her şeyin başı sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
her şeyin başı sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2012 Perşembe

Geleneksel Grip Günleri


Her yıl Kasım ayıyla birlikte başlayan Geleneksel Grip Günleri tüm hızıyla devam ediyor. Bu senenin baş konukları sinüzit ve faranjit idi. Genellikle ayrı ayrı zamanlarda sahne almalarına rağmen bu sene birlikte katılmayı tercih ettiler. Aralarındaki “hangimiz daha yıpratıcı olacağız, görelim” türünden atışmanın varacağı nokta merakla bekleniyordu. 
Sinüzitin burundan başlayarak şakaklar üzerinden kafanın her yerinde hissedilen yoğun ağrı şeklindeki performansı zaman zaman inlemelere neden olmuşsa da faranjitin yarattığı etkinin yanında zayıf kaldığı görüldü. Faranjit her zamanki gibi performans alanı olarak boğaz ve boyun bölgesini seçmişti. Bu sene vurucu bir etki olarak boğaz yolunu kapatması etkinlik alanında ciddi tahribata yol açtığından acilen bakım onarım ekipleri çağırıldı. Yıllardır işlerini büyük bir ciddiyetle yapan ve ekiplerini belirli aralıklarla yenileyen antibiyotik iki gündür canla başla çalışıyor. Bu arada bol oksijenli su ile etkinlik alanını temizlemeyi hedefleyen aklım, daha önce nerelerdeydin? sorularını geçiştirmeyi tercih etti.  Güçlendirme grubunun profesyonellikleri herkesce malum yiyecek ekibinden tarhana ve mercimek çorbaları da olağanüstü  bir gayretle görevlerini yaptılar. Aynı grubun uyku ekibi ise faranjitin bilhassa uyku sırasında geniz akıntılarını kışkırtarak hırçınlaşan tavrı karşısında sık sık kesintiye uğrayan çalışmaları yüzünden zor anlar yaşadı.
Etkinlik henüz bitmiş değil fakat faranjitin de artık yorulduğunu ve etkilediği alanlardan yavaş yavaş çekildiğini söyleyebiliriz. Etkinliğe ev sahipliği yapan vücudumun artık geleneksel hale gelen grip günlerinden çok sıkıldığını da hemen belirtelim.

30 Mart 2012 Cuma

Bi Öpiim, Geçsin mi Hemen?

Geçen hafta cuma akşamı değil Ankara’ya, Türkiye’ye geldiğimizden beri ilk defa caz dinlemeye hem de Sibel Köse’yi dinlemeye gidecektik, gittik de. Çoook iyiydi hatta iyiden de öteydi. Neyse, konu bu değil, Selin biz evden çıkarken oyun ablası geldi diye sevinçten düz duvara tırmanacak kadar sağlıklı gözüküyordu. Eve döndük, diğer oyun ablamız Beste’yi yolcu ettik ve hemen meleğime bakmaya odasına gittim. Eğilip bir öpeyim dedim, baktım alev alev yanıyor. Hiç öyle çabuk ateşlenen bir çocuk değildir. Neyse hem kulaktan, hem kol altından ölçtük, gördüğümüze inanamadık çünkü:39.2. Çok şükür biraz şiddetli geçen bir grip teşhisi koydu doktorumuz, şurubunu ilacını verdi ve Selin burun akıntısı devam etse de perşembe günü itibariyle ayağa kalkıp zıpırlık yapacak kadar iyileşmişti. Şimdi az buçuk bu blogtan bizi tanıyanlar hemen şu soruyu sorabilirler tabii: Sıra kimdeydi? Bu sefer ikinciliği Selin’den de ağır bir biçimde babası aldı. Bitti mi? Elbette hayır. Salı gecesi başlayan ve çarşamba akşamı itibariyle beni yataklara seren berbat bir vaziyetteyim. Bundan öncekileri biraz da zorunluluktan ‘hastayım ayaktayım’ modunda geçirdiğimden bu seneyi böyle kapatacağım herhalde diyerek erken sevinçlere gark olmuştum. Bu senenin ağır gribinin zamanı da buymuş demek ki.
Biz bir taraftan anne ve baba olarak birbirimize bakmaya çalışıyor, diğer yandan bizi yanaklarımızı okşayarak “ay ay, nasıl da hasta olmuş annem, babam? Bi öpiim geçsin mi hemen?” diyerek seven ve tabii 2 dakika sonra bu sevgi gösterilerine rağmen bizimle oynayamadığı için mızıldayan ve sonuçta kendini durmaksızın masal anlatmaya veren Selin’i sabırla dinlemek için zorluyoruz. Bu konuda söyleyecek tek bir lafım bile olmaması gerektiğini, yıllaaar yıllar önce aynı zulümle titrettiğim aile fertlerinden nezaket dolu sözlerle duyunca, kendimi “Al işte, bana benzemiyor deyip duruyordun, şimdi benziyor. Memnun musun?” diye haşlarken buldum. Yani kısacası yine kendime kızacak bir şey bulmuş oldum. Sıkıldım tabii bu kendini didik didik eden anne modelinden. Neyse ki artık her daim değil de arada bir yokluyor. Bu seferkini hastalığıma veriyorum.   
Bu yazıyı da iki gün boyunca ‘iki dakika yaz, bir saat dinlen’ düzeniyle yazabildim. Şimdi düşününce zorum neydi, bilemedim. Aslında kitap tanıtımı yapmak üzere başladım yazıya ama daha önceden yazılmış kitap yazılarımı düzeltecek halim bile kalmadı.
Bir de Pazartesi günü başlayıp hastalığıma rağmen sürdürdüğüm ve istemesem de bu 5 gün içinde 1,5 kilo verdiğim (ödem atıyor da olabilirim) Karatay diyetimi anlatacaktım. Artık iyileşince ...Boşuna dememişler 'her şeyin başı sağlık!' diye.
Herkese bol okumalı ve sağlıklı bir hafta sonu diliyorum.

Not: Fotoğraf, Ocak ayında Gordion AVM'de sergilenen kaplumbağa heykellerinin üzerindeyken çekildi.


18 Ekim 2011 Salı

Artık Zamanı Gelmişti...


Okul zamanı, hastalık zamanı...Selin de kuralı bozmadı. Cumartesiden beri zaman zaman yükselen ateşi pazar gecesi tavan yaptı. Dün doktora gittik. Şimdi öğlen belli olacak boğaz kültürünün sonucunu bekliyorum, heyecanla. "Her yerde salgın var, beta olabilir" dedi doktoru.
Uzuuun zamandır, ara filan değil basbayağı boşverdiğim blog yazılarıma ve tariflerime yine başlıyorum. Oyunlarımızı yazmam biraz daha fazla vakit alacak gibi görünüyor. Malum önce oynamak ve tam o esnada fotoğraf çekebilmek, sonra da vakit bulup yazabilmek lazım. Tabii her şeyden önemlisi meleğimin oyun oynayacak enerjisine kavuşması lazım.
Sessizliğimi Mutfak Muhabbetleri’ndeki haftanın menüsüyle bozmuş bulunuyorum. Umarım bana olduğu gibi size de kolaylık sağlar.
Bir ara şu sessizliğimin nedenleri üzerine de iki satır yazarım, belki. Söz vermiş olmayayım da. Çok şey birikti ve hayat artık eskisinden daha hızlı geçiyor sanki. Hafıza, akıl defterine alınmış küçük notlardan, fotoğraflardan ve usulca gelip ruhunda kendine yer bulan izlerden yardım alıyor. Çoğu zaman da sadece yaşadığıyla kalıyor insan...

11 Kasım 2010 Perşembe

Neyey Oyuyoy Buuda?

Meleğim 23 Eylül itibariyle artık kreşe başladı. Haftada üç yarım gün gidiyor. Her sabah hevesle kalkıp hazırlanıyor, güle oynaya gidiyoruz. Öğlenleri de eve dönmek istemiyor. Ben buuda yatıcaam, buuda kalıcam diyor. Eve dönene kadar akla karayı seçiyorum. Eve girer girmez uyumuucam deyip, azıyor. Neyse ki erken kalktığı için yorgun düşüp uyuyor. Bu genel durum tabii. Kreşe başladığı hafta hemen hastalandı ve artık bir klasik olan “kreşe başlayan çocuk o seneyi hasta geçirir” lafını ilgili ilgisiz herkesten duyar oldum. Yalnız bana söylenmeyen şey kreş çocuğundan sonra anne-babanın da hasta olduğuydu:) Ertesi hafta Selin’i iyileştirip tekrar kreşe gönderdik. O haftayı kazasız atlattık derken tekrar hastalandı ve bu sefer maalesef bizi de perişan etti. Karı koca acayip hastalandık. Hani tam yataklık hasta derler ya, öyleydik. Tabii ki geçmiş olsun demek için arayanlara, Teoman “hastayım, yataktayım”derken, ben “hastayım ama ayaktayım” dedim. Aaa, ne tuhaf! dediğinizi duyuyor gibiyim:)
Kronik faranjitim kudurarak kroniklikten kalıcılığa doğru adım adım ilerlerken ve neredeyse iki haftadan fazla beni uğraştırıp geçmemek için direnirken, yeter artık deyip geçen hafta pazartesi günü soluğu sağlık ocağında aldım. Antibiyotik, şurup ve ağrı kesici üçlüsü sayesinde 2-3 gün çok iyi hissettim kendimi. Taa ki perşembe akşamı ateşim çıkana kadar. Ben haftasonuna kadar toparlanırım diye ümit ederken pazar gecesi saat 3’e doğru ateşim ancak düştü, dört saatte bir aldığım ateş düşürücüye ve başka bir antibiyotiğe rağmen. Sonraki iki günü de ateşin sebep olduğu yorgunluğumu gidermeye çalışarak geçirdim. Çarşamba günü kontrole gittiğimde doktor “Beta virüsü kapmışsınız” dedi. Şoke oldum ve bir anda “peki ya Selin?” diyen sesimi duydum. Resmen iradem dışı konuşmuşum. Soru sorduğumu farkında değildim. “Hastalansaydı sizinle birlikte hastalanırdı. Çocuklar büyüklere nazaran daha dayanıklılar bu virüse. Yetişkinlerin beta virüsü geçirmesi daha yıpratıcı ve daha yüksek ateşli oluyor”dedi. İçime su serpti veee... 5 gün iğne verdi. Bugün ikincisini yaptırdım. Çok daha iyiyim tabii.
Bu arada en hayret verici gelişme, Selin’in evde burnumun dibinden ayrılmayıp, gece gündüz boynuma sarılıp sarılıp uyumasına ve hatta gece de ısrarları üzerine bizimle yatmasına ve tabii durup durup “bi öpiim hemen iyileşiysin annecim” demesine rağmen hastalanmamasıydı. Tamam, arada bir nükseden ve sadece bir gün süren hafif bir burun akıntısı ve günde iki kereyi geçmeyen kuru öksürüğü var ama o kadar.
Bu süreçte doğal olarak gayet halsiz ve durgun göründüğüm için ve sesim de Grace Jones’tan hallice çıktığı için, Selin’in yumuşacık ve şefkat dolu bir sesle “iyii miisin annecim?, hasta mıısın annecim?” diye sorular sorması içimi eritti. Yalnız itiraf ediyorum, bu soruların üstüste en az 7-8 kere filan sorulunca yarattığı bayıcı etkiden ancak sabır taşına dönüştüğümü hayal ederek kurtulabildim:)
Aslında tabii hata bendeydi. Geçen sene Ayvalık’ta yaz ortasında beni perişan eden faranjitten kısa sürede kurtulmamı sağlayan o mucizevi şeyden, evdeki bayatladığı bizim buradaki aktarda da kalmadığı için kullanamadım bu sefer. Bu mucizevi şey ne mi? O da başka bir yazı konusu olsun:)

Not1: Yazmak iyi geldi.
Not2: İkinci resimde Selin komşumuzun kedisi Şeker'e kreşe başladığını anlatıyor:)

23 Mayıs 2010 Pazar

Turunç-İzmir Seferinden Yeni Döndük!

Nihayet döndük. Nerdeydiniz ki diyeceksiniz, haklısınız. On dakikacık vakit bulup yazamadım, gidiyoruz diye. Hesapta hem (Marmaris)Turunç’tan hem de İzmir’den yazacaktım ama olmadı. Son gün ben de Teoman da dizüstü bilgisayarlarımızı götürmemeye karar verince bütün planlarım suya düştü.
Neyse hemen bir özet geçeyim. Geçen Pazar Teo’nun sunum yapacağı uluslararası yaz okuluna katılmak üzere 3-4 gün kalacağımız Loryma Otel’eTurunç’a gittik. Geç vakit vardığımızdan akşam soğuğudur dedim ama sabah havanın rengini görünce benim de rengim attı. Fena halde rüzgarlı ve yağmurlu iki gün geçirdik. Ben sanki yaz ortasında Antalya’ya gidiyormuşuz gibi Selin için incecik askılı elbiseler, kısacık etekler, şortlar almışım yanıma. Ayağımda kapri pantalonum, terliklerim pek rahatım. Lakin üzerime bir ince hırka dahi almamışım, donmaktayım ve fena halde şaşkınım. İkinci gün hemen Turunç’a inip Meleğime bir kot pantalon, bir mont(umsu şey), kendime de kalın bir hırka aldım. Biri bana 'gün gelir yazlık terliklerinin içine çorap giyersin sonra da kendine kahkahayla gülersin' deseydi 'yok artık!', derdim. Valla çorabı giydim, yok artık da dedim ama maalesef üşümekten ve kendi kendime savıp sövmekten gülemedim.
Son gün öğleden sonra hava açtı, güneş çıktı ve planlanan tekne turu çok güzel geçti hatta denize bile girildi. Biz hariç herkes çok eğlendi. Selin’in ilk tekne gezisi olmasına ve pek eğlenmesine rağmen biz pek eğlenemedik. Bir gün önce babamın kalp spazmı geçirip hastaneye kaldırıldığı haberiyle allak bullak olmuşuz zaten. Ablamlar ‘gelmene gerek yok babam gayet iyi’ diyor, babamın sesi de telefonda çok iyi geliyor ama aklım sürekli orada, hala.
Ertesi gün Turunç’tan Teo’nun katılması gereken uluslararası bir konferans dolayısıyla İzmir’e geçtik. Balçova Termal Otel’de kaldık. Hava İzmir’de daha da soğuktu. Neyse ki yeğenim Yalçın İzmir’de yaşıyor da gelip Selin’le beni aldılar, böylelikle rahatça gezebildik. Yeğenimin evinde Selin, “yat uyu yapayım (yapalım) anne” dedi ama katiyen uyumadı.
Yalçın ve Ece’nin Haziran sonu gibi bir kızları olacak. Biz bebek çeyizine bakarken Selin de Ece’nin çocukluk bebeklerine uyku tulumu giydirmeye çalıştı, sonra da üzerlerini battaniyeyle örtüp gülerek “bak anne bebek uyudu” dedi. (Bugünlerde ne yapsa sanki dünyada ilk kez yapılıyormuş gibi davranıp bak anneyle, dinle anneyle başlayan cümleler kuruyor.) Dönerken gök delinmiş gibi yağan yağmuru görünce acilen bir lastik ayakkabı alıp durumumu biraz daha sağlamlaştırdım. Selin de üzerine döktüğü meyme suyayı (meyve suları) ve yemek lekelerine rağmen sırtında çıkar(a)madığım Turunç montuyla gayet sağlam görünüyordu ama görüntüymüş meğerse. Dün sabah ateşi 38.9’a vurunca derhal ılık su harekatı yaptık. Önceleri ağlar gibi yaparken bir baktık soğuk sayılabilecek suyla oynuyor. Baklayı ağzından çıkardı tabii. "Sen yûnusun sıytına bin, gez. Su soyuk”. Tercümesi, “Selin yunusun sırtına binecek, gezecek. Su soğuk.” Belli ki bir gece önce okuduğumuz kitaptan etkilenmiş. Bu da nereden çıktı diyenlerin cuma günkü kitap tanıtımını beklemelerini rica edeceğim:)
Bu sabah Meleğimin ateşi tamamen düştü. Ankara’ya evimize döndük ve havaalanına iner inmez koyu, ağır bulutların bizden ayrılmak istemediğine kesinkes karar verdik:)
Kaldığımız otellerle ilgili çocukla gidilir mi, gidilirse ne yapılır, ne yedirilir, ne içirilir gibi bilgileri içeren bir yazı yazacağım ama önce İstanbul’a gitmeyi ve babamın iyi olduğunu kendi gözlerimle görmeyi planlıyorum. Söz verdiğim videolu Dolphinarium yazısı da hazır, sırasını bekliyor.

Not: İlk fotoğraf Turunç’ta birlikte çok iyi vakit geçirdiğimiz Zerrin-Sinan Tandoğan çiftine ait.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Hastaydık...

Doğum günü partisinden 2-3 gün sonra başladı Selin’in burun ve göz akıntısı. Bir kaç gün sonra tam “durdu, oh!” derken bu sefer öksürük başladı. Öyle böyle değildi gerçekten, yemek sonrası öksürüklerinde yine bir kaç kez kustu. Kasım ayı gibi geçirdiğimiz larenjitten sonra her öksürüğünü enine boyuna inceler oldum. Bu sefer de acaba mı yine mi derken, tabii hemen deniz kadayıfına başvurdum. Bu sefer nuh dedi peygamber demedi ve bir kaç kaşıktan fazla yemedi. Sütlaca karıştırdığım halde yemedi. Bir kaç gün daha azalarak devam etti öksürük. Geçen Çarşamba doktorumuzun 2. yaş kontrolleri için istediği kan tahlilini yaptırmak üzere ODTÜ Sağlık Merkezi’ne gitmişken bir görünelim doktora, ne diyecek bakalım dedik. En büyük korkum gene larenjit gibi bir şey demesiydi ama değilmiş. Hatta “hiç bir şeyi yok. Burun tıkanıklığı dolayısıyla geniz akıntısı devam ediyor, bu öksürüğü de o akıntı yapıyor, tuzlu su sıkın burnuna” dedi. Biz de güle oynaya eve döndük.
Ertesi gün gece yatmadan önce tam Selin’in üzerini örtmeye odasına giderken ağladığını duyduk. Elimi şöyle biraz sıvazlamak üzere sırtına koymuştum ki, yanıyor bu çocuk diyerek kaptığımız gibi duşun altına soktuk. Ateşi 39,5’tu. Hemen ateş düşürücü bir şurup verip duşun altında 38’e inene kadar bekledik. Sonra da aramıza alıp yatırdık. Yarım saatte bir ateşini ölçüp sürekli nefesini dinlediğimden uyku bana haram oldu. Sabaha karşı biraz sızmışım. Saat 09.30 civarı gülen yüzüyle uyandı meleğim ama sanki gözleri bulutlanmış, mahsun mahsun bakıyor gibiydi. Tekrar ölçtüm ateşini ve yine 39.5. Tabii yine şurup verip duşa soktuk. Ateşini düşürüp giydirip hemen doktora götürdük. Doktor önce gripten şüphelendi ama sıkı bir muayeneden ve idrar tahlilinden sonra anlaşıldı ki önemli bir şeyi yok. Belli aralıklarla şurup vermeye devam ettik. Ateşi bir daha yükselmedi ve evin içinde zıp zıp Ayşe misali oradan oraya koşturup durdu. Ama ben hem diğer çocuklara bulaştırabilir (arada bir olsa da öksürüğü devam ediyordu) hem de tam iyileşmeden bir şeyler kapabilir diye hafiften endişelenerek, maalesef Zeynep’le Mira’nın ve Arda Demir’in doğum günü kutlamalarına götüremedim Meleğimi.

Bu arada bir tek Meleğim değil ki Teoman da hasta, ben de günlerdir kronik faranjit ve ağzımda sayılamaz denli çok aftla mücadele ediyorum. Yine değil bir şey yemek, su içemez oldum. 5-6 gün içinde 2 kilo verdim. Evet duyuyor gibiyim, ne iyi işte koru bunu diyeceksiniz ama öyle olmuyor. Vücut daha da halsiz kalıyor yemeyince. Bir de biriciğiniz ateşlenince hepten kendinizi unutuyorsunuz. Ayrıca daha önce aynı sebepten verdiğim kiloları maalesef çok hızlı bir şekilde geri almıştım.
Cumartesi sabah ateş düşürücüyü tedbir olsun diye verdik ve bugün şu saate kadar bir daha ihtiyaç olmadı. Arada sırada öksürüyor ama sanki bir şey yerken takılmış, gıcık yapmış gibi. Gece yatmadan önce odasında yarım saat süreyle soğuk buhar makinesini çalıştırıyorum. Biraz önce de deniz kadayıfını belki yer diye keçi boynuzu tozu ekleyerek sanki çikolatalı pudingmiş gibi yaptım. Uyandığında yiyecek mi bakalım.

10 Kasım 2009 Salı

Larenjit - Harnup Pekmezi, Zencefil ve Deniz Kadayıfı


31 Ekim cumartesi günü sabah uyandığında, her gün 3 paket sigara içenlerin boğuk boğuk çıkan sesleri gibi bir sesle anne! diye seslendi, Meleğim. Teoman da, ben de “bu ne şimdi?” deyip takibe başladık. Ateşini ölçtük, azıcık yüksek, 38’in biraz üstünde ama ben 39’u görmeden telaşlanmayan annelerdenim. Neyse istisnai günlerden biriydi, çünkü aylardan sonra şehre inecektim (evet, biliyorum, burada böyle denmiyor ama ben Ankara’da yaşayan bir garip İstanbulluyum). Toparlanıp Kızılay’a gittim, tam da girip çıkamadığım aktardan aldıklarımı son kez gözden geçiriyordum, telefon çaldı. Teoman “Selin böğürürcesine öksürüyor ve yediklerini çıkardı” dedi. Ben de ateşi yükselir belki tedbirli olayım diye Ayça’nın şu yazısında yazdıkları da dahil olmak üzere, yok biberiye yağı, yok zencefil, yok adaçayı, yok harnup pekmezi derken düzdünya şey almışım. Aktardaki sempatik genç kadın konuşmamı duymuş olacak ki “ben size deniz kadayıfı vereyim en iyisi” dedi. Nasıl yapacağımı da anlattı bir güzel. Evi arayıp son durumu öğrenince, alelacele İş Bankası Kültür Yayınları’nın dükkanına daldım, biriciğimin önceden belirlemiş olduğum kitaplarını da aldım ve iki elimde de çevreye saygılı dopdolu alışveriş çantalarım, dönüş yoluna koyuldum. Seçtiğim kitapları, Selin’in tepkilerini, ilgisini ve tabii eleştirilerimi başka bir yazıda anlatacağım.
Eve geldiğimde ateşi bayağı yükselmişti Meleğimin. Önce hemen muhteşem karışımımı hazırlayıp verdim. Ne mi var bu karışımda? 1 dolu tatlı kaşığı harnup (keçiboynuzu) pekmezi, 1 silmenin silmesi çay kaşığı toz zencefil, 1 çay kaşığı toz tarçın, 1 dolu çay kaşığı ince çekilmiş ceviz. Zencefil biraz kuvvetli geldi bana, yemez diye çekindim. “Kızım, gel çikolata yiyelim”dedim, heyecanla koşarak yanıma geldi. Şöyle çay kaşığının ucuyla verdim. Bir güzel yalana yalana yedi, sonra ağzını kocaman açıp “daha daha”dedi. Çikolata derken Meleğimi kandırdığımı sanmayın, çünkü keçiboynuzunun tadı aynen kakaonun tadı. Başta alerjik astım olmak üzere nelere iyi geldiğine dair internetten bilgi edinmek mümkün. Pekmezinin nelere iyi geldiğini de şuradan öğrenebilirsiniz. Bu karışıma zencefili, göğsünü yumuşatıp öksürüğünü kesmesi için, tarçını da ateşini düşürmek için koydum. Cevizin faydaları ise artık herkesin malumu.

O akşam cesaret edip deniz kadayıfını yapamadım. Aynen yosun kokuyordu. Biraz araştırayım istedim. Munisemin giderek yükselen ateşini düşürmek için bir de Ayça’nın oğluşuna yaptığı soğan+bal formülünü uygulayayım dedim. Ama olmadı, Meleğimde maalesef işe yaramadı. Ne öksürüğünü kesti ne de ateşini düşürdü. Halbuki böyle doğal ilaçların faydası olduğuna çok inanan biriyim. En son gece ateşini 39.7’de görünce I..fen şuruptan vermeye başladım. Ertesi gün (pazar günü)ateşi 37.5-38.5’lerde seyretti. Bu arada “muhteşem çikolata”dan 3 öğün birer çay kaşığı verdim. O gece ateşi tamamen düştü. Fakat öksürük günde sadece 5-6 kere kriz şeklinde gelmeye ve en son yemek borusunda kalan ne varsa dışarı atmaya devam ediyordu. Artık “daha fazla uzatmayayım, nihayetinde beğenmezse yemez ama ben de denemiş olurum” dedim ve şöyle bir avuçtan az deniz kadayıfını bir kase içinde suyla ıslattım. Gece buzdolabına koyup, suda bıraktım. Sabah 2 su bardağı sütün içine deniz kadayıfını koydum. İşin püf noktası tam da burada. Suda ıslattığınız deniz kadayıfını aynen o suyla birlikte süte katıyorsunuz. Önceden deniz kadayıfını ıslatmak için koyduğunuz suyun baklava şerbeti kıvamında koyulaştığını göreceksiniz. Karıştırarak muhallebi yapar gibi pişirdim ve 5 dakika kadar kaynatıp çok fazla ezmeden tel süzgeçten geçirdim. Daha fazla süt koyup sahlep niyetine içmek te mümkün. Ilınınca içine bal koyup bir küçük kase kadar yedirdim.
Öğlene doğru doktora gittik, boğaz kültürü yaptırdık. Büyük ihtimalle larenjit, dedi doktor. Hemen gidip soğuk buhar makinesi aldım. Bu aralar ihtiyacı olan varsa diye yazıyorum, Praktiker’de 39,90.-‘a Sinbo marka makinelerden satılıyor. Akşamüstü bir kez daha o muhallebiden bu sefer içine elma rendeleyerek ve yine balla yedirdim. Ertesi gün sabah taze taze tekrar yaptım ve yine balla yedirdim. Bu arada boğaz kültürünün sonucunu aldık, bir şey çıkmadı. O gün sadece 2 kere öksürdü ama neyse ki kusmadı. Sonraki gün sadece bir kere hafifçe öksürdü ve bir daha öksürmedi. Deniz kadayıfı işe yaradı ve öksürüğü tamamen kesildi. Lakin nefesindeki hırıltı devam edince yine doktora koştuk ve film çektirdik. Filmden anlaşıldı ki, evet, larenjit olmuş bebeğim. Neyse, doktor öksürüğü için günde 3 kere ½ ölçek P....ron verdi ama zaten öksürüğü bitmişti. Bu arada her gece yatmadan önce ve her sabah kalktığında çamaşırlarını değiştirirken göğsüne biraz sulandırdığım biberiye yağını sürdüm. Sonrasında 2-3 gün Banucuğumun verdiği Vicks'in bebekler için olan merhemini kullandım. Çok faydalı olduklarını düşünüyorum.
Sanırım her annenin içine şefkatini kattığı kendine göre bir büyücü çayı var:) Her gün 2 kere de ıhlamur, kuşburnu filan gibi çeşitli bitkilerden yaptığım şifa çayımdan içirdim kızıma. Bunun yanı sıra sürekli ılık su verdim, boğazı kurumasın, hep nemli kalsın diye.

Bütün bu süre boyunca ilk defa bu kadar şiddetli öksürdüğü ve bazen kustuğu için dehşet içinde kaldı ve ilk gün her öksürükte ağladı. Bilhassa gece uyanmak gibi bir huyu olmadığından öksürük kriziyle uyanınca ambale oldu ve uykusu bölündüğü için biraz ağladı. Ama ilgisini hemen dağıttığımız için olsa gerek, çabucak sakinleşip oyununa ya da kitabına döndü. Sonraki günler sadece suratını ekşitmekle yetindi. Patricia Kaas sesiyle bir şeyler anlatmaya ve heyecanlanınca bağırmaya devam etti ve tabii enerjisinde en ufak bir azalma olmadı.
Bugün itibariyle hırıltıları kesilmiş durumda, sesi de neredeyse tamamen düzeldi. Arkadaşım Aysun geçmiş olsun demek için aradığında hatmi çiçeği çayından yapıp içirmemi önermişti. O da öksürüğe çok iyi geliyormuş. Ben öksürüğü kesilince denemedim. Önümüz kış, dilerim hiç birimizin ihtiyacı olmaz, hele ki bebeklerimiz için. Ama yine de aklımızda bulunsun diye yazıyorum. Okuduklarıma göre şahane bir balgam söktürücüymüş, deniz kadayıfı. Üstelik öksürtmeden, göğsü yumuşatarak yapıyor bu işi. Aşağıda internetten bulduğum çok detaylı bilgiler var. Üstelik öyle pahalı bir şey de değil. Hoş, bebişlerimize iyi geldikten sonra kaç para olduğunun ne önemi var.
Bu hastalıkla beraber ailecek vücudumuzun bağışıklık sistemini güçlendirmemiz gerektiğine karar verdim. Burcu’nun şu yazısında önerdiği kuşburnu pulpunu her sabah harnup pekmeziyle karıştırıp bir kaşık yediriyorum. Yine muhteşem çikolatadan -bu sefer tarçınsız- günde 3 kere birer çay kaşığı vermeye devam ediyorum. Gün içerisinde gidip gelip atıştırsın diye sehpasının üstündeki kaseyi mümkün olduğunca organik olanlarından dut kurusu, gün kurusu kayısı, fındık, ceviz ve bademle dolu tutuyorum. Öğlen uykusundan uyanınca da taze sıkılmış meyve, sebze suyu içiriyorum. Başka önerisi olan varsa ve paylaşırsa hepimize faydalı olur kanaatindeyim.

Biraz önce fark ettim ki neredeyse bir ay olmuş bloga yazmayalı. İlk iki hafta ataletle karışık zamansızlıktan, son iki hafta ise Meleğimi iyileştirmeye çalıştığımdan, nasıl geçti anlamadım. Bu arada Gülüş’le Banu’yu nihayet tanıştırabildim. Gülüş geçen hafta iki numarasına kavuştu ama hala gidip göremedim. Elimdeki redaksiyonu bir türlü ve aslında doğal olarak bitiremedim... Korkarım bu listenin sonu hiç gelmeyecek:)

------------------------------------------

Deniz Kadayıfı(Chondrus crispus)
Bileşimi, Brom, iyot, potasyum, sodyum, magnezyum gibi mineraller ile müsilaj ve karbonhidrat. Etken Maddesi- Maddeleri:%70-80 müsilaj(karrageenan),%10 protein,iyot,mineral tuzları,vitamin A ve B.
Kullanılan Kısımları:Tallus kısmı(Kırmızı su yosunu)(Carrageen).
Şifaları; Halk arasında göğüs yumuşatıcı ve öksürük kesici için kullanılan yaygın bir etkili bitkidir. Ayrıca ishale karşı da kullanılır. Müsilajın yumuşatıcı etkisi ülserin tahriş ettiği dokularda fayda sağlar. Bu etkisi sebebiyle gastrit ve mide ülserinde tedaviye yardımcı olarak kullanılır. Ekspektoran(göğüs yumuşatıcı,öksürük kesici)demülsen ve emoliyen etkilidir. Mide ve duodenum ülserlerini iyileştirir. Emülsiyon yapıcı ve bağlayıcı ajandır.Öksürük ve bronşitte,gastritte ve sistit gibi üriner enfeksiyonlarda, diyarede ve ayrıca eczacılık ve gıda endüstrisinde kıvam verici olarak kullanılmaktadır. Kozmetiklerde cilt yumuşatıcı olarak da kullanılır. Besleyicidir. Solunum yolu şikâyetlerini azaltmakta etkilidir. Göğsü yumuşatır ve öksürüğü keser. Sindirimi kolaylaştırır. Gastrit ve ülserde faydalıdır. Suda kaynatılarak içilir. En sık kullanım alanı nefes darlığı, astım, bronşit ve öksürük gibi solunum yolu hastalıklarıdır. Tıbbi kullanımının dışında geleneksel sanatlarımızdan Ebru'nun hazırlanmasında da kullanımı mevcuttur.
Kullanım Şekilleri;
20 – 25 gram deniz kadayıfını 1 litre su+ ıhlamur veya sütle kaynattıktan sonra temizlenip, günde 3 bardak içilir. 6 gram deniz kadayıfı/gün Çay:Günde 3 çay fincanı da içilebilir. 1-1,5 çay kaşığı(2 g)drog üzerine 1 çay fincanı kaynar su dökülür,10 dakika bekletilir,süzülür. Süt veya ıhlamur ile birlikte kaynatılmasında daha çok fayda olduğu bilinir. Atlas Okyanusu sahillerinde yetişen, yosuna benzer bir bitkidir.
Yan Etkileri-Kontrendikasyonları:Kanı sulandırıcı özelliği nedeniyle antikoagülan ilaçlarla kullanılmamalıdır.
Yetiştiği Yerler(Yayılışı):Avrupa ve Kuzey Amerika'nın Atlantik kıyılarında yaygındır, yurdumuz denizlerinde bulunmaz.(Internetten alıntıdır)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails