16 Mart 2009 Pazartesi

Oylama Sonucu: Haydi Oynayalım!

Eveeet, oylamamız nihayet bitti! Sonuçlar yan tarafta da görüldüğü üzere 20 evet ve 3 hayır cevabından oluşuyor. Yani yeni bir oyun blogu açıyoruz hatta açtık. Blogumuzun adı ‘Haydi Oynayalım!’. Bu blogun yeni, değişik, kolaylıkla oynanabilir ve basit oyunların yer aldığı bir blog olabilmesi için sadece benden gayret beklenmemesi gerektiğini daha önce de yazmıştım, sanırım. Örneğin kızım artık 14. ayını sürmekte olduğundan, benim 1 yaşın altındaki çocuklara yönelik oyunlar yazamayacağım çok açık. Sadece daha önce kızımla oynadıklarımızı veya duyduğum çok değişik bir oyunu yazmaya gayret edebilirim. Ben daha ziyade 1—2 yaş arası için uygun olan oyunları paylaşacağım. Bu sebeple bu blogun tek yazarının ben olmayacağımı ümit ediyorum. Aksi takdirde bu blog ta, iyi niyetle başlanmış fakat devamı getirilememiş bir çalışma olarak internetin dipsiz kuyusunda yerini alır.
Çok yazarlı her blogta olduğu gibi bu bloga da yazı göndermenin gayet basit kuralları var, buradan ulaşabilirsiniz. Yazar olarak atanmak istemeyip duydukça, öğrendikçe, hani şöyle çoook arada sırada yazı yazmak isteyenlerdenseniz oyunlarınızı bana e-posta ile gönderebilirsiniz. Oyunun kimden geldiğini, kaynağının kim olduğunu belirtmek suretiyle yazılarınızı bloga aktarabilirim, elbette! Hem de memnuniyetle.
Haydi anneler, sözü fazla uzatmayayım da oyunlarımızı ve tabii keyifli zamanlarımızı paylaşmaya başlayalım!

14 Mart 2009 Cumartesi

Şimdilik Hoşçakal Brüksel !

İki gün önce Selin'in amcası ve yengesinin evinde "veda yemeği"ndeydik. Bu fotoğrafı da birlikte oyun oynarken hayran hayran baktığı amcasının kucağında dans ederken çektim. Amcası abra kadabra marifetleriyle pek meşhur, eğlenmeyi, eğlendirmeyi ve daha önce bahsetmiştim yemek pişirmeyi, yedirmeyi çok seven, her çocuğun hayalindeki amcalardan. Yengemiz Marta'ya ise bebekten dolayı özel bir ilgi gösteriyoruz. Bir de kendisi kadar güzel ve içtenlikle gülen biri olduğu için sanırım Marta konuşurken gözünü alamıyor. Bu fotoğraflar da yine onlarda yediğimiz "hoşgeldiniz yemeği"den.
Burada bulunduğumuz her gün ha geldi, geliyor diye hevesle beklediğimiz "Leo" da hala gelmedi. Şu saatlerde hastanede küçük beyin teşrifini bekliyorlar. Korkarım, bebişi göremeden ayrılacağız buradan.
Bu akşam saat 22.35'de Brüksel'den ayrılıp memlekete döneceğiz. Sabaha karşı 03.30 gibi Ankara'da olacağız kısmetse. "Milli" Havayolumuz THY, Brüksel-Ankara hattı için sadece haftada bir gün bööyle herkese uygun, şahane (!) bir uçuş saati seçmiş. Hani iş insanları için ayarlanmış desem sabah daha karga şeyini yemeden Ankara'ya varıp pazar pazar iş toplantısına kaç kişi gider, bilemedim. Çünkü ben turizm sektöründe geçen 18 yıllık iş hayatımda böyle bir şey duymadım, görmedim. Neyse, umarım Munise'm yine güleç haliyle güle oynaya (hatta uyuyarak) bu seyahati de tamamlar. İlk kez ana-kız birlikte uluslararası bir seyahat yapmış olacağız. Azıcık geriliyorum ama sonra kızına güven diyorum kendime. Daha 42 günlükken Ankara'dan İstanbul'a otobüsle seyahat etmiş bir kız, O. Bu vesileyle şu son tatsız hadiseden sonra biraz sarsılan uçak yolculukları ve THY'ye olan güvenimizi de yineleyelim ve sağ salim evimize varıp düzenimize kavuşalım artık.

11 Mart 2009 Çarşamba

Brüksel'e Bahar Geliyor, Parktayız!

Son bir haftadır güneş kısa sürelerle yüzünü gösteriyor fakat bu yine de içim sıkılıyor duygusunu gidermeye yetmiyor, maalesef. Hatta son üç gün güneşi göremedik bile, bir yağmur bir rüzgar... Yine de Selin’le hemen hemen her gün parka gittik, dolaştık, ardından küçük alışverişlerimizi yapıp eve döndük.
Bugün, güneş “hadi çıkın dışarı, biraz daha uzun süre parlayacağım!” dedi sanki. Biz de inanıp kendimizi parka attık. Aman, ne iyi yaptık! Parkta her zamanki gibi yapraklarla haşır neşir olduk, köpekleri sevdik, güvercinlere ekmek attık, spor yapanlara (bilhassa koşarken dönüp dönüp bakanlara) el salladık, her gördüğümüz bebeğe/çocuğa şöyle bir yerimizden doğrulup ellerimizi uzattık, yerde görüp değişik bulduğumuz şeyleri elimize alıp inceledik ve bazen de etrafı seyrederken uyuya kaldık.

10 Mart 2009 Salı

Selin ve Pakize

Brüksel'de sevgili kedimiz Pakize de var. Onu ilk kez bugünkü gibi yağmurlu bir günde ofisimin karşısındaki marketin önünde titreyerek miyavlamaya çalışırken pencereden görmüş ve telefon görüşmemi "bi dakka" diyerek yarıda bırakıp yerimden hızla fırlamış ve kaptığım gibi ofise getirmiştim. Tahminimce en fazla iki haftalık bir kediydi. Hayatta kalması için epey bir badire atlattıktan sonra fene halde birbirimize bağlandık ve arkadaşlarımla birlikte ofiste bakmaya başladık. Bir çoğunuza ofiste kedi beslemek tuhaf gelebilir ama İstanbul Cihangir’de bu son derece sıradan bir şeydir. 1,5 yaşına yaklaşırken eve aldım Pakize’yi. Birlikte deprem dahil bir çok şey yaşadık. Evlenip yurdışına giderken O’nu da götürdüm yanımda. Eşimin de çocukluğunda kedili bir evde büyümüş olması işimi çok kolaylaştırmıştı. Ama son dört yıldır burada annemler bakıyorlar Pakize’ye. İnşallah bu yaz hasret bitecek ve Pakize’yi geri götürmemek üzere getirecekler TR’ye.
Selin’in buraya geldiğimizden beri Pakize’yle kurduğu ilişki hakikaten komedi filmlerini aratmayacak sahnelerle dolu. Bir kere Pakize, Selin’den korkuyor ve hatta biraz da kıskanıyor ama Selin, Pakize’ye bayılıyor ve Pakize odaya her girdiğinde “ha ha, ha ha” diyerek kahkahalar atıyor. Biz Pakize dediğimizde “tediii, tediii” diye bağırıyor. Beraber dergileri incelerken kedi resmi gördüğünde “tedi” deyip Pakize’ye bakıyor ve gülüyor. Sonra da bana dönüp doğrulamamı ister gibi bakıyor. Emeklemesi için yere bıraktığımda hemen Pakize’nin kaloriferin yanında duran pufuna gidip “ben geldim” anlamında gülerek “hıı hıı” deyip keyifli keyifli ayağa kalkıyor. Dün sabah ilk defa Pakize’yi alnından sevmesine izin verdim. Çok heyecanlandı ve şaşırdı. Sanırım çok yumuşak buldu. Pakize’de korktuğum gibi davranmadı ve usulca sevmesine izin verdi. Sonra da ben sevdim. Pakize kafasını çevirip uyudu. Meleğim bana baktı, şıışşşş dedi, (bu uyuyor demek, Selin uykuya dalmadan önce hep bu sesi çıkarıyoruz) ve dönüp kavanozunun yanına doğru emekledi. Arada bir oturduğu yerden kafasını uzatarak Pakize uyanmış mı diye kontrol etmeyi de ihmal etmedi. Dün akşam her zamanki gibi yemek yerken masanın etrafında miyavlayarak dolanan Pakize’yi bu sefer “tedii” yerine “Zize” diyerek çağırdı. İlişkileri günden güne gelişiyor ve bu beni yeniden Pakize’yle yaşamak konusunda çok umutlandırıyor.

9 Mart 2009 Pazartesi

Evde Oynanan Oyunlar

Bugün hava ziyadesiyle rüzgarlı. Bu yüzden dışarıya çıkmadık. Selin yukarıda öğlen uykusunda ve ben de bilgisayar başındayım, mucizevi olarak bu yazıyı yazabiliyorum.
Üç-dört gündür kızımla masada karşılıklı oturup kağıt havlu rulosuyla oynuyoruz. Önce ruloyu ağzıma götürüp “Tikkat tikkat! Oyun saati başlamıştır.” duyurusunu yapıyorum. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle beni izliyor. Sonra ruloyu O’na doğru yuvarlıyorum, O da bana doğru yuvarladığını zannediyor. İlk oynadığımızda ruloyu eline alıp bana doğru atıyordu. Artık masadan almadan kısa mesafeli fakat sağa/sola doğru yuvarlayabiliyor. Rulo yuvarlanırken hayretle ve keyifli olduğunda çıkardığı “hııı, hıı” sesleriyle gülerek seyrediyor. Rulo masadan düşünce de kahkahalar atıyor.
İkinci oyunumuz, Sina dedesinin Selin gelmeden önce kuruyemişleri için kullandığı kavanoza etraftaki bütün kalemleri tek tek koyup sonra da içinden tek tek çıkarmak. Araya bazen dedesinin tatlandırıcı kutusu da kurışıyor hatta bazen Mini’yi de kavanoza sokmaya çalışıyor. Bazı kalemler kapaklı, bazıları renkli, bazıları kısa/uzun, bazıları üsten basınca ucu çıkanlardan. Önce hepsi inceleniyor. Kapaklar çıkarılıp takılıyor, üstten basılıp kalemin ucu olup olmadığı kontrol ediliyor, yanyana getirilip uzun/kısa tespiti yapılıyor ve uzuun uzun renkleri inceleniyor. Sonra hepsi kavanoza konulup teek tek çıkarılıyor. Eğer sıkılırsa kavanozu ters çeviriyor, yeniden doldurmaya başlıyor.
Son günlerde diş kaşıntısı yüzünden (9. dişi bekliyoruz) salya üretiminde artış var, önlüksüz dolaşamaz oldu Meleğim.

5 Mart 2009 Perşembe

BEO Geometrik Şekiller


Yol hazırlığı, varınca yerleşme, aman hemen işlerimizi halledelim diyerek koşturmaca derken, bu sefer BEO etkinliğini yapma fırsatımız hiç olmadı. Halbuki Brüksel’e geçen gelişimde (Eylül 2008’di) fotoğrafta gördüğünüz geometrik şekilli oyuncağı Selin için biraz erken olmasına rağmen almıştım. Sonrasında kızımın henüz 9 aylık olmasına rağmen zevkle oynadığın görünce ne iyi etmişim dedim kendi kendime. Selin daireyi yerine sokmayı öğrendiğinde 10. ayını bitirmişti. Uzun bir süre sadece onunla ilgilendi, sanırım kırmızı olduğu için. Sonra sırasıyla kareyi ve üçgeni yerine oturtmayı öğrendi. Diğer iki şekil üzerindeki çalışmaları halen devam ediyor. Bu çok severek, dakikalarca oynadığı nadir oyuncaklarından biri ve bir de kırmızı kovası var. Bu sefer yer işgal etmesin diye sadece şekilleri ve sarı kapağı aldım yanıma.
Buraya gelirken kendinden yapışkanlı laminasyon filmi, elişi kağıtları, yapışkan vd. getirdim. Özgür’den ilham alarak burada bira bardaklarının altına konulan kalın mukavvadan bardak altlıklarının bir yüzüne renklerle tanışma faaliyetimiz uyarınca sarı elişi kağıdı, diğer yüzüne yine sarı renkten daire, kare ve üçgen kesip yapıştırdım. Üzerini şeffaf filmle kapladım. Sarıyı bilhassa seçtim çünkü Meleğim içinde S, Ş harflerinin olduğu kelimeleri daha kolay söylüyor hatta ilave S harfleriyle kendince zenginleştiriyor. İki üç kez daire şekilli kartın üzerine kırmızı daireyi, üçgenin üzerine yeşil üçgeni ve kare kartın üzerine mavi kareyi koydum. Aynısını yapmasını istedim. Sadece dairenin üzerine kırmızı daire oyuncağını koydu. Tam sıkıldığını farketmiştim ki bütün her şeyi yere attı. Gün içinde iki kere daha oynadık. Sonra da güneş açınca parka yürüyüşe gittik. Yarından itibaren her gün kısa sürelerle oynamaya ve hava güneşli oldukça yürüyüşe gitmeye devam edeceğiz.

4 Mart 2009 Çarşamba

Sarı Şeker'in Doğum Günü

İki gün önce söz verdiğim gibi bugün de Arda’nın doğum gününden bahsedeceğim. Ardacığım ona taktığımız adın hakkını veriyordu ve gerçekten çok şekerdi. Ah, bir de diş çıkartma sıkıntısı olmasaydı. Diş sıkıntısı o kadar fazlaydı ki bir süre sonra doğum günü çocuğu olmasına rağmen fazla duramayıp uyumaya gitti.

Burcu’nun ve annesinin ellerine sağlık, doğum günü sofrası lezzetli kurabiyeler, tuzlular, keklerle doluydu. Bu noktada mercimek köftesinden bilhassa bahsetmem gerek çünkü gerçekten şahaneydi. Sarı şekerin pastası Mira’nın pastası gibi gayet hafifti. Kuki’nin bilhassa süsleme işini iyi bildiğine kanaat getirdim.

Günün en popüler oyuncağı arabaydı. Sırayla bindiler ve bu duruma hiç biri itiraz etmedi. Günün en şahane hareketleri sakinliğiyle meşhur kızımın tatlı Mira’yı kündeye getirmesi, meme emerken fotoğraflarını çekmek istediğimde Emre’nin annesinin bluzunu tutup memesini kapatması, Çınar’la Eskimolar gibi burunlarımızı birbirine sürtüp gülüşmemiz, ağır abi Yiğit’in emeklemek yerine ısrarla ayakta durması, Selin'le Çınar'ın mama sandalyesinden sarkan kırmızı topları laboratuarda deney sonucu bekler gibi büyük bir ciddiyetle izleyişi, Emre’nin Mira’yı uzuun uzun öpmesi, Arda’nın diş sancısına rağmen, Selin’in “oynayalım mı?” çekiştirmelerine sevimli sevimli bakıp gülümsemesi...Anlatmakla bitmez. Çünkü bebişlerin biraraya her gelişleri aslında baştan sona film gibi yaşanıyor.

Sırada ağır abi Yiğit’in doğum günü var ve maalesef biz o tarihlerde hala Brüksel’de olacağımızdan katılamayacağız. Hemen ardından gelen Cıva Çınar’ın doğum gününe yetişebilmeyi umuyoruz. Bakalım...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails