30 Temmuz 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...- 22

Takıntılı kadınım ya, bu başlıktaki kitap tanıtımlarını sadece cuma günleri yayınlıyorum ya, tam da bu sebepten 3 haftadır bekliyor bu yazı desem...
Redhouse Kidz’in bastığı, öyküsü Marisa Nunez’e çizimleri Helga Bansch’a ait bu haftanın kitabı ÇİKOLATA, sevimli bir su aygırını anlatıyor. Çikolata isimli bu su aygırı bir gün banyolarını denemek için şehre gider. Önce insanların çıplak olduğu için kendisine baktığını düşünür ve bir mağazaya gidip kıyafetler alır, sonra bir restoranda yemek yer ve banyolara gidip yeni şahsiyetlerle tanışıp sohbet eder. Sonra arkadaşına hediye olarak kitapçıdan bir kitap alır ve o gece bir otelde kalır. Ertesi gün yine yaşadığı yere geri döner. Gölde arkadaşlarıyla çamur banyosu yaparken bunun, dünyanın en güzel banyosu olduğuna karar verirler.
Kitap her şeyden önce farklı çizimleri ve renkleriyle dikkatini çekti Selin’in. Kitaptaki insanlar siyahi yani Afrikalı. Bilhassa kadınlar ve kıyafetleri, Brüksel’de sık sık rastladığım ve kıyafetlerinin renklerine, ahengine hayran olduğum Kongolu, Senegalli kadınları hatırlattı bana. Kitapta kullanılan renkler, karakterler kısacası her şey çok farklıydı ve Selin kitabı ilk kez okumamdan sonra bir süre tek kelime bile etmeden sadece resimlerine bakıp inceledi. Özellikle Çikolata’nın arkadaşı Çitlembik’e kitap seçmeye çalıştığı sayfada çok yakın plan ve sadece gözleriyle kafası çizilmiş siyahi kadına uzuuun uzun baktı ve “yüzü neede anne?” diye sordu. Kitaba alıştıktan sonra yine aynı şey oldu ve kitap defalarca okundu. Çok çok sevdi kitabı ve “anne bu deiişik bir tipak” dedi.
O anda fark ettim ki çocuklarımız da bizim gibi batı kaynaklı kitapları okuyarak ve bu kitaplarda sadece beyaz insanlar görerek büyüyorlar, hadi en fazla çekik gözlü karakterler görüyorlar. Tümüyle beyazlardan oluşan bir kitapta bir tane siyahi veya uzakdoğulu karakter olunca kitaba bir hoşluk katılmış oluyor ve genellikle bu kitaplarda ayrımcılığın kötü bir şey olduğu anlatılıyor ama bu da bir çeşit ayrımcılık sanki. Çünkü bir dolu beyaz çocuğun arasında numunelik bir siyahi veya uzakdoğulu çocuk, tam da bu ayrımcı ve hatta ırkçı algıyı güçlendirici nitelikte. Acaba daha çocuklarımız küçükken bu tarz kitaplarla algıda bir seçicilik mi yaratıyoruz? Onların ayrımcılıkla ilgili hiç bir fikri yokken bu kitaplarla gözlerine mi sokuyoruz? Bunu aşmanın yolu Çikolata gibi kitapların çoğalmasını talep etmek sanırım. Bilhassa bu ülkede annelerin en çok bu tarz kitaplara ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum ve buradan Türkiyeli çocuk kitabı yazar ve çizerlerinden, eserlerinde arap, roman, kürt, laz, çerkez, ermeni, rum, yahudi, süryani çocuklarını ve kültürlerini anlatan temalara yer vermelerini istiyor daha doğrusu talep ediyorum.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

2,5 Yaşında Bir Çiçek!

Bugün itibariyle Selin tam 30 aylık. 2,5 yaşın tüm cimcimeliği, doğuştan gelen munis ve zarif halleriyle bir küçük “saray gelini”. Hala kestirmeye kıyamadığım saçlarıyla, Umurcuğumun deyimiyle “altın bukleli” meleğim, artık sular seller gibi konuşup tam yerinde espriler yapan ve “sen komik misin?” dediğimizde “hayıy anne, şakacıyım” diyen ve her daim gülecek bir şey bulan bir dünya şekeri...

"Kaadişleyim (kardeşlerim)" dediği Denis (Deniz), Yeo (Leo) ve Eyf Miya (Elif Mira)’yı her gün en az 2-3 kere görmek istediğinden ve hep aynı resimleri görünce canı sıkıldığından “bi bakaa mısın anne, yeni yesim vaa mı acaba?” diye soran, özlediği insanlarla telefonda konuşurken, “özuyum (özlüyorum), hadi buyaya gey çabuk”diye çağıran, insanlar arasında olmayı, kalabalıklara karışmayı seven ve maalesef çoğu zaman abartarak alıp başını giden özgür ruhlu bir asi...
Şarkı söylemeye, dans etmeye bayılan, eline geçirdiği her şeyle müzik yapabilen, müzik aletleri içinde piyanonun sesini duyar duymaz “bu piyano!” diye sevinçle bağıran, her kitabı ezberletene kadar okutan, sonra da defalarca ama her defasında bir yerini değiştirerek bize anlatan, her sabah “yüyamda .... gördüm anne” diye başlayan bir rüya anlatma seansıyla hemen oracıkta güzel senaryolar uyduran, kahvaltıdan sonra en tatlı sesiyle “benimye odamda oynaa mısın anne?” diyerek elimden tutup mutlaka odasına götüren, beni o küçücük sandalyesine oturtup “sen çayını iç, tipakını oku, ben boya yapayım” diyen bir dilli dilazer...
Oyuncak ve kitaplarını arkadaşlarıyla paylaşabilen, Mira’yla görüşecekleri zaman kara kedisini “Miya bunu çok sebey (sever), yanımıza ayayım anne” diyerek elinde taşıyan, Zeynep’in hediye ettiği tokaları onlarca tokası arasından ayırıp “Ziynep’in hediyesi” diyerek habire salonun ortasına getiren, uzun süre görüşemediklerinde bilgisayarımın başında durup “Ada’yı gösteyiy misin anne?”diye ısrarla soran ve gösterene kadar da başımdan ayrılmayan bir arkadaş delisi...
Restorana gittiğimizde “bi ayan yüffen” diyerek siparişini kendi veren, gördüğü büyük küçük tüm topları “baskeet!” diyerek hayali potaya atan, her sabah Pakize’nin suyunu, sütünü, mamasını kontrol edip azalmışsa hemen yenisini koyan, her oyuncağın önce nasıl çalıştığını keşfedip sonra oynamaya başlayan, üzerimde renkli bir şey gördüğünde “bunu çok beendim, bunu çok sebdim anne” diyerek kendisi için saklamamı isteyen, eğer çok çok beğendiyse eskimemesi için “kuyanma/giyme yüffen anne” diyen, ben saçımı toplarken müdahale edip, saçıma toka takmaya çalışırken “biyazdan çok güzey oyucaksın anne” diyerek elini saçlarımın arasında tatlı tatlı gezdiren ama kendi kafasına katiyen toka taktırmayan bir küçük sevimli inatçı keçi...
Evde küvetten çıkmayıp ,musluğun başından ayrılmayan ama deniz kenarında özellikle ilk bir hafta "hadi denize girelim" dediğimizde “daa sonaa” diyerek tedbiri elden bırakmayan, bir kez denize girince de her defasında dudakları morarmış vaziyette ağlayarak sudan çıkan, bir şeye çok şaşırdığında “bay canına!” diyen, çok istediği bir şey yapıldığında da içtenlikle “teşekküyley!” eden, ben mutfaktayken “sana yaadım ediim anne” diyerek yanıma gelen ve gerçekten yardım eden, işimizi bitirdiğimizde “şimni başka oyun oynayabiyiyiz anne” diyerek yönlendiren, uyumak istemediğinde “yatıp uyu yok anne!” diyerek tavır koyan, kararlı ama uyumlu bir küçük şahsiyet...
Ama her şeyden önce, bir bakışıyla içimizde kelebekler uçuşturan, neşe kaynağı, bir sonsuz ışık, bir narin melek...O artık 2,5 yaşında bir çiçek!

11 Temmuz 2010 Pazar

Uçtu Uçtu Kim Uçtu?

Ben! Ben! Kısa Belek tatilinde yıllardır yapmayı çok isteyip bir türlü fırsat bulamadığım bir şeyi yaptım ve paraşütle denizin üzerinde gezdim. Evet evet, parasailing yaptım.
Önce bir tekneye biniyorsunuz. Teknede size can yeleği giydirip paraşüte bağlıyorlar. Teknenin arka tarafı minnacıcık bir pist gibi. Tekne hızlanmaya başlıyor ve paraşütün bağlı olduğu halatı yavaş yavaş bırakıyorlar. Siz de yavaş yavaş yükseliyorsunuz.
O günün sabahı ilk önce arkadaşım Aysun ve kızı İpek bindiler ve çok eğlenerek indiler. Ben de Selin’in gündüz uykusunu Teoman’a satınca hadi gidelim dedim. Sahile gidince öğrendik ki teknenin kaptanı rahatsızlanmış. Bir kaç otel ilerideki tekneyi bekledik. Şansıma, bu teknenin kaptanı biraz çılgın biri çıktı. Beni paraşüte bağlar bağlamaz motor son sürat gidip sağa sola manevralar yaptı. Ben tabii bu arada yükseldikçe yükseldim. Hissiyatımı en iyi zevkten havalara uçtum deyimi anlatır herhalde:) Teknede bana eşlik eden Aysun ve İpek ise perişan olmuşlar tabii, bir o yana bir bu yana yatarak. Fotoğrafları da ayakta durabildiği kısacık anlarda Aysuncuğum çekti. Süre bitip aşağıya indiğimde kaptan normalde hiç kimsenin bu kadar yükselmediğini, 180 metreye kadar çıktığımı söyledi (bkz. fotolar). Anlaşılmıyor ama sarı bir nokta olarak görülen şeyin ucunda ben varım.
Çok ama çok zevkli bir şey...Tarifi imkansız bir özgürlük duygusu yaşatıyor insana. Uçuyor olmak bir yana, altınızda şahane bir deniz, önünüzde sonsuzluğu çağrıştıran ufuk çizgisi...
Yeni bir tutkum var artık. Bundan böyle gittiğimiz her yerde, her fırsatta parasailing yapacağım. Ayrıca bütün annelere ve sorumluluklarla boğulan tüm kadınlara özellikle ve hararetle tavsiye ederim. İnsanın hayatında 10 dakikacık olsun hem havada asılı kalıp hem manzara seyredip hem de gerçekten hiç bir şey düşünmemesi kadar güzel bir şey var mıdır? Özgürlük...bu olmasın sakın?

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Belek Tatili

Geçen hafta cumartesiden perşembeye tadı damağımızda kalan kısa bir Belek tatili yaptık ve Club Ali Bey’e gittik. Tesis hakkında ayrı bir yazı yazmayı düşünüyorum. Çünkü çocukla gidilip memnun kalınabilecek maalesef çok az yer var. Tesis gerek çocuk dostu yaklaşımı ve engellilere hitap eden tasarımıyla gerek mutfağıyla ayrı bir yazıyı hak ediyor. Buradan sevgili arkadaşım Banu’ya ve Asterya Turizm’e teşekkür ederim(z).
Gelelim tatile...Tesise varır varmaz ilk önce bilgilendirildik. Odaların yerlerini değiştirtip denize ve restorana yakın bungalowlara yerleştik. Yatak meselelerini de halledip yorgunluktan perişan halde kendimizi uykuya teslim ettik. Akşam üzeri uyanıp bir de denizle tanışalım dedik ama deniz öğleden sonraları çok dalgalı olduğundan Selin korkabilir diye havuzda karar kıldık. Önce ben girdim ve simidini beklemeden kucağıma atlayıverdi meleğim. Pek ümit verici bir açılış oldu diye düşündük. Akşam yemeğinden önce Selin sanki evinin bahçesinde dolaşıyormuşcasına rahat, aldı başını gitti. Nerdesin kızım dediğimizde “etyafı tanıyoyum anne” dedi:)
Ertesi gün Teo ve ben arkadaşlarımız sayesinde birlikte denize girebilirken (bu esnada onlar da Selin’e göz kulak oldular) Selin hanım narin poposu rahatsız olmasın diye kuma oturmak istemedi. Sorunu yere havlu sererek çözdük ama gölgede bir yere. Kumlar sıcak geldiği için oynayamıyormuş! (Kum çok sıcak anne, oynammıyoyum.) Ne zaman denize girelim mi diye sorsam "daa sona anne"cevabını aldım ve maalesef sonraki bütün günler bu cevapla geçti. Selin sadece tesisten ayrılmadan iki gün önce tam öğlen güneşinde, poposu suya kuma değmesin diye bacağıma oturup, bana felç oldum galiba derdirterek denizle tanıştı. Biraz biraz dalgalara alıştı ama denizin temiz olmasına rağmen bulanıklığına “bu su pis anne” ve ılıklığına “bu deniz sıcak anne” diyerek tepki verdi ve katiyen girmedi. Dalgalar kıyıya vurdukça ortaya çıkan köpüklerden de hiç haz etmedi. Bu deneme maalesef güneş alerjim yüzünden her tarafımın kabarmasına mal oldu. Hala kaşınmamak için irade gösterileri yapıyorum.
Hakikaten Ayvalık’ın çivi gibi suyundan sonra hepimize ılık geldi deniz. Selin’in Ayvalık’ta denize bir girdi mi dakikalarca çıkmak istemeyişinin sebebini de çözdüm. Benim kızım soğuk suya düşkün ve bu durumu denizi ve havuzu ılık bulup soğuk duşun altından çıkmayarak teyid etti.
Tesiste her gece bir animasyon gösterisi vardı. İlk gece Aslan Kral’ı izledik. Kostümler, dekorlar, danslar bir tatil köyü için çok üst düzeydeydi. Bir ara seyirciler arasından geçerek sahneye ilerleyen fili (kostümdü elbette) görünce meleğim hafiften korkup babasının kucağında etrafı dolaştı ama o esnada bile sürekli sahneye bakıyordu. En sonunda fil sahneye ulaştı, iki dönüp dans etti ve sahneden ayrıldı. Selin de masaya geri geldi. Tatil bitene kadar her gece gösteri öncesi filin gelmeyeceğini garantilemek için “fiy neede anne?” diye sordu. Benden “Ooo, fil gideli çok oldu, başka çocuklarla oynuyor şimdi” lafını duyunca gülerek rahatladı. Ertesi gün Madonna şarkılarıyla yapılan bir dans gösterisi seyrettik. Üçüncü gün Güzel ve Çirkin’i oynadılar. Sonraki gün farklı müzikler ve farklı dans gösterileri vardı. Selin tüm gösterileri neredeyse gözlerini kırpmadan seyretti. Biz sahneden en uzak yerlere kaçmaya çalışırken Selin sürekli sahneyi iyi görebileceği yerlere gitmeye çalıştı.
Selin’in bilhassa yemek zamanı restoranda şiddetle nükseden bu alıp başını gitmelerine servis elemanları bizden önce alıştı. Öyle ki Selin restoran dışına çıkıp tam karşıdaki bahçeye konmuş şirinler, yedi cüceler ve bilumum hayvan heykelleriyle oynamaya gittiğinde gözleriyle takip eder olmuşlardı. Ben de Selin gezmeyi seviyor diye “git gez ama arada bir yanıma gel ve burdayım anne de bana” tembihinde bulundum, O da beni hayretler içinde bırakarak sözümü dinledi. Ama bir akşam Selin uzun süre yanıma gelmeyince kalkıp bakayım dedim. Restoran ve bahçede bulamayınca Teo’yla aramaya başladık. Tesis çoook büyük değil ama olabileceği yerlere bakıp bulamayınca telaşlanmaya başladım. Saniyeler içinde insanın aklına ya havuzun kenarında ayağı kayar da düşerse ya oyun parkında yeni merak saldığı aletten düşer de boynunu incitirse ve en fenası ya birileri alıp bir yerlere götürürse gibi korkular üşüşüyor. Yaklaşık 4-5 dakika kadar bulamadık zıp zıp kızımızı. Meğerse bahçenin yanındaki markete girmiş. İki kere ben iki kere de Teo önünden geçtik ama içeriye bakmadık. Halbuki sabah denize giderken uğramıştık ama aklıma gelmedi işte. Çok şükür ki hemen bulduk meleğimi ama o 4-5 dakika içinde ömrümden ömür gitti. Restorana döndüğümde onu masada oturmuş bana muzip muzip gülerken bulunca, hafiften kendimi kaybeder gibi oldum ve bir daha hiç yapmayacağım bir şeyi yapıp sol elinin üzerini azıcık çimdikledim. Korkup ağlamaya başladı ama korkma sebebi çimdiğim değil sanırım yüz ifademdi. Arkadaşlarımızın dediğine göre bembeyaz olmuşum. Gece olunca gündüz uyumadığından pusette uyuya kaldı. Ben de seneler sonra okey oynadım arkadaşlarla. Kendimde miydim? Elbette, hayır!
Sonraki günler fırsat buldukça Teo’yla dönüşümlü olarak denize/havuza girmekle, Selin’in peşinden koşmakla ve meleğimin oynarken kumla dolan havlusunu sık sık temizlemekle geçti. Ben boşuna “saray gelini” demiyorum kızıma:) Buna bir de özgür ruhunu, bazen arşa vuran asiliğini ve de zıpırlığını eklersek, gelecekte halim ne olur hiç bilemiyorum ve henüz tahayyül dahi etmek istemiyorum:)

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Hoşgeldin!

Size bugün geçen hafta gittiğimiz Belek tatilini anlatmak istiyordum ama önceliği dün sabah aldığımız güzel habere vermek istedim. Ben dün ikinci kez büyük teyze oldum. Büyük ablamın oğlu, ilk gözağrımız Yalçın'ımın ve Ece'ciğimin bir kızı oldu.

Yaklaşık 22 ay önce Yasoşumun (kızımın deyişiyle Yasemen'in) oğlu, dünya tatlısı Deniz’imin gelişiyle ilk kez tattığım bu duyguyu ikinci kez yaşamak harikaymış! Meleğim de, Deniz ve kuzeni Leo’dan sonra üçüncü kez ve bu sefer bir kız kardeş sahibi oldu. Dün bebeğin doğduğunu söylediğimde "kaadeş gedi anne" diyerek kocamaaan gülümsedi bana.
Bebişe isim ararlarken Yalçın’ın uzak yol kaptanı olmasını göz önüne alıp Miracığım gibi tatlı bir kız olur inşallah diyerek adını önermiştim. Ece çok beğenmiş, Yalçın "ama Elif de güzel" demişti.
İşte karşınızda ailemizin en küçük ferdi. Bahtın kısmetin açık, ömrün upuzun olsun. Günlerin sağlıkla, mutlulukla, sevdiklerin arasında geçsin. Hoşgeldin Elif Mira!

2 Temmuz 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 21

Bu haftanın kitabı annelerin Bay Bay Bezim kitabından tanıdığı Debra Menase/Iidih Wanha ikilisine ait, Çitlembik Yayınları’ndan hem İngilizce hem de Türkçe basılan GÖKKUŞAĞI. Kitabın tanıtım yazısında 2-6 yaş arası çocuklara gökkuşağı aracılığıyla renkleri tanıtmayı amaçladığı belirtilmiş. Öykü sevimli bir kız çocuğunun ağzından anlatılıyor ama sanki birdenbire başlıyor gibi. İlk iki cümle şöyle: Yağmur kesildi ve güneş açtı. Birden gökyüzünde renkli bir şey gözüme çarptı. Ardından gelen cümlede de renkli bir kuşağın gökyüzünün bir ucunu diğer ucuna bağladığını söylüyor küçük kız. Gökyüzünün hangi ucu başka hangi ucuna bağlanır bir gökkuşağıyla, pek anlamadım doğrusu. Sonraki sayfada da gökkuşağının üzerinde koşmak istediğini ama başını sonunu bulamadığını söylüyor. Biz çocukken gökkuşağının üzerinde değil altında koşmak isterdik hatta altından geçmek istediğimiz bir kemer gibi görürdük. Hoş, ben hala öyle görüyorum ya:) Sonrasında gökkuşağı kaybolurken renkleri hatırlamak için bazı şeylere(!) benzetiyor. Elma, gökyüzü, güneş ve çimen örnekleri gayet yerinde ama elindeki lolipop ve üzerindeki tişört örnekleri pek hoşuma gitmedi. Mesela turuncu için bir balık, mor için bir menekşe örnek verilebilirdi. Kitap gayet esprili bitiyor. Çizimler güzel, renkler canlı. Sadece küçük kız hem kitabın kimlere adandığını belirten hem de en son sayfada yer alan çizimde biraz gülümsüyor olsaymış daha güzel olurmuş.
Selin’e bu kitabı ilk defa deniz kenarında (geçen hafta beş günlüğüne Belek’teydik, ayrıca yazacağım) yakın arkadaşlarımızın kızı, Selin’in pek sevgili İpek ablası okudu. Galiba da 3-4 defa üst üste okundu kitap. Daha sonra odada beraber okuduğumuzda Selin lolipopun ne olduğunu sordu. Evirip çevirip bir şeyler söyledim. Kitabın sonunda da küçük kızın yüzüne bakıp “ne biçim bi kıj bu anne, gümüyo” dedi. Fakat mor için örnek verilen tişörtün üzerindeki gülen kediyi çok sevdi. Bir de küçük kızın rüya gördüğü sayfada gökkuşağının üzerinde duruyormuş gibi çizilen kuşa –ki ben heyecanla “Aa, kuşun orda ne işi var?”dediğimde gayet sakin bir ses tonuyla “bu maatı anne” diyerek beni düzeltti, yelkenliye, uğur böceklerine ve yarısı görünen kediye bayıldı. Hatta kedinin kafasını gösterip “vucudu neede anne” diye sordu. Selin renkleri epey uzun zamandır bildiği için kitabın renkleri öğrenmesine herhangi bir yardımı olmadı. Kitabı o gün okuduktan sonra da bir daha kapağını açmadı. Sanırım beğenmediğinden değil, doğrusu fırsat bulamadı. Selin’in topu topu 5 günlük tatile kendisi için 4, çocuğu için de 8 (yazıyla sekiz) tane kitap taşıyan bir annesi var da...:)

25 Haziran 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 19, 20

Bu haftanın ilk kitabı Selin henüz 8-9 aylıkken kitapçıda görüp, bir çırpıda okuyup çok çok beğendiğim ama almak için biraz daha beklemeliyim diyerek kendimi tuttuğum bir kitap. Bu sefer Beyoğlu’nda yürürken ve sırayla bütün kitapçılara uğrarken YKY’ye de uğramadan olmazdı tabii. İçeriye girer girmez doğru çocuk kitaplarının olduğu bölüme yürüdüm. Yanımda duran kadın şaşkınlıkla yüzüme bakınca suratımdaki kocaman gülümsemeyi fark ettim. Kitabı görünce nasıl sevinmişsem artık:) Aynı yüz ifadesi kasada paramı öderken de devam etti. Çünkü yine tüm kitaplardan %25 indirim yaptılar. Bir kaç ay önce Ankara’daki YKY kitapçısına uğradığımda, kalmadığını söylemişlerdi. Kitabı bulamayacağım diye bayağı üzülmüştüm. Neyse ki 3. Baskısını yapmışlar. Eveeet, kitabın adı YAVRU AHTAPOT OLMAK ÇOK ZOR. Sara Şahinkanat’ın küçükken giydirilmesi hiç kolay olmayan oğlu Tan için yazdığı harika bir masal bu. Tabii ki Feridun Oral resimlemiş ve ortaya çok güzel bir kitap çıkmış. Feridun Oral’ın çizimleri üzerine bir şeyler yazmaya gerek yok herhalde:) Sara Şahinkanat’ın öykücülüğü de gerçekten övgüye değer. Gayet sevimli, sade, anlaşılır ve kafiyeli cümleler kullanmış. Kitabın konusuna gelince; küçük Nino her gün giysilerini sekizer delikten geçirmekten bıkmış, yılan balığı olmak isteyen bir ahtapot. Ama bir gün sekiz kolu sayesinde yılan balığının yüzlerce yumurtasını kurtarıyor ve bir anda kahraman oluyor. O günden sonra da ahtapot olduğu için hiç yorulmuyor ve kendiyle gurur duyuyor.
Selin kitabı ilk okuduğumda sekiz kolla giyinmenin ne kadar güç olduğu meselesine taktı. Sonra kitabı bana anlatırken kitapta olmadığı halde Nino’nun giyinirken ağladığını söyledi. Kendisi bazen bluzunun kollarını geçiremediğinde mızmız ağlaması yapıyor da. Bir de Nino’nun kahraman olduğu sayfada çeşit çeşit balık ve tabii yunus resmi var. Kitabı “oku anne yüfen” diye her getirişinde önce o sayfayı açıp uzun uzun inceliyor, sonra bana veriyor ve hemen oracıkta sayfadaki yunus, deniz atı, ahtapot ve balıklarla ilgili başka bir öykü uyduruveriyor. Bence her çocuğun kitaplığında olması gereken bir kitap.
İkinci kitap, Selin’le birlikteyken inceleme gafletinde bulunduğum ve sırf kırmızı bir karınca gördüğü için “ayayım anne” diye ısrar edip aldırdığı YAVRU KARINCA kitabı. Gülsüm Cengiz yazmış ve Gökçe Akgül resimlemiş. Say yayınları da basmış. Kırmızı yavru karıncanın kendisi büyüklüğünde bir ekmek kırıntısını yuvasına taşımasını sağlayan başarma azmini anlatıyor kitap. Resimleyenin resim değil de grafik eğitimi aldığını düşündüm nedense. Karıncaların biraz daha sevimli çizilmesi de mümkün olabilirdi. Aldıktan sonra kapağında 7 yaş ve üstü için tavsiye edildiğini gördüm. O yaş grubu için uygun olabilir tabii ama 2,5 yaşında bir kız için böyle büyük bir gayret hikayesinin biraz fazla kaçabileceğini düşündüm. Selin kırmızı karıncaya bayıldığı için okudum tabii ama epeyce değiştirerek. Bir kaç hafta boyunca da her gece yattığımızda karıncanın hikayesini, içine Selin’in Sina ve Akın dedelerini katarak ve Selin’i parkta Caillou ve kardeşi Rosie ile karşılaştırıp top oynatarak anlattım. Kitabın öyküsünde yaptığım değişiklik ise şöyle: Kırmızı karıncanın ekmek kırıntısı taşıdığını gören anne ve babası çok şaşırırlar ve onu takdir ederler. Ama ona, yiyecek taşımak için henüz çok küçük olduğunu ve vaktini gelişip güçlenmesi, büyümesi için yemeklerini yiyip, uykusunu uyuyarak, çok kitap okuyarak ama en önemlisi bol bol oynayarak geçirmesi gerektiğini söylerler. Küçük karınca da arkadaşlarıyla oynamayı çok istediği halde yorgun olduğunu fark eder, anne babasına büyümeyi bekleyeceğini söyler ve yuvasına gidip mışıl mışıl uyur.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails