıp fena halde kızdım. En yapılmaması gereken şey olduğunu biliyorum. Ben de insanım, bazen sabrım taşıveriyor işte. Neyse, bunun şokuyla 3-4 gün daha söylememeye devam etti. Sonra bir sabah yüzümüzü yıkamaya banyoya giderken kendisi lazımlığa oturmak istedi. Büyük tuvaletini genelde kahvaltıdan sonra veya akşam üzeri yaptığı için yakalayabilmek daha kolay olur diye düşünüyordum. Ama hiç öyle olmadı çünkü bu sefer uykudayken yapmaya başladı. Bu süre boyunca sabah kalktığında bez donu –biz ona uyku donu adını taktık, hep dolu oluyordu.
İki aydan fazladır, geceleri uykusunda büyüğünü yapmıyor. Artık bezsiz rahat rahat dışarıya çıkabiliyoruz. Dışarıda çişi, kakası geldiğinde hemen söylüyor hatta bazen canı sıkıldığında “çişim yok anne” deyip beni ayaklandırıyor, sonra da tuvalette beyaz balinanın şarkısının söyleyip “bitti galiba” diyor:) Uygun bir yerde değilsek ve potette’ini sokağa kurmak istersem “yannış yey anne!” diyerek ağlamaklı bir vaziyette itiraz ediyor ve uzun süre tutuyor. Son yirmi gündür bu duruma güvenerek gündüz uykusuna da normal donuyla yatırıyorum. Ayvalık’ta olduğumuzdan akşamları uyku donsuz yatırmaya hala cesaret edemiyorum çünkü sıcaktan bunalıyor ve kalkıp kalkıp su içiyor. Ama Ankara’ya döner dönmez normal donla yatırmaya başlayacağım.

Bu tuvalet işi biraz beni uğraştırmış gibi görünse de aslında tam da olması gerektiği gibi süregeldi ve artık nihayete erdi. Bu süreçte annelere naçizane tek bir tavsiyem olabilir: Sabırlı olun!

23 Haziran 2010 Çarşamba

Selin'in Kıyafetleri

Esra geçen hafta bir mim göndermiş bana. Bir öncekini cevaplamaya vakit bulamamıştım diye bu seferkini hemen (!) yazdım ve işte aşağıda cevaplarım. Galiba hepimiz az çok birbirine benzer şeyler yazmışız.

1-Nasıl Giydiriyorsunuz?
Özel bir şey yapmıyorum. Giyeceklerini Selin seçiyor. Bazen bir kaç şeyi birlikte giymek istediğinde seçenekleri ikiye indiriyorum. Böyle yapmazsam, mesela dışarısı 35 dereceyken külotunun üzerine, sırf üzerinde Kitty var diye, uzun kollu bir bluz ve mont giymek isteyebiliyor. Ben spor giyindiğim için kızıma da spor kıyafetler alıyorum. Artık giysi alışverişine birlikte gittiğimizden ayakkabı, mont gibi yüklü rakamlar tutan riskli şeyleri mutlaka Selin’e danışarak ve ‘alalım anne’ dediğini duyarak alıyorum. Çünkü dolapta benim alıp geldiğim ve kendisi seçmediği için giymek istemediği giysileri var.

2-Marka mı? Pazar mı? Semt butiği mi? Nerelerden alışveriş yapıyorsunuz?
Marka mağazalardan (Mothercare, Zara) genellikle indirim dönemlerinde bir sonraki yaş için alışveriş yapıyorum. Mont, bot, ayakkabı, cici bici elbiseler, pantalon gibi giysilerde markayı tercih ediyorum. Ama günlük kıyafetlerini Sosyete Pazarı’ndan alıyorum. Selin katiyen önlük kullanmayan ve 11 aylıktan beri ben yiceem, ben içceem diyen bir çocuk ve hiç bir leke çıkarıcı zeytinyağlı fasülye lekesini çıkarmıyor mesela. Hele yazın meyve lekelerinden gına geldi. Bu yüzden bütün günlük kıyafetlerini pazardan veya C&A’dan alıyorum. Bazen ben de Esra gibi organik markaların Markafoni veya Limango'daki ürünlerinden alıyorum. Bir de aile üyelerinin ve bilhassa babaannesinin Brüksel’den aldığı harika şeyler var.

3-Terlik mi? Sandalet mi ?
Selin terlik giymez. En son İstanbul’da bir terlik aldık ama ayağında tutmak için o kadar gayret sarf etti ki, sonunda sıkılıp çıkardı ve yine çıplak ayakla dolaştı. Geçen sene yazın crocs almıştım, çok rahat etti. Kışın da terlik olarak kullandı. Bu sene de aynı şeyi yapacağım, sanırım. Yazın Selin’in ayağında ayakkabı durmaz. Bir yere oturur oturmaz hemen çıkarıveriyor. Geçen sene olduğu gibi bu sene de Gezer’den günlük kullanım için (park, bahçe vs.) keten pabuç aldım. Şimdilerde çok rahat ettiğinden her yere onu giymek istiyor.

4-Haftada 3-5 defa makine döndüren çamaşır canavarlarının cicilerini ütülüyor musunuz?
Evet, ütüleniyor. Haftada bir gün gelen yardımcımız öncelikle Selin’in kıyafetlerini ütülüyor. Tatildeyken penye şort veya askılı bluzlarını ütülemiyorum. Giymesiyle çıkarması arasında yarım saat geçerse ne kadar uzun giydi deyip hayret ediyoruz çünkü.
5-Şapka sorun mu? Nasıl çözüyorsunuz ?
Selin kafasında toka tutmaz ama nedense şapkayı çok seviyor. Hem de öyle çok afilli olanlarını. Bir tane şapka da katiyen yetmiyor. Geçen sene tam dört şapkası vardı. Birini ben örmüştüm. Bu sene de babaannesi iki şapka daha getirince yine dört tane oldu. Doğal olarak denizde de çıkarmıyor şapkasını.

6-Malum deniz mevsimi açıldı? Mayo kullanıyormusunuz? Öneriler?
Evet. Geçen sene genellikle altında bez, üstü çıplak şekilde dolaşmıştı, kumda oynamıştı ama denize girerken mutlaka bikinisini giymek istedi. Beni görüp etkilendi diye düşündük. (Evet evet, bu halimle bikini giymekte ısrar ediyorum, hala...) Ama tek bikiniyle hakikaten zor oldu. Geçen sene, sezon ortasında doğru düzgün bir bikiniyi sadece Zara’da bulabilmiştim. Bu sene de belki bulamam diye, sezon daha başlamamıştı, Joker’den bir İspanya markası olan Pio Mare bikini aldım. Sonra Zara’da Kitty’li mayo bulunca onu da hemen aldım. Joker’den aldığımı iade etmek istedim ama babası “bırak kalsın, bu da çok güzelmiş” dedi. İyi ki iade etmemişim, Zara’dan aldığım birazcık büyük geldi.
Bilmiş kızımın alışverişe dair laflarıyla bitireyim yazıyı. Malum bugün sosyete pazarı günü. Biz de Selin’le, kendime ve babasına günlük kullanım için t-shirt almaya gittik. Alışverişi bitirdim ve “hadi, gidiyoruz meleğim” dedim. Bana “omaj anne!” diye itiraz etti. “Neden?” diye sorduğumda gayet ricacı bir ses tonuyla “babaya buyuz adık, anneye buyuz adık, Seyin’e amadık. Bana da buyuz ayayım anne” dedi:) Kahkahadan dağılmış vaziyette her zaman alışveriş yaptığımız tezgaha yöneldim. İlk defa oldu bu. Benden ona da bir buyuz almamı istedi. Tabii ki bir taneyle kalmadı beğendikleri. En sonunda “iki buyuz ve bi ebise”ye razı ettim. Çıkarken yeni bluzlarının durduğu torbayı ne bana verdi ne de pusetinin arkasına koydurdu. Eve girene kadar da elinden bırakmadı:)

9 Haziran 2010 Çarşamba

Diş Macunu Mucizesi


Epey bir zamandır kızımın diş fırçalamak istememesi üzerine bir iki satır yazıp annelere akıl danışacaktım. Hani uzuuun ikna konuşmaları yapmadan, dişler üzerine piyasada var olan ve benim pek de beğenmediğim kitapları okumadan ve de en önemlisi oraya buraya çıkartma yapıştırmadan (Selin yapıştırdığı bütün çıkartmaları yerinden söküp sonra tekrar tekrar yeniden yapıştırmak istiyor da...) bu işe alıştırmanın bir yolu var mıdır acaba diye. Ama geçen hafta itibariyle hiç birine gerek kalmadı. Nasıl mı? Çocuklar için üretilen ve sevgili diş hekimimizin kendi yeğeni için de önerdiği, Umurcuğumun da çok memnun olduğunu belirttiği ( adı Ordu’nun O’suyla başlayıp Bursa’nın B’siyle biten) marka diş macununu alıp kullanmaya başladık ve diş fırçalamak bir anda mühim bir mesele olmaktan çıkıp akşamın en eğlenceli aktivitesine dönüştü. Hatta Selin abartarak hayal dahi edemediğim bir şeyi yapmaya, her öğünden sonra diş fırçalamaya başladı. Önceleri yutar tüküremez diye endişelenmiştim ama çok değil üçüncü fırçalamada ben söylemeden kafasını lavaboya uzatıp gerekeni yaptı.
2. Yaşını doldurduğunda rutin kontrole gitmiştik. Doktorumuz diş hekimine azılar tamamen çıkınca götürmemizin daha iyi olacağını söylemişti ve maalesef daha Ocak ayında ön dişlerinde lekeler başlamıştı. Hiç bir ilaç kullanmadığı halde. Resimlerin bazılarında çok bariz şekilde görünüyor zaten. Biz de beklemeye başladık. İkinci azılar çıkarken sadece iki gece 15-20 dakika huysuzluk yaptı. Sonrasında dişler ne zaman çıktılar, bilemedik. Geçenlerde kocaman bir kahkaha attığı sırada dişlerinin hepsini görme şansım oldu ve fark ettim ki ikinci azılar tamamen çıkmış. Bunun üzerine henüz diş hekimine gidemedik ama macun kullanmaya başladık. Lekeler de macun kullanımıyla birlikte inanılmaz derecede azaldı.
Önceleri “Sen! Sen! (yani ben ben)” diye kendini paralar, çok nadiren dişlerini bana fırçalatırdı. Macunla kendisi bir kez denedi ve benim fırçalamam daha hoşuna gitti. Artık macunu fırçaya koyar koymaz sırıtık yüz ifadesini takınıyor. Sadece bir kere, dişlerini böyle daha rahat görebildiğimi söylemiştim:)

Not: Biliyorum, fotoğraflar konuyla alakasız ama uzun zamandır bloga koymak istiyordum. Baktım uzuyor, bu yazıyı uygun buldum.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

İstanbul Günleri 4 (Bitti! Nihayet!)

Nihayet Dolphinarium’a sıra gelebildi. Yazacak fazla bir şey yok aslında. İlk sırada izlediğimiz beyaz balina hem şarkı söyleyip hem de resim yapan süper bir yetenek:) Ardından çıkan mors ise gerçek bir komedyen, üstelik biraz da utangaç. Son olarak sahne alan yunuslar ise hızları ve sevimlilikleriyle baş döndürüyorlar.
Selin beyaz balina şarkı söylerken, resim yaparken çok ama çok şaşırdı. Bir de o koca gövdesinden beklenmeyen bir kıvraklıkla sıçrayıp havada asılı duran topu alınca resmen ağzı açık kaldı.
Bakıcısıyla tango yapan morstan acayip derecede korktu çünkü en ön sırada oturuyorken tam önümüzde foşşş diye sular sıçratarak havuzdan çıktı ve baştan aşağıya ikimizi de tabiri caizse donumuza kadar ıslattı. Bir de uzaktan bile iriliğinden ürktüğü hayvanı gerçek cüssesiyle ve bütün haşmetiyle karşısında görünce bastı yaygarayı tabii. Neyse ki utangaç mors ne kadar utandığını göstermek üzere gözlerini kapatıp şirinlik yapınca sakinleşti. Üzerine bir de karşılıklı el sallaşıp birbirlerine bay bay yapınca Selin gülmeye başladı.
Biz Selin’in üstünü değiştirirken yunuslar gösterilerine başladılar. Kaçırıyorum diye midir nedir bilemedim mızıldamaya başladı. Yunusları takip edememekten çok rahatsız oldu. Bir de atlayıp sıçrıyorlar filan. Yine korktu, sonra yunusların hızlarına alıştı ve seyretmesi çok eğlenceli geldi. Gösteri bitti, bu sefer de bitti diye mızıldadı.
Yunus terapilerinin otizm, down sendromu, beyin travması, nevrotik bozukluklar, gecikmiş konuşma bozuklukları, depresyonlar, kronik yorgunluk gibi birçok rahatsızlığa iyi geldiğine dair haberler okumuştum. Gösteriye gittiğimizde seyircilerin neredeyse %80’inin engelli çocuklar ve aileleri olduğunu görünce de şaşırmadım. Gösteriye en çok tedavi merkezleri ve okullar ilgi gösteriyormuş. Dolphinarium’un da özel fiyat tarifeleri ve tedavi programları var. Diğer yandan bu tarz terapi çalışmalarına çevreci örgütler çok ciddi tepkiler veriyor ve yunuslar üzerinden bu yolla para kazanılmasına karşı çıkıyorlar. Yunusların özgürlüklerine kavuşturulması için ciddi kampanyalar yürütenler de var. Keşke yunusların bu konuda ne düşündüklerini öğrenebilme şansımız olsaydı...
Gelelim bu gösteriden sonra hayatımızın nasıl değiştiğine...Bir defa tanıdık tanımadık herkese Selin tarafından sırayla beyaz balinanın şarkısı söylendi, morsun bizi nasıl foşş diye ıslattığı ve bundan utanması taklit edildi ve yunuslar “bi buudan bi buudan hoop hoop uçtu” diye uzuuun uzun anlatıldı. Selin o günden beri her gün anlatmaya devam ediyor. Kısacası Selin başta yunuslara deli divane olmak üzere beyaz balina ve morsa aşık oldu. Artık her masalda bu hayvanlar olmak zorunda:) Yunuslu bir şey gördüğü anda transa geçerek kendince gösteriyi anlatmaya başlıyor. Bu bir kitapsa bana ezberletene kadar okutuyor.
Yukarıdaki fotoğraf, şoför koltuğundan kalkmadan, kollarımı pencereden uzatıp ne çektiğimi görmeden körlemesine çektiğim bir fotoğraf. Dolphinarium’dan önce uğrayıp işyerinden aldığımız Gülannelerinin caddenin karşısında ofisinden çıkışını gördüklerindeki sevinç ve şaşkınlıkları şahaneydi:)

Ve... Nihayet İstanbul Günleri bitti!

Not: Ya bir de yazacak çok şey olsaydı...:)

11 Mayıs 2010 Salı

İstanbul Günleri 3

Valla bu İstanbul Günleri gazetelerdeki yazı dizilerine döndü. Bu sefer de Turkuazoo – Akvaryum ziyaretimizi anlatacağım ve üzgünüm, dördüncüsü de var. Ama sizi temin ederim final yazısında çok eğleneceğiniz videolar olacak.
“Hafta sonu kalabalık olur, en iyisi biz hafta içi bir gün gidelim” dedik ve perşembe gününde karar kıldık. Fakat heyhat! Kör talih diye bir şey var. O gün tam da o gün, tam 4.000 (yazı ile dört bin) ilköğretim öğrencisinin okulları da Akvaryum’u ziyaret etmeye karar verince ve benim bundan içeriye girdikten 1,5 dakika sonra haberim olunca inanılmaz gürültülü ve mücadeleli bir öğleden sonra geçirdik. Gürültü elbette çocukların hep bir ağızdan konuşmalarındandı. Gerçi, on çocuk birlikte hayret etse gürültü olmasına yetiyor zaten:) Bir de pusetle dolaşmaya çalışınca epey zor oldu.
Ama haklarını teslim etmem gerek, çocukların büyük çoğunluğu Selin’e ve diğer küçük çocuklara karşı gayet dikkatli ve kibardı. Maalesef aynı şeyi özellikle bir kadın öğretmen için söyleyemeyeceğim. Pusetle akvaryumların önünde durmamam gerektiğini bir polis edasıyla söylediği gibi, utanmadan beni haşlamaya, neden o gün orada olduğumu kendince sorgulamaya filan kalkıştı. Nasıl bir öğretmendir bilemiyorum, belki işinde çok iyidir. Ama bana hayatımda ilk defa birine “...ama iyi bir insan değilsiniz” dedirtti. Ben böyle bir lafı üstelik kızımın yanında ettim diye fena sarsıldım, uzun uzun düşündüm filan ama kadının zerrece umurunda olmadı. Halbuki hiç bir hakaret veya küfür birisine iyi bir insan olmadığını söylemekten ağır değildir, bence. Öyle hanım evladı filan  değilimdir. Turizm sektöründe 18 yıl geçirmiş, her tür küfrü duymuş ve bazılarını da dolu dolu kullanmış biriyim üstelik. Ama buraya da yazdığıma göre –baksanıza kaç satır sürdü- bayağı etkilenmişim ben ettiğim laftan.
Neyse ki kalabalık, gürültü vs. gibi etkenleri göz ardı ederek acayip güzel vakit geçirdik. Bir ara Selin uzun zaman pusette oturamayıp yürümek isteyince akvaryuma mı geldik, hamama mı girdik bilemedim:) Bakmayın siz kucağımdayken yanağıma yapışmış haline. Benim Munise kızım tarihinin en zıpır hallerini takınarak beni peşinden koşturup perişan etti.  İtiraf ediyorum, kalabalıkta bayağı tedirgin oldum.
(Sol üstteki balık vatoz, sağdakilerin de kum balığı olduğu söylendi.) 
Akvaryuma gelince; içerisi bir hayli loş hele bazı bölümler bayağı karanlık. Herhalde balıkların türleriyle ilgili bir zorunluluktur diye düşündüm. Hem yürüyerek hem de yürüyen bantla geçilebilen bir tünel yapmışlar. Köpek balığını görmek ve resmini çekebilmek için iki kere bu tünele girdik.
(Yine sol üstteki balıklar piranhalar)
İlkinde Selin neye, nereye bakacağını şaşırmış haldeydi, ayaktaydı ve bir saniye bile yerinde durmadı. Elbette Selin’i zaptetmeye çalışmaktan köpek balığı filan göremedim.
İkincisinde Selin’i pusetine oturttum ve bu sayede kocaman vatozları, köpek balığını ve yavrusunu görme, Selin’e gösterme ve fotoğraflama şansım oldu. Selin’in köpek balığını görünce ilk tepkisi hafiften korkmuş bir suratla “Oooooo!” idi.
(Yine sol üsttekiler Nemo ve akrabaları)
Akvaryumun bana göre eksik taraflarından biri balıkları tanıtan bir broşürün olmamasıydı. Gerçi her akvaryumun yanında açıklamalar vardı ama kalabalıkta, karanlıkta ne not almak ne de fotoğraflamak mümkündü. Dolayısıyla fotoğraflarını gördüğünüz balıkların isimlerini maalesef yazamadım. Bu arada adını bildiğim balıkları nedense sol üst köşeye yerleştirmişim hep:)
Sonuç olarak, Selin'in her akvaryumun önüne geldiğimizde "A-aa! Anne bak! Başşa bayık, bu büyük, bu küçük, bu kocamaan". "Bayıkya bi buydan bi oydan geyiyo (Balıklar bir buradan bir oradan geliyor)" demesi, durup durup kikirdeyerek küçük kahkahalar atması tüm yorgunluğuma değdi.  Sanırım meleğimi her yıl en az bir kere Akvaryum'a götüreceğim. Her yaşın gözüyle başka bir şeyin dikkatini çekeceğini ve her defasında yeni şeyler öğrenebileceğini düşünüyorum.

Not: İlk fotoğraf, girişte siyah bir panonun önünde, üst köşeye konmuş oyuncak köpek balığına bakmanız sağlanarak işletme tarafından çekilip foto montajla bu hale getiriliyor. Size de 15-20 TL bayılıp satın almak kalıyor.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

İstanbul Günleri 2

İstanbul günleri bu sefer Selin için çok eğlenceli geçti. En son Eylül ayında gittiğimizde Deniz daha tam yürüyemiyordu. Aradan geçen sürede yürümeyi bırakın koşmaya ve bayağı bayağı futbol oynamaya başlamış. Bir de acayip dillenmiş, gerçek bir papağan. Her duyduğunu söylüyor, sonra da unutmayıp doğru yer ve zamanda kullanarak bizi dumura uğratıyordu. İlk gittiğimizde Selin’e bıdır bıdır bir şeyler anlatıyor, arada da sorular soruyordu. Baktı Selin cevap vermiyor, kafasını çevirdi ve gayet yüksek bir tondan “Selin, konuş!” dedi:) Hoş, nazlı kızım ancak bir iki gün sonra mır mır bir şeyler söyledi ama yine de bu durum Selin’in işine yaradı tabii. Alışma devresi bitince Meleğimin dili acayip açıldı.
Koridorda Ahmet dayılarıyla futbol oynarken Deniz ‘gooool’ diye bağırıp bağırıp kendini yerlere attı. 3 dakika sonra Selin’i de topa vururken ve yerde ‘gôôôl' diye bağırmaya çalışırken gördüm. Kibar ya, sesli harfleri inceltmeden söylemediği gibi bağıramıyor da:)
İlk iki buluşmalarında Deniz Selin’i ittirerek kendine yol açarken veya elindekini almak için gayri ihtiyari vururken Selin de ağlamaya başlıyordu. İki gün sonra bir baktık, Selin tırnaklarını çıkarmış (gerçekten, şaka yapmıyorum) Deniz’in suratını tırmalıyor. Sonunda bir şekilde anlaştılar ve kalan günlerini çok ufak müdahalelerimizle can ciğer kuzu sarması şeklinde geçirdiler. Selin şimdi sabah akşam “kaadeş Deniz” diyerek sayıklıyor. Deniz de durup durup gayet üzgün bir sesle “Selin Ankaya’ya gitti” diyormuş.
Büyük ablamlara ilk gidişimizde hava biraz bulutluydu ve bahçeye çıkmaları mümkün olmadı. Önce Deniz, Selin’e kargaları gösterdi, sonra biraz birbirlerini hırpalayıp, uyudular. Uyanınca bu sefer Deniz’in odasında oynadılar. Doğal olarak Selin neye elini atsa Deniz istiyor, Deniz neyle oynasa Selin de oynamak istiyor. En sonunda ikisini de yatağa çıkarıp önlerine paylaşamadıkları oyuncağı koydum ve sen şu tuşlarla sen de şunlarla oynayabilirsin diyerek aralarında bölüştürdüm. Sonuç şahaneydi, 20 saniye kadar birlikte oynayabildiler:)
Sonraki buluşmalarında artık iyice birbirlerine alışmışlardı. Pisi kedisini ve Kitty’sini kimselere vermeyen kızım Akvaryum’a giderken Deniz’in elinde oyuncak olmadığını görünce hemen Kitty’sini uzattı:) Çok duygulandık, “ayy canııım!” tepkisi verdik ve olay bitmiştir, dedik.
Bu gidişimizde de bahçeye çıkmak ve içeri girmek konusunda epey bir mücadele ettik Selin’le. Önce bahçedeki kurumuş yaprakları su dolu büyük bir yoğurt kabına tek tek attı. Kesmedi, çiçekleri suladı. İçinde çiçek olmayan toprak dolu saksılara bile su döktü. Hem bahçeyi hem de kendini sular içinde bıraktı. Bir ara bulutlar güneşi kapatıp havanın rengi griye dönünce biraz üşüdü de “biyaz soûk, üşüdü, yêni blûz giy (biraz soğuk oldu, üşüdüm, yeni bluz giyeyim)” dedi ve nihayet eve girdik.

Devamı var... Turkuazoo ve Dolphinarium'da... Üstelik bol fotoğraflı ve videolu...

25 Nisan 2010 Pazar

İstanbul Günleri 1

Anlatmaya nereden başlasam bilemedim. 3 Nisan’da İstanbul’a gittik Meleğimle. Bütün kış domuz gribiyle korkutulmuş ve fakat aşı yaptırmamaya aslanlar gibi direnmiş fena halde İstanbullu bir anne olarak “Yetti gari bozkırı bu kadar beklediğimiz. Benim 2-3 değil yüksek dozda boğaz havası almam lazım, gidiyoruz” dedim ve Selin’le yola çıktık. Yanıma giysiler ve oyuncakların yanı sıra yedek belleğime yüklediğim blog yazı ve fotoğraflarımı ve elbette fotoğraf makinemi de almıştım. 18 Nisan günü eve dönerken İstanbul’da kaldığımız sürede bilgisayarın başına sadece 3 kere ve 5 dakikalık sürelerle oturabildiğimi fark ettim. Ablamın bilgisayarı akşamları Selin’le yattığımız odada olduğundan uyku saati geldiğinde kullanmak mümkün olmadı. Gündüzleri de bütün vaktim genellikle yine Selin’le geçti. Sonuçta ne kendi bloglarımı güncelleyebildim ne de arkadaşlarımın bloglarına bakabildim.
Ama meleğimin hakkını yemeyeyim. Bu sefer yanımda olmadan ya da uyku saatine denk getirmeden 3 kere yalnız dışarıya çıkabildim. İlkinde üyesi olduğum derneğin genel kurul öncesi üye toplantısına katıldım, yıllar sonra. Selin’e “ben şimdi toplantıya gidiyorum, akşam döneceğim” dedim. Bana “taman anne dit, topyan gey (tamam anne git, toplan gel)” dedi:) ve hatta gidişimle hiç ilgilenmedi. Çünkü yeğenimin oğlu, kendisinden 8 ay küçük Deniz’le bahçede oynamaya başlamışlardı. Ben rahatça çıkabileyim diye o gün sabahtan büyük ablamlara gitmiştik ve şansımıza hava çok güzeldi. Bahçeye konulan kaydırakla ve ilk defa bindiği (ve inmek istemediği) 3 tekerlekli bisiklet turlarıyla keyfi arşa vurdu. Gidişim umurunda olmadı ama döndüğümde ‘gözüm yollarda kaldı’ bakışıyla karşıladı beni hatta sarılmak için önce biraz nazlandı.
İkinci çıkışım İstanbul’un en özel köşelerinden birine, Eminönü’ne gitmek içindi. Kaç sefer, çok istediğim halde gitmeye fırsatım olmamıştı. Benim için önceleri üniversite yıllarımın geçtiği sonrasında da turizmci olarak çalıştığım yerler olmaları sebebiyle Eski İstanbul’un çok büyük önemi vardır. Oraları bir başka severim. Bu sefer dayımın, torunu Naz için aldığı ve ballandırarak anlattığı oyuncaklardan almalıyım diyerek yola çıktım ve soluğu Yeni Camii’nin önünde aldım. Neden orası derseniz, Yeni Camii’nin önünde bir alt geçit var. Bu alt geçitte de 3-4 tane oyuncakçı dükkanı. Ankara’da sıradan bir oyuncakçıda fiyatı 18-25 TL arası değişen bir oyuncak ütüyü –ki aynı marka- buradan 10 TL’ye aldım. Bilhassa ışıklar yanan kuyruğunu sallayarak, çalan müzik eşliğinde dolaşan Nemo’ya bayıldım. Tabii Selin de bayıldı. Abartmıyorum, 2 oyuncak fiyatına 6 tane oyuncak aldım. Yok yok, hepsi Selin’e değil, Deniz’e de aldım.
Oradan Mısır Çarşısı’na gittim. Kızımın siparişi olan “badem, simme, ay” aldım. Tercümesi bildiğimiz badem fakat kesinlikle Datça bademi, Amerikan olanı yemiyor. Simme, iç antep fıstığı (ne alaka dii mi?). Ay da kaju; şekli aya benziyormuş da...
Uzun zamandır hasret kaldığım bir şeyi yapmak üzere yani en yakın arkadaşlarımla buluşmak üzere dışarıya yalnız çıkışım da sonuncusuydu. Eskiden, işin gücün arasında 5 dakika vakit bulsak bir kadeh bir şey içmeye, eş dostla laflamaya ya da iki satır bir şeyler okumaya kendimizi atıverdiğimiz, evimizin salonu gibi rahat ettiğimiz, kısacası her daim takıldığımız Beyoğlu’ndaki Kaktüs Kafe’de buluştuk ve hep yediğimiz şeyleri ısmarladık. Hava çok güzeldi ve bu buluşma bana çok iyi geldi.
Selin’le Deniz’in muhabbetleri ve birlikte yaptıklarımız da bir sonraki yazıya kalsın. Yoksa uzunluğundan okunamaz bir yazı olacak.
Bu sefer ki İstanbul seyahatimizin içimi yakan tarafı da vardı. Bir ay kadar önce geçirdiği beyin kanaması sebebiyle hastanede yatan çok sevgili Gürkan eniştem vefat etti. Ben onu çocukken hep Ediz Hun’a benzetirdim. Çok yakışıklı, çok kibar bir adamdı. Kibar yaşadı, kibar öldü. Işıklar içinde uyu enişteciğim.

Not: Yukarıdaki fotoğrafı Selin 11 aylıkken çekmiştim.

23 Mart 2010 Salı

Teselli, Bale, Nasıl Yani?...

Bu hafta sonu da çok hareketliydi. Cumartesi günü yine mutat Orff dersine gittik veee bu sefer fotoğraf çekebildim. Çünkü benim Munise kızım azıcık ortalığı velveleye verdi. Nasıl mı? Ders sırasında Çağrı öğretmen çocuklara tam ellerine uygun kısa bagetlerden veriyor. Bazen birbirine vurarak bazen yere vurarak bazen de benim kızım gibi kaloriferin üzerinde gezdirerek ses çıkarıp ritm tutmayı öğreniyorlar. Buraya kadar bir sorun yoktu ama ne zaman ki bagetler toplanmaya başladı, Selin “katiyen vermem” moduna girdi. Öğretmeni “kalabilir, sorun yok” dedi ama bu sefer de başka çocuklar gelip “hepsi toplandı, niye sende var hala” edasıyla elinden almaya çalıştılar bagetlerini. Selin de ağlamaya başladı ve film de bu sahneyle açıldı. Selin’in ağladığını gören Mira ve Zeynep derhal bulundukları yerden kalkıp Selin’in yanına geldiler ve sarıla okşaya teselli etmeye başladılar. Bir taraftan sırtını sıvazlıyor bir taraftan kendilerince “üzülme olur böyle şeyler” diyorlardı. (Bakınız yukarıdaki seri fotolar.) Tek kelimeyle...koptuk!:) Neyse ki dersin sonlarına doğru oldu bu olay. Ben de bu duraklamadan istifade, biraz fotoğraf çekebildim.

Ders bittikten sonra hava güzel diye biraz dışarıdaki salıncaklarda oyalandılar. Önce Zeynep Selin’i, sonra Selin Zeynep’i salladı. Sonra baktılar böyle olmuyor, başka bir salıncakta sırt sırta verip birlikte sallandılar. Komik ötesiydi halleri:) Selin oyun parkını bırakmak istemedi. Tam Zeynep de Selin’e katılmak üzereydi ki “hadi ama yemeğe gidiyoruz” dedik ve Zeynep anında tırmanmayı bırakıp “mamma hı hı, mamma hı hı” (tercümesi “Ayol, yemek yemek varken burada oynanır mı? Kalk, gel çabuk”) diyerek gidip Selin’i kolundan çekiştirmeye başladı:) İşte nasıl oldu bilmiyorum, Selin’i bir şekilde arabaya binmeye razı edebildik ve hem yemek yemek hem de yeni bir oto koltuğu almak üzere hep birlikte Armada’ya gittik. Yemeklerini ve sezonun ilk dondurmasını afiyetle yediler.
Oto koltuğu meselesi epeydir gündemimizde yer işgal ediyordu. Uzun zamandır da Meleğim oto koltuğunda boyunun uzunluğu yüzünden bacakları neredeyse ön koltuğa değecek şekilde oturuyor ve maalesef koltuğun kendi emniyet kemeriyle bağlanamıyordu. So olarak koltuk bir de dar gelmeye ve meleğimin omuzları önde durmaya başlayınca uzatmayalım bu işi dedik. Biraz araştırınca baktım ki şimdi bir klasik oto koltuğu alacak olsam en fazla bir yıl kullanabileceğiz. Fiyatları da acayip. Şu boosterlardan alsam olmaz mı derken Banu sağolsun pek destekledi beni. Geçen hafta aynısından alan Umurcuğum da “Ada çok rahat etti, biz de çok memnun kaldık” deyince almaya karar verdim. Fiyatı da çok uygun gerçekten. İlgilenenler için bkz. Aradığımız modelin istediğimiz rengini bulamadık, sipariş verdik. Bu arada, yeni sezon çocuk eşyalarına ve oyuncaklarına bakarken kendimizi kaybetmeyelim diye de Banu’yla epey bir uğraştık. Eve vardığımız saat uyumak için bir hayli geç bir saat olunca Selin kendini oyuna verdi ve akşam 21.15 civarı artık uykusuzluktan sallanarak yatağa düştü:)
Pazar günü Meleğim ilk defa bale gösterisi izledi, arkadaşları Mira ve Zeynep’le. Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin Küresel Isınma isimli çocuk balesini, çok gürültülü ve slayt gösterimindeki bazı kareler ilkokul ve hatta ortaokul çocukları için bile ürkütücü olsa da gözünü ayırmadan dans eden ablaları seyretti. Tabii ki gösterinin sonunda ortalığa çıkıp döne döne dans etti. Salondan ayrılmadan önce bir de sahneye çıkmak istedi. Üçünü de sahneden yine yemeğe gidiyoruz diyerek aşağıya indirebildik. Selin’e gösteriyi beğendin mi diye sorduğumda keyifle “ebeet (evet)” dedi.
Yemekten önce Banucuğumun kuaförüne uğrayıp şip şak saçlarımı kestirdim ve böylece uzuun bir zamandan sonra nihayet saçlarını açık bırakabilen kadınlar arasına karıştım. Saçlarım kesilirken kızlar dönüp dönüp beni seyrettiler. Tam yerdeki saçları toplamaya girişiyorlardı ki... işimiz bitti.
Yemek faslı yine bir alemdi. Bahçeli 3. Caddede –ki benim çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği semt olması sebebiyle iyi bilirim ve çok severim, güzel bir kafede oturduk. Servis biraz ağırdı. Munisem azıcık et ama çokça çikolatalı pasta yedi. Ben neler varmış diye içeriye bir bakalım dediğim anda olay bitmişti aslında. Çünkü Selin vitrinde “ye beni! ye beni!” diyen pastaları görmüştü. Mira da alt sıradaki pastaların hepsine “şu benim, şu benim, şu da benim” diyerek sahip çıktı ve Selin’le Zeynep’e bir üst raftaki pastaları uygun gördü:) Bebeğim ‘çututlu (çikolatalı)’ pastanın hayaliyle zorla ağzına bir kaç lokma et atabildi.
Esasen Meleğim orada beni çok şaşırtan bir şey yaptı. Tam iki kere ç.işini söyledi. Dışarıya çıkarken hep bez don kullandığımızdan şimdiye dek hiç söylememişti. Bundan böyle potette’ini her yere taşımaya ve uzun zamandır düşündüğümü yapıp yakın mesafelere normal donla götürmeye karar verdim. Sanırım Meleğim “artık hazırım” diyor bana.
Son iki haftadır gittiğimiz yerlerde kızlarımızı birbirleriyle pek ilgili ve de gayet uyumlu oynarken görüp “üçüzler mi?” diye soranlar oldu. Biz anneler şaşkınlıktan sadece “nasıl yani?” diyebildik. Yurdum insanı saç ve ten rengi çok yakın insanları birarada gördü mü illa bir akrabalık yaratmaya bayılır zaten:) Hani annelerden birini kızlarla görüp ikizler mi diye sorsalar belki bir derece hak verebiliriz de başlarında üç kadınla görüp üçüzler mi diye sorulunca hakikaten dumura uğradık.
İtiraf ediyorum, çocuklar kadar hatta onlardan daha fazla biz annelere iyi geliyor bu hafta sonu buluşmaları. Artık daha uzun süre sohbet edebiliyoruz. Öyle ki mesela biri biraz uzaklaşacak olsa diğerlerine “hadi kızım git getir arkadaşını” diyebiliyoruz. Her zaman birlikte geliyorlar mı? Elbette, hayır! Zaman zaman hepsi gittikleri yerde kalabiliyorlar:) E, o kadar da olsun artık:)

14 Mart 2010 Pazar

Dolu Dolu Hafta Sonu

Evimizin babası bir konferansa katılmak üzere cumartesi günü sabahın köründe Kahire’ye gidince biz de bu hafta sonu kendimizi sokaklara vurduk. Cumartesi günü Binbir Çiçek Çocuklar Evi’ndeki mutat Orff Müzik/Ritm dersine gittik. Kızlar yine acayip eğlenip yavaş yavaş bir şeyler öğrenmeye başladıklarını gösterdiler. Onlarla birlikte biz de çok eğlendiğimizden tabii fotoğraf çekmeyi yine unuttum.
Oradan Banu'lara gidip kızlara bir şeyler yedirelim ve Ankara’ya gelen sevgili Naile’yi görmek üzere Burcu’nun organize ettiği Kukla Kebap buluşmasına katılalım dedik. Tabii Banu’lardaki yemek yedirme seansına kitap okuma ve oyun oynama faslı da eklenince Kukla Kebap’a biraz geç vardık. Benim daha yeni dolduğunu sandığım doldurulabilir pillerim Banu’ larda sadece 3-5 poz çekmeme müsaade edince Naile’yle buluşmamızda hiç fotoğraf çekemedim. Eve gidince ilk işim pilleri doldurmak oldu.
Ertesi gün sabah ufak bir giysi krizi yaşadık. Meleğim artık giysilerini kendisi seçiyor fakat ne var ki seçtiklerini giymek istemiyor. Blöfçü anneyi oynayarak “gitmeyelim öyleyse” dedim. Önce hafiften sevinerek başını olur anlamında salladı. Ben “ama ne Zeynep’i ne Mira’yı ne de Ada’yı görebilirsin. Onlar tiyatro seyrederken sen de evde kendi kendine oynarsın o zaman”deyince hemen toparlanıp kıyafetlerini giydi(rdi) ve geç te olsa evden çıkabildik.
Pembe Kurbağa Tiyatrosu’na Masallara Yolculuk oyununa gittik. Selin için ilk olduğundan tepkilerini çok merak ediyordum. Oyun başladı ve gözlerini ayırmadı. Ali Nihat Bey’in çocuklara söylediği hemen her hareketi yaparak oyuna katıldı.
Sonlara doğru herkese kurabiye ikram edilince oyun piknik havasında bitti. Güle oynaya oradan ayrıldık. Şahsen 3 yaşın altında çocuğu olan bütün annelere tavsiye ederim. Oyun hepi topu yarım saat sürüyor ama bu yaş grubu için çok uygun bir süre, bence. Altı haftada bir oyun değişiyor ve Nisan ayında da yeni bir oyun başlayacak. Buradan Ankara’daki annelere şimdiden haber vermiş olayım.
Oradan Ankaralı Nurturia anneleriyle buluşmak üzere Tunalı’daki Ceviz Cafe’ye gittik. Geçen hafta buluşmaya niyetlenip yapamamıştık, bu haftaya kısmetmiş. Çocukları yedirmekle meşgul olduğumuzdan kısa sorulara gayet kısa cevaplar vermek suretiyle bir kaç laf edebildik. Zeynep’le Selin bir gün önceki yoğun program yüzünden öğlen uykusunu atladıkları için hafiften huysuzlanmaya başlayınca müsaade isteyip kalktık. Meleğim eve varınca hemen uyudu. Ben de fırsattan istifade bu yazıyı yazabildim:))

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails