kisacasi buyuyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kisacasi buyuyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2013 Perşembe

Hiç Bu Kadar ...



Ömrümün son 5 yılını nasıl geçirdiğimi sorarsanız eğer, size hayatımın herhangi bir döneminde, hiç bu kadar uykusuz kalmadığımı, hiç bu kadar  derin endişelere kapılmadığımı, hiç bu kadar delirmediğimi, hiç bu kadar şaşkın, salak ve ağlak olmadığımı söylerim.
Ama aynı zamanda çok ama çok mutlu ve umutlu olduğumu da söylerim.
Çünkü son 5 yıldır, şu resmini  gördüğünüz, hayatımı şahaneleştiren (çirkin) güzel peri kızının annesiyim.
İyi ki doğdun meleğim!

30 Mart 2012 Cuma

Bi Öpiim, Geçsin mi Hemen?

Geçen hafta cuma akşamı değil Ankara’ya, Türkiye’ye geldiğimizden beri ilk defa caz dinlemeye hem de Sibel Köse’yi dinlemeye gidecektik, gittik de. Çoook iyiydi hatta iyiden de öteydi. Neyse, konu bu değil, Selin biz evden çıkarken oyun ablası geldi diye sevinçten düz duvara tırmanacak kadar sağlıklı gözüküyordu. Eve döndük, diğer oyun ablamız Beste’yi yolcu ettik ve hemen meleğime bakmaya odasına gittim. Eğilip bir öpeyim dedim, baktım alev alev yanıyor. Hiç öyle çabuk ateşlenen bir çocuk değildir. Neyse hem kulaktan, hem kol altından ölçtük, gördüğümüze inanamadık çünkü:39.2. Çok şükür biraz şiddetli geçen bir grip teşhisi koydu doktorumuz, şurubunu ilacını verdi ve Selin burun akıntısı devam etse de perşembe günü itibariyle ayağa kalkıp zıpırlık yapacak kadar iyileşmişti. Şimdi az buçuk bu blogtan bizi tanıyanlar hemen şu soruyu sorabilirler tabii: Sıra kimdeydi? Bu sefer ikinciliği Selin’den de ağır bir biçimde babası aldı. Bitti mi? Elbette hayır. Salı gecesi başlayan ve çarşamba akşamı itibariyle beni yataklara seren berbat bir vaziyetteyim. Bundan öncekileri biraz da zorunluluktan ‘hastayım ayaktayım’ modunda geçirdiğimden bu seneyi böyle kapatacağım herhalde diyerek erken sevinçlere gark olmuştum. Bu senenin ağır gribinin zamanı da buymuş demek ki.
Biz bir taraftan anne ve baba olarak birbirimize bakmaya çalışıyor, diğer yandan bizi yanaklarımızı okşayarak “ay ay, nasıl da hasta olmuş annem, babam? Bi öpiim geçsin mi hemen?” diyerek seven ve tabii 2 dakika sonra bu sevgi gösterilerine rağmen bizimle oynayamadığı için mızıldayan ve sonuçta kendini durmaksızın masal anlatmaya veren Selin’i sabırla dinlemek için zorluyoruz. Bu konuda söyleyecek tek bir lafım bile olmaması gerektiğini, yıllaaar yıllar önce aynı zulümle titrettiğim aile fertlerinden nezaket dolu sözlerle duyunca, kendimi “Al işte, bana benzemiyor deyip duruyordun, şimdi benziyor. Memnun musun?” diye haşlarken buldum. Yani kısacası yine kendime kızacak bir şey bulmuş oldum. Sıkıldım tabii bu kendini didik didik eden anne modelinden. Neyse ki artık her daim değil de arada bir yokluyor. Bu seferkini hastalığıma veriyorum.   
Bu yazıyı da iki gün boyunca ‘iki dakika yaz, bir saat dinlen’ düzeniyle yazabildim. Şimdi düşününce zorum neydi, bilemedim. Aslında kitap tanıtımı yapmak üzere başladım yazıya ama daha önceden yazılmış kitap yazılarımı düzeltecek halim bile kalmadı.
Bir de Pazartesi günü başlayıp hastalığıma rağmen sürdürdüğüm ve istemesem de bu 5 gün içinde 1,5 kilo verdiğim (ödem atıyor da olabilirim) Karatay diyetimi anlatacaktım. Artık iyileşince ...Boşuna dememişler 'her şeyin başı sağlık!' diye.
Herkese bol okumalı ve sağlıklı bir hafta sonu diliyorum.

Not: Fotoğraf, Ocak ayında Gordion AVM'de sergilenen kaplumbağa heykellerinin üzerindeyken çekildi.


26 Mart 2012 Pazartesi

Yeni Bir Bahar Haftasına Başlarken...


Geçen yıl Selin’in komik laflarını, cevaplarını pek düzgün kaydedemedim bilgisayara. Kullandığım defterlere, küçük kağıtlara filan yazdım. Hemen ardından bilgisayara aktarmayınca öyle dağınık kaldı, şimdi toparlamakta güçlük çekiyorum. Bu sene öyle olmasın diye günlük notlarımı aldığım defterin bir bölümünü Selin’e ayırdım. Haftaya gülerek başlayalım diye sene başından beri yazabildiklerimden bir kaç tanesi aşağıya yazdım. Diğerlerini de en kısa zamanda blogun Selin’den İnciler sayfasına ekleyeceğim.  Herkese bol güneşli günler!


30 Ocak 2012 Pazartesi
Tuvalette lazımlığında oturmuş vaziyette bana yine masal anlatmaya başlamışken aramızda şöyle bir kısa konuşma geçti.
S.- ....ormanda yürümüş yürümüş yürümüş. Fakat maalesef ziyadesiyle yorulmuş...
Ç.- Selinciğim, lafını balla bölüyorum ama geç kalıyoruz. Masalına arabada devam etmen gerek, tatlım.
Çok ciddi ve hafif kızgın bir ifadeyle gözlerime baktı ve
S.- Anne, sözümü kesmenden hiç hoşlanmıyorum. Çünkü sonra lafımı unutuyorum ve bu da canımı çok sıkıyor.
Ç.-???


07 Şubat 2012 Salı
Doğum gününde anneannesi, Akın dedesi ve Gülannesi Selin’e mıknatıslı çubuklar ve bilyelerden oluşan bir set gönderdiler. Bir kaç ay önce halen gittiği yuvada çok daha büyük boyda çubuk ve toplarla nasıl güzel oynadığını, ne kadar şahane ve faydalı bir oyuncak olduğunu (aynen bu sözlerle) günlerce anlatmış, sonra öğretmeninden izin alarak görmem için beni sınıfına çağırmıştı. Ben de aynı setin daha küçük boyda olanlarından görünce hemen haber vermiştim Gülannesine. Ben şimdiye dek hiç bir oyuncak ya da oyun setini tavsiye etmedim bu blogda ama bu seti ayrı bir yazıyla tanıtacağım. Neyse, konuya dönecek olursak, Selin her gün en az yarım saat kadar bu setle oynuyor mutlaka.
Yine bir akşam üstü yuvadan eve döndük ve hemen odasına gidip oynamaya başladı. Babası eve geldiğinde salona gelip “Baba bak, büyük bir üçgen yaptım”dedi. “Aa, evet, ne güzel olmuş”dedik. Babası yaptığı üçgeni eline alıp masada dik tutmaya çalıştı ve elbette olmadı. Selin bunun üzerine “Ama baba o öyle dik duramaz, yatay olarak durabilir ancak, ayakları yok ya!” dedi. Biz dumur olmuş vaziyette birbirimize bakakaldık. Bir kaç dakika sonra üçgeni bozup değişik bir şekil yaptı. Babası “Bu şeklin bir adı var mı?” diye sorunca Selin parmağını gezdirerek şeklin kenarlarını sesli saydı, kafasını kaldırıp bize baktı ve “Evet, var tabii. Bu bir beşgen, çünkü beş kenarı var” dedi. O an dumur ötesiydik.


13 Şubat 2012 Pazartesi
Selin’i yuvadan aldım. Arabaya biner binmez “Bi masal?” diye sordu. “Elbette” dedim ve başladı. Masalının bir yerinde kötü korsanlar çocukların oyuncaklarını, kitaplarını alıyor, vermeyen çocukları da öldürüyor. (Yuvada oğlanlar sürekli savaş oyunu oynadığından bizimki de öldürmek kelimesini öğrenmiş durumda ama ne anlama geldiği kafasında hala net değil.) Masalına şöyle devam etti:  Neyse anneciğim, sonunda kötü korsanlarla konuştuk vee kitapları, oyuncakları alma sorununu hallettik. Çocukları da öldürmicekler, o sorunu da hallettik konuşarak. Fakat maalesef, korsanların kötü olma sorununu bir türlü halledemedik(!). Nedense iyi olmayı kabul etmiyolar. Halbuki bi iyi olsalar bütün çocuklar onlarla oynıcaklar. Sence n’apabiliriz anne? Bana bi fikir verebilir misin?


13 Şubat 2012 Pazartesi
T.- Bugün ne yedin okulda, Selin?
S.- Hatırlamıyorum baba.
T.- Nasıl olur canım, bugün yediklerini soruyorum.
S.- Sorunu anladım baba ama gerçekten hatırlamıyorum. Şu mutfaktaki listeye bir baksam hemen hatırlarımJ
T.- ???

27 Şubat 2012 Pazartesi

Babam Yeter Bana!

13 Şubat pazartesi akşamı yatmadan önce, salondaki oyuncaklarını toplarken babasından yardım istedi, Selin. Güle oynaya birlikte topladılar. Tam bitirmişlerdi ki kutuyu elinden düşürdü ve hepsi yine dağıldı. Hay Allah! deyip gülüşürken, “ben de yardım edeyim mi?” diye sordum. Tereddütsüz bir cevap geldi Selin’den: “Hayır, babam yeter bana!”
Salonun ortasında, dağılmış oyuncaklar, gülen bir küçük kız ve eriyen bir baba...

Not: Fotoğraf Selin'in yuvadaki doğum günü kutlamasından. Sırada doğum günlerine dair yazı ve fotoğraflar var.

13 Aralık 2011 Salı

Dün, Ne Acayip Bir Gündü!

Dün sabah Selin’i “öğretmenin seni kahvaltıya davet etti” diyerek her zamankinden daha erken bir saatte yuvaya götürdüm. Meleğim kahvaltısını arkadaşlarıyla yapıp sonrasında oyun odasına giderken ben de gözlem odasında yuvanın uzmanıyla Selin’i konuşmaya başladım. Rutin anne-baba görüşmelerinden biri. Daha görüşmenin başında “Görüşmek için sizi en sona bırakmamızdan anlamışsınızdır. Biz Selin’den çok memnunuz” dedi uzmanımız ve bende bağ bağ güller açıldı. Sonra Selin’in öğretmeni de görüşmeye katıldı. Ben biraz Montessori, biraz Reggio Emilia, biraz Waldorf filan derken ve karşımdakiler bütün bunları nereden biliyorsunuz diyerek şaşkınlıkla bakarlarken, şeker balığım, beni görmediğini varsaydığımız camın önüne geldi ve aralık jaluzinin arasından şöyle bir bakıp, gitti.
Görüşmenin sonunda bu dönem kesin olarak halletmeye karar verdiğim, Selin’i yalnız uyumaya alıştırmaya konusunda bana yardımcı olabilecek bir tavsiyede bulundular ve şöyle bir şey denemeye karar verdik. Selin’in kendi başına uyuduğu ve sabaha karşı yanımıza gelmediği her gecenin sabahında, ben öğretmenine verilmek üzere bir kart hazırlayacağım. Karta “Selin dün gece kendi başına uyudu” yazacağım. Selin kendi elleriyle bu kartı öğretmenine verecek. Öğretmeni de bu kartı okuyup Selin’i tebrik edecek hatta bazen arkadaşlarına duyuracak, onlar da Selin’i alkışlayacaklar. Yöntem bu. Dün gece uykuya dalarken çoook işe yaradı. "Ben hemen uyuyayım o zaman" dedi ve arkasını dönüp uyudu. Ben de gecenin bir vakti renkli kartondan kart hazırladım. Gel gör ki sabaha karşı “anne! anne!”diye 3-4 kere beni yanına çağırdı ve en sonunda yatağımıza teşrif etti. Sabah babasıyla beraber taksiye binip kartsız gitti. Biraz buruktu, tabii.
Neden taksiyle gittiler derseniz, günün acayipliği tam da burada başlıyor. Dün akşam üzeri Selin’i okuldan almak üzere arabaya bindim veeee vites kolu yine elimde kaldı. Blogu takip edenler belki hatırlar, yaklaşık iki sene önce de, hem de seyir halindeyken ve arabada Selin varken vites kolu elimde kalmıştı, şu yazımda anlatmıştım. Neyse ki evin önündeydim, daha. Ustayı aradım, çekiciyi yarın çağırmaya karar verdim ve gidip Selin’i aldım.
Dönüşte takside bana “Anne, bizim oyun odasının yanında bir yer var, bugün orada sana çok benzeyen bir kadın oturuyordu hatta ben sensin sandım” dedi. Yalan söyleyemem, hemen kısaca anlatıverdim. Bazen gözünün önündeki kocaman oyuncağı göremeyen kızım meğer o yarı kapalı jaluzilerin arasından tanıyıvermiş beni. Hiç fırsatı kaçırır mıyım? Bir lakabı daha oldu hemen: Cincime!
Eve geldik, biraz meyve yedik, oyun oynadık filan derken bloguma bir bakayım dedim ve Robots Doodles&Orange Bubbles’tan gelen yorumu okudum. Geçenlerde duyurusunu yaptığı hediye çekilişi dün sonuçlanmış ve bilin bakalım kim, ne kazanmış? Eveeeet, bildiniz. Ben! Ben! Ne mi kazanmışım? Şu aşağıda resmini gördüğünüz harika yastıkları. Bir Dolap Kitap’ın kitap çekilişlerini saymazsak –ki hep okullara filan bağışlamak için katılıp duruyordum, ilk defa bir hediye çıktı bana. Çook sevindim.
Çok güzel başlayan, sonra fena halde moralimi bozan bir gün ancak böyle bir haberle başladığı gibi güzel bitebilirdi.
Yeteneğine emeğini katıp böylesi güzel şeylere dönüştürebildiği için Nihan’ı gönülden tebrik ediyorum. Tasarladığı güzel şeyleri paylaşabildiği için de kendi adıma çok teşekkür ediyorum.  
Not: Her şeyde bir hayır vardır derler. Arabasız kalmanın hayrı da, bloga yazı yazmama sebep olması herhalde:)

8 Aralık 2011 Perşembe

Geçti Günler, Haftalar...

Yine Ekim, Kasım nasıl geçti anlayamadım. Malum, memleketin gündemi yoğun ve hatta yetişmek mümkün değil. Van depremi, Marmara depremini de yaşamış ve sonraki travmaları hala taşıyan biri olarak aklımı başımdan aldı. Depremin ardından aralarında çok sevdiğim arkadaşlarımın da olduğu şahane insanların yaptıklarına iletişim kanalları aracılığıyla destek vermeye çalışmanın dışında, elbette ara ara Selin’in nükseden burun akıntısı, öksürük, tıksırık durumlarıyla da yakinen ilgilendim. Sizlere zaman zaman hala Van’da olan arkadaşlarımdan ve Gündem Çocuk Derneği’nin çalışmalarından bahsedeceğim.
Blogun sağ tarafında gördüğünüz Erciş’in Genç Sesi resmine tıklayarak ulaşacağınız blog, gencecik kalemlerin kendilerini yazıp, çizerek ifade etmelerine ve bu yolla depremin etkilerini biraz da olsa azaltmalarına ve tabii sorunları, orada bire bir yaşayan gençlerin, çocukların gözlerinden görmemize imkan sağlayan şahane bir proje. Takip etmeli...
Geçen sene kreşe yeni başlayan çocuğundan daha fazla ve uzun süre hasta olmuş bir anne olarak bu sene hasta olmamaya özellikle ve çok dikkat ediyorum. Doğal, koruyucu kış iksirleri alıyor, havayı azıcık güneşli görünce pehlivanlığa soyunmuyorum.
Bu dönem, işim için de önemli bir dönem. Başlangıcı sıkı tutmamın gelecekteki sağlamlığını çok etkileyeceği ve tamamen benim kişisel disiplinimle gelişecek bir iş yaptığımdan, yoğun odaklanma gerektiriyor ve bu benim için en zor işlerden biri.  Çünkü ben artık aklı bir telefonla ya da bir memleket haberiyle kuş olup uçan bir kadın oldum daha doğrusu olmuşum, yeni farkediyorum. Hele ki haber bir de çocuklar ya da kadınlarla ilgili bir haberse içim içimi yiyor, günlerce sürüyor dağılmışlığım. Selin’den önceki hayatım, toplumsal sorunlara çözümler üretmeye yönelik her türlü sivil toplum faaliyetine katkıda bulunmakla geçtiğinden, sürmekte olan bu zorunlu pasiflik hali artık beni yormaya da başladı. Neyse...Mevzu derinleşiyor, burada bırakmak lazım.
Nasıl bir iş yaptığıma ve dolayısıyla hayatımızın kalitesini artırmaya yönelik bilgi verici yazıların yer alacağı bir blog hazırlığındayım. Biraz eli yüzü düzgün hale gelince buradan da duyuracağım.
Diğer yandan işimle hiç ilgili gibi görünmese de, sektörde çalışarak yıllarımı verdiğim, kesmeyip üzerine yüksek lisans yaptığım turizm konusunda bir de doktora yapma isteğim var ve bütün bunlar için bir plan, yapmam gerektiğini bilerek düşünmeye başlamak bile acayip vakit alıyor. Geçen bahar döneminde bunca yıldan sonra katiyen işime yaramayacak matematik problemleri çözüyorum, diye yazmıştım. Sonuç; ALES'i hallettim. Geriye şimdi KPDS kaldı. O da önümüzdeki bahara...
Anlaşıldığı üzere, fena yayılmışım ben. Toparlanmam ve yeniden ben olmam lazım. Eski ben değil elbet, yenisi... Eski “ben”in büyümüş(!), değişmiş, anne olmuş hali. Daha enerjik, daha disiplinli, uzun bir süredir ihmal ettiğiyle yani kendisiyle daha ilgili...
Selin’le ilgili haberler mi? Onlarda bir sonraki yazıda artık...
Not: Fotoğraflar 27 Kasım’da Curcuna Parti Evi’nde kutladığımız, Ada’nın 4. doğum günü partisinden. Benim çekmediğim nasıl da belli oluyor:))

17 Kasım 2011 Perşembe

Masalcı Geldiiii!

"Bir gün babamla birlikte çiftliğe gitmiştik. Orada inekler, koyunlar, kuzular, tavuklar, horozlar, civcivler vardı. Sonra bir baktık ki civcivlerden biri kayıp. Dört tane civciv olması gerekirken üç tane var. Bir tanesi eksik. Ben hemen ormana doğru yürümeye başladım. Niye ormana doğru yürüdüm biliyor musun? Çünkü çiftlik hemen ormanın kenarındaymış.  Neyse, yolda rastladığım bütün hayvanlara civcivi sordum.  Görmediklerini söylediler. Sonra bir mağaraya rastladım. Mağaradan içeri bir baktım ki ne göreyim? Civciv yerine yarasalar. Yarasalardan biri yanıma geldi. Ona civcivi sordum. O da görmediklerini ama bana yardım edeceğini söyledi. Birlikte civcivi aramaya devam ettik. Ormanın içlerinde çok yüksek bir ağaca rastladık. Tam sırtımızı dayayıp dinlenmeye başlamıştık ki, taa ağacın tepesinden cik cik diye bir ses duyduk.  Civciv ağacın tepesinde.  Civciv oraya nasıl çıkmış diye sordum. Yarasa yürüyerek çıkmıştır dedi. Ama civcivler ağaç tepesine yürüyemez ki! Peki ordan nasıl inebilir dedim. Yarasa ben şimdi hop uçar yanına konarım. Onu aşağıya indiririm ama sen benimle konuşmalısın. Biliyorsun ben körüm, göremem ama sesini duyup yanına gelirim, dedi. Yarasa civcivin yanına uçtu. Civciv yarasanın kanadına tutundu. Ben de yarasayla konuştum konuştum konuştum. Tam aşağıya inerlerken civciv yarasaya tutunamadı, yere düştü.  Tam o sırada ormanda yürüyüş yapan bir küçük file rastladık. Civcivi sorduk, görmedim dedi. Birlikte aramaya başladık. Yürüdük yürüdük yürüdük. Tam o sırada ağaçların arasında kutular gördük. Bunlar ne böyle dedik. Yarasa o nedir? dedi. Göremiyor ya hani. Kutuların yanına gittik. Kutulardan sesler geldi. Birinden cikcik diye bir ses, diğerinden mee diye bir ses, diğerinden mööö diye bir ses. Yavru fil hemen hortumuyla kutuları açtı. Bir de ne görelim kutuların içinden bir civciv, iki yavru inek –Annee, ineğin yavrusuna ne denirdi? –Buzağı. Hah hatırladım, iki tane buzağı, üç tane kuzu çıktı. Hep birlikte çiftliğe döndüler. Çiftlikte yavru file ot, yarasaya yumurta (?) ikram ettiler.  Hep birlikte dans edip şarkı söylediler, çok eğlendiler. Sonra çok yorulmuşlardı, hemen uykuya daldılar. –Anne, benim  çok uykum geldi, ben artık uyuyorum." S.P.

Yukarıdaki masalı Selin 13 Kasım 2011 Pazar akşamı yatakta yatarken bana anlattı. 

Aşağıdaki masalı da 11 Ağustos 2010 günü Ayvalık'ta anlatmıştı. Selin'in anlattığı başı sonu belli ilk masalıydı. O dönem herkese ve herşeye isim vermeye başladığı dönemdi. Masaldaki hayvanların isimleri de bizzat Selin tarafından uydurulmuş ve uzun zaman çeşitli ve birbirine benzer masallarda aynen kullanılmıştır.  Bu isimlendirme merakı hala devam ediyor. Öyle ki belgesellerde seyrettiği her hayvana isim veriyor hatta bazen birbirleri arasında akrabalık bile yaratıyor:))

"Timsah Ogg, su aygıyı Asis, moos (mors) Amus, diyer timsah Gyibi ve yunus hop hop denizde oynamışyay. Soona yunusa binip Akamon’a gitmişyey. Bi bakaaken fok göömüş kaaşıdan. Biidenbiye bakaaken timsah Ogg göömüş foku. Moos çok kokmuş çünkü kayboymuş, yunusu takib edeyken koşayak hop hop diye atyamış. Bi bakaaken hepsi bi ses duymuşyay. Yakyaşmışyay, ıııııııı-ıııı-ııııııı diye şaakı söyeyen beyaz bayinayı göömüsyey. Yanında da mami bayinayı göömüşyey. Bii de simit göömüşyey. Benim simidim. Bana simidi taktıyay. Ben de yunusun sııtına bindim. Çok güzeydi."  S.P.
Yuvaya giderken, gelirken arabada sürekli masal anlatmaya başlayıp bir türlü sonunu getiremeyen, her akşam en az üç kitap okutan, her lafa gayet mantıklı bir yorumu, her soruya çoğu zaman komik ama mutlaka uygun cevabı olan bir çocuk artık. Bir masalcı mı yetişiyor ne? Bekleyelim, görelim...pardon, dinleyelim.

18 Ekim 2011 Salı

Artık Zamanı Gelmişti...


Okul zamanı, hastalık zamanı...Selin de kuralı bozmadı. Cumartesiden beri zaman zaman yükselen ateşi pazar gecesi tavan yaptı. Dün doktora gittik. Şimdi öğlen belli olacak boğaz kültürünün sonucunu bekliyorum, heyecanla. "Her yerde salgın var, beta olabilir" dedi doktoru.
Uzuuun zamandır, ara filan değil basbayağı boşverdiğim blog yazılarıma ve tariflerime yine başlıyorum. Oyunlarımızı yazmam biraz daha fazla vakit alacak gibi görünüyor. Malum önce oynamak ve tam o esnada fotoğraf çekebilmek, sonra da vakit bulup yazabilmek lazım. Tabii her şeyden önemlisi meleğimin oyun oynayacak enerjisine kavuşması lazım.
Sessizliğimi Mutfak Muhabbetleri’ndeki haftanın menüsüyle bozmuş bulunuyorum. Umarım bana olduğu gibi size de kolaylık sağlar.
Bir ara şu sessizliğimin nedenleri üzerine de iki satır yazarım, belki. Söz vermiş olmayayım da. Çok şey birikti ve hayat artık eskisinden daha hızlı geçiyor sanki. Hafıza, akıl defterine alınmış küçük notlardan, fotoğraflardan ve usulca gelip ruhunda kendine yer bulan izlerden yardım alıyor. Çoğu zaman da sadece yaşadığıyla kalıyor insan...

16 Haziran 2011 Perşembe

Selin'in Süpürgesi

Geçen haftalarda tanıttığım kitaplardan biri olan “Süpürgede Yer Var mı?” kitabının Selin’de nasıl bir iz bıraktığını yazacaktım ya, işte yazıyorum. Ben Ankara’ya dönünce anladım etkisini. Mayıs başında İstanbul’dan döndüğümüzden beri –ki sonraki yazımın konusudur, istisnasız her gece bana İstanbul’da neler yaptığımızı anlatıyor. Sonra süpürgesiyle bir cadı ortaya çıkıyor ve önce Selin, annesi, babası ve Pakize süpürgeye biniyor. Sonra İstanbul’dan ananesini, Akın dedesini, Gülannesini, Deniz’i, teyzesini, Yasemin’i (benim yeğenim, Deniz’in annesi, Alternatif Anne’nin uzman psikologlarından), büyükannesini, dayısını, Sinan’ı, Selda’yı bindiriyor süpürgeye. Sonra uçup Brüksel’e gidiyorlar. Oradan da babaanneyi, Sina dedeyi, kardeşi Yeyo’yu (Leo), amcasını, Mayta’yı (Marta) alıyorlar. Herkes süpürgede, hem de koltuğa oturarak seyahat ediyor ve Antalya’ya gidiyorlar (Mart ayında Antalya’ya gidişimize gönderme yapıyor). Oradan da Zerrin teyzeyi, Sinan amcayı, Elif ablayı ve Murat abiyi alıyorlar. Sanki onlar Antalya’da yaşıyorlarmış gibi:) Sonra Ankara’ya dönüp bu sefer arkadaşlarını (Ada, Mira, Zeynep) ve annelerini alıyorlar, dünyayı gezmeye başlıyorlar. Dünyayı gezmek deyince harbiden geziyorlar. Mesela Afrika’ya gidip zürafa ve filleri görüyorlar, sonra Avustralya’ya gidip anne kangurulara ve anne koalalara yavrularını nasıl taşıdıklarını soruyorlar. Bütün bunları nereden mi biliyor? Elbette Meraklı Minik Dergisi’nden. Kitaplarda karşımıza çıkan her hayvanın nerede yaşadığını öğrenene kadar bizi rahat bırakmıyor ki. Hani göster bakalım, Afrika neresi desek o günkü ruh haline göre sokağın karşısındaki boş araziyi gösterebilir tabii:)   
Ebevynler olarak çocuklarımızın hayal dünyalarını uçsuz bucaksız bırakabilmek, onları sağlıklı ve iyi beslemenin çok önemli bir yolu bence. Bu, aynı zamanda, günümüzde çok yoğun biçimde yaşanan zihinsel tıkanıklık ve vasatlıktan kurtulabilmenin de tek çaresi.

Not: Yukarıdaki fotoğrafı 12 Eylül 2009 tarihinde çekmişim yani topu topu 20 aylıkken. O zamanlar Munise’ydi ama son 1,5 yıldır gerçek bir cadı olup çıktı:) Elindekini de modern zamanların cadı süpürgesi diyerek idare ediverin:)

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Kayıt Altına Almak İçin...– 2, Şubat 2011

Ocak ayına inat Şubat ayında tam 3 doğum günü birden kutladık. Demir’le Mira’nın doğum gününü aynı gün kutladık, üstelik. Yoğun ve yorucu bir programdı ama çok eğlenceliydi. Öğlen Mira’nın doğum gününü Binbir Çiçek Çocuklar Evi’nde, Selin’in sevgili Serkan abisinin Mira için özel olarak hazırlayıp anlattığı “Davulumdan Masallar”la kutladık. Pastalarımızı yedikten sonra Banu’lara gidip Demir’in saat 16.00 başlayacak olan doğum gününü beklerken sohbet ettik. Yukarıdaki fotoğraf Mira’nın doğum günü sırasında Nilsu’nun annesi sevgili Özlem tarafından çekildi. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.
Demir’in doğum gününün yapıldığı yerdeki top havuzunu görünce kendinden geçen Selin’i, eve dönme vakti geldiğinde arabaya kucaklayarak götürmek zorunda kaldım. 1-2 dakika kadar ağlamaya devam eden meleğimin sesi kesilince anladım ki yorulmuş ve uykuya dalmış.
Şubat ayının son doğum günü sarı şekerimiz Arda’nındı. Yine gönüllerince eğlendiler. Doğum günü öncesi sabah kızlarımızı tiyatroya götürmeye karar vermiştik. Ama Selin’in huysuzluğunun arşa vurduğu bir sabahtı ve gitmiciim diye tutturdu. Uzun süren ikna çabalarım sonucu, Umur-Ada ve Nes-Zeynep’le AnkaMall’de öğle yemeği yiyebildik. Zeynep’le birlikte yemek sonrası bir de 3-4 turluk tırtıl sefası yaptılar. Arda’nın doğum gününde top havuzu yine Selin için en favori yerdi ama neyse ki bu sefer ağlamadan vedalaşabildi.
Bu çocuklar ne zaman bu kadar büyüdüler yahu!

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Kayıt Altına Almak İçin...– 1, Ocak 2011

Şimdi baştan söylüyorum, bu başlığı taşıyan yazılar, Selin’in kişisel tarihini kayda almak için yazdığım yazılar olacak. Yani eğer 2011 yılının ilk dört ayında Selin’in ne yaptığını, ne ettiğini merak etmiyorsanız bu yazıları okumasanız da olur. Ben gecikerek de olsa es geçmeyeyim, iki satır özet yazayım dedim. Ne kadar iki satır yazabilirsem artık:)
Yazıya ilk olarak aslında benim alıp ağacın altına yerleştirdiğim, bunlar İstanbul’dan, bunlar Brüksel’den geldi diyerek Selin’in açmasını beklediğim yılbaşı hediyelerine verdiği tepkileri fotoğraflarla belgeleyerek başlamak istiyorum. Artık o kadar çok şeye aklı eriyor ki sabah sabah henüz afyonum patlamamışken ve daha bir tane bile paketi açmamışken beni yine şaşırtmayı becerdi. Zaten bir gece önce yemekleri ve müziği rezalet olsa da, dostlarımızla birlikte geçirdiğimiz için çok mutlu olduğumuz güzel bir yılbaşı akşamı yaşamışız ve hala kendimize gelememişiz, hatun paketleri görüp heyecanla hemen açacağına, bana dönüp “bu hediyeyey nasıy geydi anne, ne zaman geydiyey anne, kim getiydi bunnayı anne?” gibi sorular sordu. Nihayet paketleri açınca da hangisiyle oynayacağını, okumaya hangi kitaptan başlayacağını şaşırdı.
Ocak ayının en gözde faaliyeti çok sevgili arkadaşı Ege’yle komşu olmamızın avantajını kullanarak yaptıkları akşam ziyaretleriydi. Çoook keyifli saatler geçirdiler.
Vakti zamanında yazılması elzem olduğu halde bir türlü yazamadığım ama 4 ay sonra bile olsa blogda mutlaka olması gerektiğini düşündüğüm meleğimin doğum günleriyle Ocak ayına noktayı koyacağım. Ayrıntılı bilgi almak ve şahane fotoğraflar görmek isteyenleri Umurcuğumun bloguna davet ediyorum.
Bu sene Ada’yla birlikte 24 yerine 22 Ocak’ta kutladı doğum gününü meleğim. Üzerinde geçen yılki doğum gününde Ela’nın hediye ettiği elbisesiyle çok şekerdi.
Canım arkadaşlarıma biraz erken gelmelerini söylediğim çok iyi olmuş. Çünkü resmen beni topladılar (bkz. fotoğraf). Onlar olmasaydı geçen seneki gibi yavruların resimlerini kullanarak yaptığım duvar süsünü asmamız mümkün olamayacaktı.
Bu sene sürpriz yaparak doğum gününe gelen ve “amanin bu kadar çocukla nasıl otururum, ben sonra yine gelirim şekerim” diyerek evine dönen, merhaba-hoşçakalın arasında hızlıca resimlerini çekebildiğim pisi anneannesiyle –ki Teo’nun anneannesidir, mutluluk pozları verdi kızım.
Bu senenin yeni modası da suratını şekilden şekile sokarak poz vermek.
Neredeyse bütün oyuncakların birer birer salona getirilip oynandığı bol gürültülü, bol kahkahalı ve inanılmaz ama bol sohbetli bir doğum günüydü. Gelip mutluluğumuzu paylaşan bütün arkadaşlarıma gecikerek de olsa kocaman teşekkürler ediyorum.
Meleğimin hediyesini açtığında suratının aldığı ifadeden çok sevindiğini görünce pek bir rahatlayıp “Aman aman, nihayet kız çocuğu olduğunu hatırlayıp bebeklerle oynamaya başlayacak galiba” diye düşünmüştüm. Maalesef bir hafta içinde hevesini alıp bu bebeğini de diğer bebeklerinin yanına koydu ve yine müzik aletleriyle oynamaya, boya ve kalemlerinin arasında kendini kaybetmeye devam etti.
Arkadaşları gittikten sonra başbaşa kalan kızlar çetesinin azgınlıklarını Umur harika fotoğraflarıyla belgelediğinden burada uzun uzun yazmıyorum. Selin o gün yine bir ilki gerçekleştirdi ve doğum günü şerefine ilk defa lolipop yedi. Sadece fotoğraflara bakıp aklımda kalanları netleştirirken Mira ve Banu’yu ne kadar özlediğimi buraya yazmadan edemedim.

Umurcuğumun lezzetli kurabiye, börek ve kek tariflerini yemek blogumdan okuyabilirsiniz. Doğum gününün diğer ikramları da burada.
Bu sene artık kreşe giden bir çocuk olduğundan bir de orada doğum günü kutlaması yapıldı Selin’e. Selin’in en sevdiği renk diye mavi elbiseli bir bebek hediye etmişler. Bu bebekle de topu topu 3 gün oynadı ve onu da diğer bebeklerinin yanına koydu. Anlattığına göre parti çok eğlenceli, pastası da çok lezzetliymiş:) Kreşin kuralları gereği ben sadece pasta tedarikçisi rolünü oynadım ve partiye katılmadım. Hem kreşte o yaş grubunda az sayıda çocuk olduğundan hem de sağlıklı olmasını istediğimden pastayı kendim yaptım. Tarifi için bkz.

5 Nisan 2011 Salı

Uzuuun Bir Aranın Ardından...

Bu kaddaar uzun bir ara verdikten sonra yeniden yazmaya başlamak zormuş gerçekten. Nereden başlasam bilemiyorum. Her şey birden aklıma üşüşüyor ve sıraya koymaya bile vakit bulamayacağım bir dönemden geçiyorum. En iyisi son durumdan geriye giderek yazmak.
Bendeki son durum şu: Yüksek lisansımı bitirdikten yaklaşık 8 sene sonra –ki bu 8 sene içinde evlendim, işimi ailemi arkadaşlarımı aziz İstanbul’umda bırakarak yaban ellere göçtüm. Sonra memleketin bozkır ortası güzide (!) Ankara’sına dönüp, şimdilerde 4 yaşından gün alan ve gittikçe daha da cadılaşan bir sevimli kız doğurup öylecene evde kala kaldım, düşünüp taşınıp Ankara’da gönlüme göre yapacak iş bulamayıp, yıllardan beri içimde ukte olan bir deliliğin içine girmeye, evet evet anladınız, doktora yapmaya karar verdim. Güzel memleketimde eğitimde bu aşamaya gelen insanlar dahi, adına ALES denen lise matematiğiyle dolu, dünyanın en garip sınavlarından birine girmek zorunda olduğundan, pazarda, manavda alışveriş yaparken bile işime yaramayacak bir dolu matematik formülünü hatırlamak zorundayım. Yani kısacası, evde oturmuş test çözüyorum. Bloglar açıldığından beri bir merhaba diyemeyişim de bu yüzdendir.
Eko anne Esra’nın Selindrella’sı, eski kod adıyla Munise yeni kod adıyla Zıpırellamız ise bir fasulye sırığı olarak bizi delirten keçiler üstü inadına, operacı mı olacak? dedirten ve bilhassa çok sevindiğinde veya fena halde helecanladığında koyverdiği yürek hoplatan çığlıklarına, son iki haftadır akşamları uyumamaya ve doğal olarak sabahları kalkamamaya vee elbette elinde kalem, bütün duvarları şaheserleriyle doldurmaya devam ediyor.
Selin’in arşa vuran müzik aşkının şimdilerdeki tezahürü olarak son talebi ise bir keman. Her hafta sonu gitmeye çalıştığımız Serkan Kırmızı’nın Binbir Çiçek Çocuklar Evi’nde düzenlediği “Davulumdan Masallar” adlı gösterisi ve davul atölyesi de Selin’in müzik yapma (?) aşkını kesemediğinden kemanın ardından çello, kontrbas, trompet, saksafon filan isterse şaşırmayacağım. Nasıl olsa her sabah ve her akşam başta davul ve org olmak üzere evdeki her şeyin müzik aletine dönüştüğü çılgın konserler dinlemeye alıştık artık. Konserlerinin açılış cümlesi de şu: Hoşgeydiniz güzey insanyay! (Garfield’ın Komedi Festivali filminden) Bugün biyikte Deyi Danayay Oykestyası’nı izeyeceyiz!
Ahhh Sırma ahh! Başımıza ne işler açtın!:))

Not: İlk fotoğraf, Su damlam, Adacığımın annesi, canım arkadaşım Umur’dan. (Papazın Bağı)
Diğerlerini ise Mart ayında 5 günlüğüne gittiğimiz (ayrıca yazacağım) Kemer’de çektim. (Ramada Otel)

23 Şubat 2011 Çarşamba

İşteeeee, Moliii veee Olaaaaf!

İtiraf ediyorum, yine hastaydım hatta hala hastayım. Neyse ki ekrana bakabilecek kadar düzeldim. Öncelikle size evimize geleli neredeyse iki hafta olan dünya sevimlisi iki karakteri tanıtmak istiyorum.
İşteeeee, karşınızda da da da da... Moliii ve Olaaaf!...
             
Bir Dolap Kitap’tan sevgili Banu’nun kendi şirinliğini aynen yansıttığı bu iki sevimli karakterle ilk kez Dolap’ta tanışmıştık. Bütün anneleri pek bir heyecanlandıran kitap çekilişinden sonra Banu’nun cincücebobinhizmetleri başlıklı bloguna bakarken yine gördüm onları. “Amanin, bunlar ne güzel olmuş” derken, öğrendim ki Banu işini bırakmış ve bu karakterleri çizmeyi kendine iş edinmiş. Ne kadar da iyi etmiş. Hiç durur muyum, tabii hemen iki tanesini (bkz. resimler) beğenip aldım, Selin’in odası için.
             
Bir kaç gün sonra Selin eve gelip yatağının üstündeki paketi görünce pek bir helecanlandı. “Anne bu ne, hediye mi bana?” derken paketi açmıştı bile. Resimleri o kadar beğendi ki, bakıp bakıp kahkahalar attı. Yatana kadar onlarla konuşup odasını, oyuncaklarını, kitaplarını tanıttı. O gece Moli, Olaf ve Selin birlikte koyun koyuna uyudular. Ancak derin uykuya geçtiğinde elinden alabildik resimleri.

Banu’nun bloguna mutlaka bir bakın, derim. Eminim siz de kuzucukların odalarına uygun bir "Moli ve Olaf" bulabilirsiniz.

Bu arada için rahat olsun, Banucuğum. Selin, Moli ve Olaf’a çoook iyi bakıyor. Her sabah “günaydın Moyi, günaydın Oyaf” diyerek güne başlıyor. Bir de bazen yatmadan önce "bu akşam şu tipakı seçtim (bu sırada kitaplığın üstündeki resme seçtiği kitabı gösteriyor). Annem okuyken siz de dinyeyin bakayım!" demesi yok mu?:)

3 Şubat 2011 Perşembe

Evde Yaşanan Yuva Krizi

Her şey 23 Ocak Pazar akşamı başladı. Bütün gün “kendimi hiç iyi hissetmiyorum” dedim ama yine de ayaktaydım. Ertesi gün Selin’in doğum günüydü ve kreşte bir küçük kutlama yapılacaktı. Ben de Selin’in yaş grubunda az sayıda çocuk olduğu için evde bir pasta yapmaya karar verdim. Fakat maalesef, Selin sabah yataktan kalkmayıp “gitmiceeem, okuya gitmek istemiyoyum, atık oyayı sevmiyoyum” diye ağlamaya başladı. Zar zor kahvaltısını yedirip giydirdim ve evden çıktık. Kreş eve yürüme mesafesiyle 1,5 dakika uzaklıkta hem de Selin’in adımlarıyla. Kreşin kapısına geldik, kıyameti koparıyor, gitmiiceem diye. Elimden kurtulup eve doğru yürümeye başladı. Merdivenin oraya geldi beni bekliyor. Ben de kreşin önündeki ağacın arkasına saklandım, arada bir seslenerek gelmesini istiyorum. Tam ikna oluyor galiba derken hafif şiddette yağmur başladı. Atkısını çıkarmış, boynu meydanda, içli içli ağlıyor kapıda. Eve döndük mecburen. Zaten hasta mı oluyorum diyerek kendimi dinliyorum ve dinledikçe canım sıkılıyor. Bir de bu okul krizi baş gösterince iyice demoralize oldum ve çılgın başağrısı yetmiyormuş gibi her tarafım lime lime, ağrımaya başladı. Gerçekten değil kolumu, parmağımı kaldıramadım.

Yuvaya karşı böyle bir tepki oluşturmasının çeşitli sebepleri var tabii. Önceleri tipik mutlu çocuk hallerindeydi ve ne zaman tepki verecek diye bekliyorduk hatta o kadar abartmıştı ki öğlenleri onu almaya gittiğimde “ben buyada uyumak istiyoyum, eve gitmek istemiyoyum” diye ağlar olmuştu. Tam yılbaşı öncesi ne zamanki yuvaya kendi istediği zamanlarda değil de belli günlerde gittiğini fark etti, hadiseye uyandı. Tam istediği gibi 3 yarım günden 3 tam güne geçiş yapmıştık ki beklenen kriz nihayet başladı.

Kreşteki öğretmeniyle konuşurken Selin’in okula girdikten yaklaşık 15 saniye sonra ne beni aradığını ne de ağladığını öğrendim. Bunun üzerine hafiften bir “küçük parmağımda oynatırım” oyununa geliyorum hissine kapıldım ve aniden içimi bir kararlılık duygusu kapladı. O gün akşam üzeri Selin’le birlikte (gündüz uykularına birlikte yatmayı bırakalı epey oldu) yattık ve ben tam 3,5 saat sonra kalkabildim. Bilenler bilir ben gündüz uyuyamam, hasta değilsem eğer. Hemen akşam sinüzit ilacımı aldım. Sabah çok daha iyi ve bir gün öncesinden dolup taştığım kararlılıkla kalktım. Selin’le çok az konuşarak ve hatta hiç ikna etmeye çalışmayarak kahvaltı, diş fırçalama, giyinme safhalarını geçtik ve evin kapısının önüne geldik. Tam çıkacağız gene aynı numarayla ağlamaya başlayınca kucakladığım gibi kreşe kadar kulağına sürekli “seni çok seviyorum bebeğim, okuldayken seni çok da özlüyorum bebeğim ama biliyorum ki orada çok eğleniyorsun” diyerek karga tulumba götürdüm, öğretmenine teslim ettim ve geriye bir kere bile bakmadan hemen çıktım. 10 dakika sonra öğretmeni arayıp içimi rahatlattı. Ben kapıdan çıkar çıkmaz susup botlarını çıkarmış ve gülerek arkadaşlarının yanına koşmuş. Bütün gün de acayip eğlenmiş. O rahatlıkla doğum günü pastasını keyifle yaptım ve fotoğraf makinesiyle birlikte kreşe bıraktım. Selin’in gittiği yuvada o yaş grubundaki çocukların kreşteki doğum günlerine anne-babaların katılmasını pek istemiyorlar. Çocuklar anne-baba olmayınca dilediklerince oynuyorlarmış. Biz de peki dedik, cumartesi günü Ada’yla birlikte doğum günü partisini evde yapmıştık zaten.

Ertesi gün küçük bir deneme daha yaptı ama baktı ki ben mıy mıy muamelesi yapıyorum, güzelcene kalktı, hazırlandı ve yolda “ben okuyumu çok seviyoyum anne” lafını üstüste 20 kere filan söyleyerek içimi baydı. Okula gülerek girdik.

Sonraki iki gün ne kalkmakta ne evden çıkmakta ne de okula girmekte zorlandı amaaaa...
Cuma öğlene doğru (ben evde değildim) yuvadan arayıp “Selin’in ateşi yükseldi” demişler. Teoman gidip almış. Ardından bana telefon etti “Selin yanıyor” diye. Hala Selin’i toparlamaya çalışıyoruz diyerek şimdilik bitireyim. Devamı sonraki bir yazının konusu olsun.

16 Aralık 2010 Perşembe

Kukla Tiyatrosu ve Monami

Aralık ayının ilk günü kızlarımızı alıp 15. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin az sayıdaki çocuk oyunlarından birine, istanbul’dan gelen Çizgi Tiyatro’nun Çizmeli Kedi kukla oyununa gittik. Çocuklar çok eğlendi ve beğendi. Ben her ne kadar Çizmeli Kedi’de aklın değil açıkgözlülüğün ve bir parçada aldatmacanın övüldüğünü düşünüyorsam da, kukla tiyatrosudur değişik gelir diye götürdüm Meleğimi. Oyun sonrası sahneye çıkıp kuklalarla ve oynatan abilerle tanıştılar. Selin Çizmeli Kedi kuklasını hafiften okşadı bile. Onun için nasıl büyük bir cesaret örneği tahmin edemezsiniz. Sahnede biraz oyalandılar ve sonra elele tutuşup poz verdiler. Salondan en son ayrılan bizdik.
Oyun sonrası yemek vakti diye bir kafeye oturduk. Yemekler gelene kadar oyalanmaları için Umur, Ada’nın boya kalemlerini ortaya çıkardı. Çocukların kalemleri rahatça kullandığını görünce aklıma en son İstanbul’a giderken yaşadığımız hayal kırıklığı geldi. Bayramdan önce otobüste filan resim yapmak isterse diye bilinen bir markanın (JF) kısa boylu kuru kalemlerinden almıştım. Ne büyük hataymış! Benim bile bir şeyler çizebilmem için tüm gücümle bastırmam gerekti. Elbette Selin bir daha kalemleri eline almak istemedi. 1 yaş civarlarında malum tek bir markanın pastel boyalarını alıyorduk, en iyisi en zararsızı diye. 2 yaş civarındaysa neredeyse piyasadakilerin hepsini denedik. O gün kırtasiyecide daha önce kullanıp memnun kaldığımız Monami’nin pastel boyalarını görünce “keşke kuru boyaları da olsaydı” diye düşünmüştüm. Kuru boyanın kullanımı pastele göre daha zor. Bu yüzden alırken kağıdın üstünde kolayca kaymasına, renklerin canlılığına filan dikkat etmek lazım. Eve döndüm, e-posta kutumda Monami’den gelen tanıtım mesajını buldum. Kuru boya da çıkarmışlar. Kullandığımız markalardan biri olduğu için gelen mesajı aşağıya kopyaladım. Biz memnun kaldık, denemeye değer bir marka.
“Yeni Yılda Çocuğunuza En Güzel Hediye Monami'den...
Yeni yıl geliyor ve büyükler kadar çocukların da hediye alma heyecanı başlıyor. Özellikle çocuklara alınacak hediyenin özenle seçilmesi gerekiyor. Türkiye distribütörlüğünü Şark Gülü Kırtasiye'nin yaptığı ve yıllardır dünya çocuklarının en sevdiği markalardan biri olan Monami pastel boyalar ve seriye yeni katılan kuru boyalarla yeni yılda çocukları sevindirin...
Monami serilerine yeni katılan kuru boyalar, çocukların resim yaparak hayal dünyalarının genişlemesine ve el becerilerinin artmasına yardımcı oluyor. Kısa ve uzun tüp olmak üzere farklı ambalajlarda, 12 ve 24'lü renk seçenekleri ile satışa sunulan kuru boyalar, kağıdı yıpratmadan kolayca kullanılıyor. Monami kuru boyalar'ın uç kırılmasına karşı dirençli özel yapıştırma sistemi sayesinde, çocuğunuz uzun süre resim yapmanın keyfini çıkartacak. Kağıt üzerinde daha baskın görünen yüksek kalitede parlak ve canlı renklere sahip kuru boyalar, okul öncesi ve sonrası çocuklarınız için önemli bir gelişim araçlarından biri olma özelliği taşıyor.
Monami'nin pastel boyaları ile renkli hayaller...
Pratik kullanımı ve canlı renkleri ile çocukların ilk tercihi olan Monami pastel boyaların ucu açılıyor ve son derece sağlam. Düşürüldüğünde çatlamıyor ya da kırılmıyor. İz ve leke bırakmama özelliği ile de temizlenmesinde zorluk yaşanmıyor. Kağıt üzerinde rahatça kayan Monami pastel boyalar ile çocuklar resim yapmaktan zevk alıyor...
Monami boyalar zararlı kimyasallar içermiyor...
Hiçbir zararlı madde içermeyen Monami marka pastel ve kuru boyalar, boya yaparken ellerini ağızlarına götüren küçük çocuklar için herhangi bir tehdit oluşturmuyor. Çocukların güvenle oynayabilmeleri için zararlı olmayan maddelerden üretilen pastel ve kuru boyalar ile çocuklarınız, yeni yılda yeni resimlere imza atacak... www.sarkgulu.com

3 Kasım 2010 Çarşamba

Devam...

Bu sefer abarttım, biliyorum. Ama neyleyim ki ruh halim hiç bir şey yazdırmadı bana. Halbuki kafamda yaz tatilinin geniş bir özetini vermek, hoş anıları yazıp kalıcı hale getirmek vardı. Sonra... Eylül ayı geldi... Selin’in daha da büyüyüp her şeye söylecek bir lafı olmasının ve artık boyunun 1 metreyi geçmesinin dışında hiç bir şey değişmedi. Bozkırın ortasında bu coğrafyaya çok uygun bir hayat akıp gidiyor. Ben bu hayatın neresinde duruyorum ya da daha doğrusu bir yerinde durmak istiyor muyum gibi sorulara uzun zamandır cevap bulamıyordum, sustum...
Ama Selin susmuyor, durmuyor. Durmuyor, çünkü hayatın ta kendisi O. Öyleyse her anını keyifle gözlemlediğim bu hayatı yani Selin’i yazmaya devam etmeli. Benim hayatım mı?... Bu blogun konusu değil ki...

Not: Fotoğraf, Temmuz ayında Ayvalık'ta Teoman'ın kuzeni Osman Bay tarafından çekildi. Teşekkürler Osman...

15 Ağustos 2010 Pazar

Ve Tarih Tekerrür Etti...

Önceleri kumda oynayıp sadece duşa giriyordu (aynen geçen sene yaptığı gibi). Nihayet buraya geldikten 10 gün kadar sonra nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde denize girmeye ikna oldu (aynen geçen sene olduğu gibi). Şimdi de çıkaramıyoruz. Denizden ancak duşun altında durucaz diyerek çıkartabiliyoruz. Duşta kucağıma gelip yüzüme de su tutayım diyerek suyun altında dakikalarca duruyor. Duştan çıkartmamız ise her defasında olay oluyor (aynen geçen sene yaşadığımız gibi). Ağlamalar, zırlamalar, terliklerini fırlatıp atmalar... Sahildekiler ilk günlerde duştan her çıkışımızda niye ağlatıyorlar çocuğu der gibi bakarken, şimdilerde gülümseyerek seyredip üzerine bir de tebrik ediyorlar.
Havanın durumu malum, saat 17.00’den önce sahile inmemiz imkansız. Denizin en güzel saatleri de 19.00 gibi başlıyor. Önceleri doğal olarak sırayla denize giriyorduk, Selin’i kumda yalnız bırakmamak için. Selin de denize girmeye başlayınca denize birlikte girer olduk. Dün akşam da aile rekorumuzu kırdık. Saat 19.50 civarı hadi artık bugünlük bu kadar, eve gidelim diye toplanırken Selin geldi ve “denize giyeyim” dedi. Teklif gelince redder miyiz? Tabii ki hayır. Hemen kızım dedik hevesle. Biz dünden razıyız zaten. Selin suya girince birimizden duymuş olacak, “deniz yokum (lokum) gibi” deyiverdi. Tabii denizdekilerden bir kahkaha koptu:)
Velhasılı denize girdik, çıkamadık. Güneşi denizde batırdık. “Hoşçakay güneş, yayın göyüşüyüz” dedik. Duştan çıkmak, toparlanmak derken eve vardığımızda hava neredeyse kararmak üzereydi. Selin eve girerken “Baba bak yine kayanyık oodu, aydede geedi” dedi.
Selin denize girmeye başladığından beri günler daha eğlenceli ve çabuk geçiyor. Bir de şu isilik derdiyle uğraşmasaydık daha iyi olacaktı. Gerçi yavaş yavaş sönmeye ve azalmaya başladılar sanki. Bir haftadan sonra sırtındakiler geçti. Yüzündeki, gerdanındaki ve karnındakilerse gece uyurken kaşındığı için biraz daha geç iyileşecek gibi görünüyor. Bu durum peynir beyazı olmanın bedellerinden biridir ve maalesef benim şahsi tecrübelerimle sabittir:)

10 Ağustos 2010 Salı

Bezden Kurtulma Hikayesi

Tuvalet alışkanlığı kazandırma seanslarına Aralık sonu ufaktan ufaktan başlamıştım. Aslında aylar önce ben tuvaletteyken o da gelip lazımlığına oturuyor ama pantalonunu ve donunu indirtmiyordu. Mira, Yiğit ve Ege’nin bize geldiği bir sabah Mira’yı potette’in üzerinde oturur görünce her şey değişti. Arkadaşları gittikten kısa bir süre sonra altını değiştirmek istediğimde yatmadı ve doğruca lazımlığına gidip pantalonunu indirmeye çalıştı. Anladım ki heveslenmiş Meleğim. Uykudan kalkar kalkmaz hemen bezini çıkarttım ve uyku süreleri dışında bir daha bağlamadım. Takip eden bir kaç gün bol kaçırmalı alıştırma günleri olarak geçti. Sonrasında bir gün lazımlığa oturmayı reddedip tuvaleti gösterdi. Hemen o akşam gidip potette’ten aldım. Uzunca bir süre hep tuvalete oturdu. Sadece biz tuvaletteyken bizi kaldırmaya çalışmak yerine lazımlığın kapağını açıp pannesini -ki o dönemde Selince pantalon demekti :)- indirmeye uğraştı. Sonra lazımlığın ona nasıl bir özgürlük sunduğunu fark etti, potette’in yüzüne bile bakmadı. Tuvaleti biter bitmez ayağa kalkıyor ve donunu, pantalonunu tam olarak çekemediği için mecburi geyşa adımlarıyla bıdı bıdı evin içinde dolanmaya başlıyordu. Bahar gelince hem donunu hem de pantalonunu kendisi çıkarıp giyebildiği için evde ziyadesiyle “free” dolaştı. Havaların aşırı ısınmasıyla birlikte bu kısmi free olma durumu anadan doğma diyebileceğimiz tamamen free olma haline dönüştü:)
Bizim tuvalet meselemizin bu kadar uzamasının en önemli sebebi ara ara ciddi kesintilere uğramasıydı. Mesela evin alışverişini ben yaptığım için havanın soğuk olduğu günlerde evde babasıyla kalıyordu ve babası Selin’in bezi olmadığını işe dalıp ortalık perişan olduğunda hatırladığından evden çıkarken altını bağlayıp ya da bez don giydirip çıkmak zorunda kalıyordum. Yine de en son Nisan ayında İstanbul’a gidene kadar her şey gayet yolundaydı. Kakasını olmasa bile çişini söylüyordu ve çok az kaza yaşıyorduk. Yine gündüz ve gece uykularında uyku donu giydiriyordum tabii. Ama İstanbul’da Deniz’in altının temizlendiğini gördü bir kaç kere ve Ankara’ya döner dönmez tuvaletini söylemeyi kesti. Çok moralim bozuldu. Fazla da üstüne gidemedim, hassas konu diye. Ama bu süre uzamaya başlayınca kendimi tutamayıp fena halde kızdım. En yapılmaması gereken şey olduğunu biliyorum. Ben de insanım, bazen sabrım taşıveriyor işte. Neyse, bunun şokuyla 3-4 gün daha söylememeye devam etti. Sonra bir sabah yüzümüzü yıkamaya banyoya giderken kendisi lazımlığa oturmak istedi. Büyük tuvaletini genelde kahvaltıdan sonra veya akşam üzeri yaptığı için yakalayabilmek daha kolay olur diye düşünüyordum. Ama hiç öyle olmadı çünkü bu sefer uykudayken yapmaya başladı. Bu süre boyunca sabah kalktığında bez donu –biz ona uyku donu adını taktık, hep dolu oluyordu.
İki aydan fazladır, geceleri uykusunda büyüğünü yapmıyor. Artık bezsiz rahat rahat dışarıya çıkabiliyoruz. Dışarıda çişi, kakası geldiğinde hemen söylüyor hatta bazen canı sıkıldığında “çişim yok anne” deyip beni ayaklandırıyor, sonra da tuvalette beyaz balinanın şarkısının söyleyip “bitti galiba” diyor:) Uygun bir yerde değilsek ve potette’ini sokağa kurmak istersem “yannış yey anne!” diyerek ağlamaklı bir vaziyette itiraz ediyor ve uzun süre tutuyor. Son yirmi gündür bu duruma güvenerek gündüz uykusuna da normal donuyla yatırıyorum. Ayvalık’ta olduğumuzdan akşamları uyku donsuz yatırmaya hala cesaret edemiyorum çünkü sıcaktan bunalıyor ve kalkıp kalkıp su içiyor. Ama Ankara’ya döner dönmez normal donla yatırmaya başlayacağım.

Bu tuvalet işi biraz beni uğraştırmış gibi görünse de aslında tam da olması gerektiği gibi süregeldi ve artık nihayete erdi. Bu süreçte annelere naçizane tek bir tavsiyem olabilir: Sabırlı olun!

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Uzaktan Sevmek

Her sabah olduğu gibi dün sabah da yine yunusların gösterisi aklına düştü, başladı anlatmaya. Yunuslar bitip morstan bahsederken “başını okşadık, sırtını sevdik” dedi. Ben de nazikçe öyle bir şey yapmadığımızı onları uzaktan, bakarak sevdiğimizi söyledim.
Akşam üzeri sahile indik. Kumda oynarken yanına gidip oturdum ve babasıyla denize gireceğimizi söyledim. Denize ısındırmaya çalışıyorum ya hani, çok sevdiği yunusların haber gönderdiğini, simidiyle denizde onları bekleyen çocuklara merhaba diyeceklerini söyledim. “Ben kumda oynucaaam, denize girmiceem” dedi. Ben de “balıklar da seni bekliyorlarmış” dedim. “Hayıy, gitmiceem” dedi. “Peki balıklara ne diyeyim? Onları görmeye gitmeyecek misin hiç?" dedim. Elindeki tırmığı bırakmadan ve suratıma bile bakmadan, beni kendi lafımla vurdu. “Ben onnayı uzaktan seviyoyum anne!”.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

İlk Ayrılık!

İki gece önce bir ilki daha yaşadık. Ankara’da çekirdek aile olarak yaşadığımızdan Selin’i herhangi bir akşam mesela bir akrabamıza bırakıp sinemaya gitmemiz mümkün olamıyor. Ayvalık’a vardığımızda her yerde Sertab Erener konserinin afişlerini görünce gidelim dedik ama bilet almakta çok geciktik. Hatta Teo’nun kuzeninin oğlu Osman olmasaydı gidemeyebilirdik. Neyse biletler alındı, ayarlamalar yapıldı ve Selin’i babaannesiyle dedesi gelip aldılar, Sarımsaklı’ya götürdüler. Ben akşam uyumamazlık etmesin diye gündüz uykusuna yatırmadığımdan taksiye bindiğimizde gözlerini açık tutmak için olağanüstü gayret sarf etti meleğim. Bu arada takside yola babaanne ve dedeyle devam edeceğini, bizim taksiden inip ona bir şeyler alacağımızı ve uyumadan önce gelmeye çalışacağımızı anlattım. Pek ilgilenmedi. Uykusuzluktan anlamadı galiba, tam inerken arıza çıkaracak diye beklerken bize el salladı. Biz Açıkhava tiyatrosunun önüne gelip indik, onlar devam ettiler. İlk kez bizden ayrı bir gece geçireceği için Teo da ben de heyecan içindeyiz ve 3,5 atıyoruz. Konser ilan edilen saatten biraz daha geç başladı, Sertab Erener her zamanki gibi şahaneydi, yeni albümünü çok beğendik ve almaya karar verdik filan filan... Konser başlamadan kızımızı bir arayalım dedik. Sevinç çığlıklarını duyduk, rahatladık. Konser bitince aradığımızda ise çoktan uyumuşlardı, yine rahatladık. Buraya kadar hiç bir şey yok tabii.
Sabah olup telefona sarılınca kızımızın ‘bir kere bile’ tekrar ediyorum ‘bir kere bile’ bizi sormadığını şaşırarak öğrendik. Valla ben şahsen şaşırmaktan ziyade fena halde bozuldum. Yani daha önce bir sebepten Selin’i tam 6 saat süreyle Binbir Çiçek’te bırakmıştım ve o zaman da sormamıştı ama bu sefer gece de birlikte değildik. Elbette ağlamasını filan istemem, beklemem de ama hani yani bir kerecik olsun da annem babam nerde demez mi bir çocuk? Hayır! Bizimki dememiş. Peki, madem sormamış, bizde kendimizi pazara vuralım bari deyip haftalık alışverişimizi yapmaya gittik. Döndüğümüzde bahçede oturup bizi beklerken bulduk. Beni görür görmez kollarını açarak koşmaya başladı meleğim. Kucağıma alıp sarıldığımda sıkı sıkı boynuma sarıldı ve uzun süre öyle kaldı. Sonra babasının kucağından inmedi uzun bir süre.
Babaannesi uyumadığını söylediğinde babası yukarı çıkarıp uyutmayı denedi. Ben bir taraftan mutfakta aldıklarımızı dolaba yerleştirmeye çalışıyorum, bir taraftan da uyudu mu diye seslerini dinliyorum. Kısa bir süre sessizlik oldu. Ben tam “hah, tamam uyudu nihayet!” derken “Ey ahali!” tadında bir seslenişle “ben kaktım, ben kaktım” diyen sesini duydum meleğimin. Merdivenin başında durmuş bekliyor. Ben de yanına çıktım ve “baban nerde?” diye sordum. “Baba uyuyoy, ben kaktım” dedi gülerek. Sonrası...babayı uyandırdık, mayoları giyip denize gittik. Valla biz taksiden inerken ağlamamıştı ama babaannesiyle Sina dedesi giderken epey ağladı. Hepi topu 2-3 dakika sürdü ama ‘beni kederimle yalnız bırakın’ edasıyla hem ağlayıp hem de hızlı hızlı yürüyerek yanımızdan uzaklaşmaya çalışması görülmeye değerdi:)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails