22 Temmuz 2011 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 40, 41

Aylardır şöyle oturup doğru dürüst bir şeyler yazamıyorum bloga. Ya bir dönem çok meşgul oluyorum veya vaktim olsa da yazmak istemiyorum. Yaz rehaveti filan da değil üstelik. Tuhaf bir şey... Blogların kapanmasından ve tabii açılmasından beri kendimi toparlayamadım gitti. Benim de Pratik Anne gibi hem bloglarıma hem de kendime bir çeki düzen vermem gerekiyor artık. Ben bile sıkıldım bu durumdan. Bu hafta bari kitap gününü kaçırmayayım diyerek iki kitabı tanıtmakla başlayayım.
Haftanın ilk kitabı Nesin Yayınevi’nin Çocuk Cenneti Kitaplığı Serisinden, Emma Chichester Clark’ın Türkçe’ye MİNİ MİNİ MUALLA adıyla çevrilen Little Miss Muffet Counts to Ten isimli kitabı. Kitap Mini Mini Mualla’nın ormanda bir ağacın dibinde bir mindere oturup çorbasını içmesiyle başlıyor. Yanına önce 1 örümcek, sonra 2 lemur, sonra 3 saksağan... ve en sonunda 10 timsah ellerinde büyük bir kutuyla geliyor. Mualla o kadar korkuyor ki onu öğle yemeği niyetine o kutuya koyacaklarını sanıyor ama... Sürpriz!... Elbette sonunu yazmayacağım ama şenlikli bir son olduğu tüyosunu verebilirim.  Çizimler çok eğlenceli, detaylara çok dikkat edilmiş. Her sayfada önceki sayfalarda hikayeye kaç hayvan katılmışsa hepsi birden resmedilmiş ve her sayfada her hayvan başka bir durumda çizilmiş. Örneğin 7 sayısının belirtildiği sayfada 1 örümcek, 2 lemur, 3 saksağan, 4 tilki, 5 kedi , 6 köpek ve 7 ayı var. 8 sayısının vurgulandığı sayfada bunlara 8 tane deniz papağanı ekleniyor ama mesela bir önceki sayfada sandalye taşıyarak gelen ayılar bu sayfada masayı düzenliyorlar.
Yabancı dilde kitapların eğer bir tekerlemeye dayanıyorsa Türkçe’ye de tekerleme gibi çevrilmesi, farklı dil yapılarından dolayı ciddi zorluklar içeriyor. Kitap bu zorluğu aşmış diyebilirim. Çeviri Tülay Dikenoğlu Süer’e ait.
Selin kitabı ilk okuduğumuzda aynen Mualla gibi son sayfadaki timsahlardan hafiften ürkmüştü. Fakat o sayfaya gelene kadar bütün hayvanlar mutlaka yanlarında bir şey getirdiklerinden, bunun bir parti hazırlığı olduğunu anlamış ve iyi bir tahminde bulunmuştu. Uzunca bir süredir, neredeyse günaşırı, “iyi ki doğdun şarkısını söyleyelim anne” diyerek oyun hamurlarından yaptığı pastayı burnuma dayadığından olsa gerek, kitabı çok beğendi ve bir kaç gece okuttu.  Hala da arada bir okuyoruz.
Hesapta kitabın sonunu söylemeyecektimJ))
Bu aralar Türkçe yazan çocuk kitabı yazarlarını bilhassa arayıp, inceleyip, kitaplarını alır oldum. Bu alanda kendini kanıtlamış isimlerden biri olan Ayla Çınaroğlu’nun bu kitabını görünce hemen hızla göz atıp kasaya yöneldim. Ben kitabı yeni çıkmış zannederken eve döndüğümde künyesine bir baktım ve ilk basımının 1999 yılında yapıldığını gördüm. Kendime kızdım tabii. İş Bankası’nın, YKY’nin, Kır Çiçeği’nin,  Redhouse Kidz gibi yayınevlerinin çeviri kitaplarına o kadar çok takılmışım ki, gerçekten çok az sayıda olan yazar ve çizerlerimizin kitaplarını fark etmemişim.  Ha diyeceksiniz ki, hepsi de bir heves alınacak şeyler değil. Haklısınız. Bazen  “bu kitabın basımında kullanılan kağıda, boyaya,  matbaadaki işçinin emeğine yazık yahu!” dedirten kitaplarla da karşılaşıyor insan. Ama bu kitap bence az sayıdaki güzel örneklerden biri.
Tembel Fare Tini Dizisi’nden bahsediyorum. Uçanbalık Yayınları'ndan çıkan ve dizinin 2. kitabı olan PEYNİRLİ BÖREK’ten.  Balkan kökenli biri olarak böreğin hele ki peynirli böreğin damağımda özel bir yeri vardır. Hal böyle olunca kitabın daha içine bile bakmadan adına bayıldım. Bir de sayfaları çevirdikçe hem hikayenin sevimliliği hem de Mustafa Delioğlu’nun şahane çizimleri bizi çok etkiledi. Bence Miki Fare’den bile daha sevimli ve daha şahsiyetli bir küçük fare.  Çizgi filmi yapılsa mesela, acayip tutar diye düşünüyorum. Selin Tini’ye bayıldı bayıldı. Kitabın çok hoş bir espriyle bitmesi üzerine de  “Ne kaday da tembelmiş anneee!” diye hafiften şımararak gevrek gevrek güldü.  Hararetle tavsiye ediyorum.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Bazı Turistik Tesisler

Geçen yıl yaz sonu bazı turistik tesislerle ilgili bir yazı yazmış ama ben bloga aktarana kadar yaz bitivermişti. Nihayet! İşte daha önce söz verdiğim üzere, geçen sene gittiğimiz, kaldığımız tesislerle ilgili bir kaç (!) satır...
Turunç Loryma Otel: Bunca yıllık turizmciyim, hani şu son 4-5 yılda açılan en yenilerini bilemem tabii ama gördüğüm en geniş apartlar burada. Apartların hiçbirinin pencerelerinden veya balkonundan diğerlerini görmek mümkün değil. İsteyen balkonuna çıkıp üstsüz bile güneşlenebilir yani.  Turunç koyunun yapısı gereği sahilden uzak ama 30-45 dakikada bir olmak üzere servis var. 5-6 dakikada sahildesiniz. Bir traktörün çektiği, üstü tenteli, oradakilerin çekçek dediği şeyle sahile inip belediyeye ait plajdan günlük gayet makul bir ücret ödeyerek (sanırım 10 veya 15 TL idi) denize girmek ya da tesisin havuzundan yararlanmak mümkün. Tesiste yemekler açık büfe ve bilhassa kahvaltısı çok çok iyi. Denize uzaklığının dışında olumsuz tek tarafı, dik sayılabilecek bir yamaca kurulduğundan apartların büyük kısmına ulaşmak için biraz yokuş çıkmak gerekiyor. İyi tarafı çocuklu ailelere ve yaşlı çiftlere en yakındaki apartlardan yer veriyorlar.  Çocuk klübü her gün belli saatler arasında açık ve çocuk havuzuna yakın. Çocuklar Türkçeyi gayet iyi konuşan genç bir Alman kadın gözetiminde oyunlar oynuyorlar. Tesiste bir de mini çiftlik var. Teoman yaz okulundayken Selin’le neredeyse her gün kahvaltıdan sonra çiftliğe gidip hayvanlara bakmıştık. Selin o zamana kadar sadece kitaplarda gördüğü atların, eşeklerin, ineklerin ne kadar büyük olduklarını görünce önce fena halde korktu. Sonra buzağıların yanına gittik, onlar bile büyük geldi ama en azından buzağıların yanında kucağımdan inebildi. Sonra koyun ve keçilerin olduğu ağıla gittik. Orada da sanki ayağına diken batmışta çıkmıyormuş gibi durmaksızın bağıran kuzuları ve keçileri görünce bir tuhaf oldu. Ama sanırım en büyük şoku temizlik konusunda yaşadı. İlk gün çiftlikten ayrılıp tesise doğru yürürken (bu arada çiftlikle tesisin arası taş çatlasın 40-50 metre) “buyası biyaz pis anne” dedi. Kitaplarda hep tertemiz ve sevimli renklerde çizilmiş hayvanları görüyor, şaşırdı tabii  yavrucak. Ertesi gün “çiftliğe gidelim mi?” diye sorduğumda önce kesin bir tavırla “hayıy, oyası pis” dedi, sonra biraz düşündü, dayanamadı ve “ebet ebet gideyim, kuzuyaya meyama diyeyim anne” dedi. Apartta kahve makinesinin bile olduğu bir mutfakta yavrunuza isteğinizi pişirip yedirebilmek hoş bir ayrıntı ama tatilde sizi ne kadar dinlendirir, bilemem:) Fiyatlara gelince; tesisin sunduğu imkanları, mutfağının başarısı ve mini çiftliği gözönüne alındığında çok makul kalıyor.
İzmir Balçova Termal Tesisleri: Ne çocukla ne de çocuksuz gidilebilecek bir yer. Kuruluş amacına uygun olarak sağlık sorunları olanlara hitap eden bu yüzden de ağırlıklı olarak 60 yaş ve üzerindekilerin kaldığı, içeri girdiğiniz andan itibaren ruhunuzun kasvetle sarmalandığı bir tesis. Yemekler sıradan bile değil. Halbuki İzmir’in en uyduruk lokantasında bile Ege’nin lezzetlerini tatmak mümkün. Zorunlu değilseniz gitmeyin diyorum ve daha fazla yazacak bir şey bulamıyorum, maalesef.
Belek Club Ali Bey: Çocukla(rla) gönül rahatlığıyla gidilebilecek bir hayli tuzlu fiyatı olan ama buna değen bir tesis. Üstelik seyahat acentalarının erken rezervasyon sistemiyle gayet uygun koşullarla ödeme yapmak mümkün. Aquapark sebebiyle çocuk ve engelli dostu denen tesislerden. Öyle çook geniş bir alana kurulup her bir ünitesi oraya buraya serpiştirilmiş tesislerden değil, gaayet derli toplu. 13 tane konak var, bazıları 3, bazıları 2 katlı. Tesisin her birimine girişte çocuk ve engelli arabaları için rampalar var. Bir büyük havuz, bir sessiz havuz (suda oynamak için değil de benim gibi kesintisiz yüzmek isteyenler için düşünülmüş) ve bir çocuk havuzu var. Aqua Park tesisin diğer ucunda. Bu da gürültü faktörünü ortadan kaldırıyor. Birimlerin yerleşimi, konakların yapısı kısaca tesisin tasarımı çok başarılı. Her şey Osmanlı konsepti üzerine oturtulmuş fakat katiyen insanı baymıyor. 
Yemeklere gelince; çok ama çok zengin ve lezzetliydi. Bilhassa Türkiye’ye döndükten sonra Ankara’da bir tane bile gerçek Çin Lokantası bulamamış ve Çin mutfağını çok seven birisi olarak epey canımı kandırdım. Selin’e neredeyse her öğün farklı bir balık yedirdim. Maalesef tatlı bölümü acayip başarılıydı ve doğal olarak iki kilocuk alıp döndüm. Ana Restorantın dışında bir de sahilde denize nazır bir restoran vardı ki her gece orada yemek yemediğimize çok pişman olduk. 
Animasyonların ve ekibin ne kadar iyi olduğundan daha önce bahsetmiştim, sanırım. Tesisin, çevreye duyarlı bir şahsiyetseniz eğer, olumsuz olabilecek tek yönü kumsalının caretta carettaların yumurtlama alanı içinde kalması –ki aslında o bölgedeki bütün oteller için aynı şey geçerli. Dediklerine göre, sıkı kontrol altında tutup eğer bir caretta yumurta bırakmışsa kumsalda hemen o alanı çevreleyip uyarı levhası asıyorlar. Biz şahit olduk. Bir gün önce kumsalın o bölümünde hiç birşey yokken ertesi gün hemen çevrelenmiş bir alan ve levha vardı. Bu uygulamanın ne kadar yeterli olduğunu anlamak için o bölgede bırakılan yumurtaların ne kadarının yaşadığına dair istatistik tutulmasını, eğer eskaza böyle bir istatistik tutuluyorsa her yıl ilan edilmesini istemek gerekir bence. Bir dolu lafı edilen bunca ihtimam bir işe yarıyor mu yaramıyor mu görmek lazım, dii mi?
Tesisle değil ama Belek’le ilgili önemli bir  husus; katiyen serinletmeyen ve dalgalar yüzünden adamı serseme çeviren denizden hoşlanıyorsanız sorun yok, ne ala! Ama eğer benim gibi, deniz dediğin soğuk olur diyenlerdenseniz, havuza mahkum kalabilirsiniz.
 

16 Haziran 2011 Perşembe

Selin'in Süpürgesi

Geçen haftalarda tanıttığım kitaplardan biri olan “Süpürgede Yer Var mı?” kitabının Selin’de nasıl bir iz bıraktığını yazacaktım ya, işte yazıyorum. Ben Ankara’ya dönünce anladım etkisini. Mayıs başında İstanbul’dan döndüğümüzden beri –ki sonraki yazımın konusudur, istisnasız her gece bana İstanbul’da neler yaptığımızı anlatıyor. Sonra süpürgesiyle bir cadı ortaya çıkıyor ve önce Selin, annesi, babası ve Pakize süpürgeye biniyor. Sonra İstanbul’dan ananesini, Akın dedesini, Gülannesini, Deniz’i, teyzesini, Yasemin’i (benim yeğenim, Deniz’in annesi, Alternatif Anne’nin uzman psikologlarından), büyükannesini, dayısını, Sinan’ı, Selda’yı bindiriyor süpürgeye. Sonra uçup Brüksel’e gidiyorlar. Oradan da babaanneyi, Sina dedeyi, kardeşi Yeyo’yu (Leo), amcasını, Mayta’yı (Marta) alıyorlar. Herkes süpürgede, hem de koltuğa oturarak seyahat ediyor ve Antalya’ya gidiyorlar (Mart ayında Antalya’ya gidişimize gönderme yapıyor). Oradan da Zerrin teyzeyi, Sinan amcayı, Elif ablayı ve Murat abiyi alıyorlar. Sanki onlar Antalya’da yaşıyorlarmış gibi:) Sonra Ankara’ya dönüp bu sefer arkadaşlarını (Ada, Mira, Zeynep) ve annelerini alıyorlar, dünyayı gezmeye başlıyorlar. Dünyayı gezmek deyince harbiden geziyorlar. Mesela Afrika’ya gidip zürafa ve filleri görüyorlar, sonra Avustralya’ya gidip anne kangurulara ve anne koalalara yavrularını nasıl taşıdıklarını soruyorlar. Bütün bunları nereden mi biliyor? Elbette Meraklı Minik Dergisi’nden. Kitaplarda karşımıza çıkan her hayvanın nerede yaşadığını öğrenene kadar bizi rahat bırakmıyor ki. Hani göster bakalım, Afrika neresi desek o günkü ruh haline göre sokağın karşısındaki boş araziyi gösterebilir tabii:)   
Ebevynler olarak çocuklarımızın hayal dünyalarını uçsuz bucaksız bırakabilmek, onları sağlıklı ve iyi beslemenin çok önemli bir yolu bence. Bu, aynı zamanda, günümüzde çok yoğun biçimde yaşanan zihinsel tıkanıklık ve vasatlıktan kurtulabilmenin de tek çaresi.

Not: Yukarıdaki fotoğrafı 12 Eylül 2009 tarihinde çekmişim yani topu topu 20 aylıkken. O zamanlar Munise’ydi ama son 1,5 yıldır gerçek bir cadı olup çıktı:) Elindekini de modern zamanların cadı süpürgesi diyerek idare ediverin:)

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Anne Olmayı Reddetmek

Çok değil 40 yıl öncesine kadar insanlar hayatlarında neyin nasıl değişeceğini hiç sorgulamadan, gerçekten isteyip istemediklerine dair bir iç hesaplaşma yaşamadan, biraz “içgüdüsel”, biraz dini bir yükümlülük, biraz da insan neslinin devamı için zorunluluk olduğundan çocuk sahibi oluyordu. Bugün gelinen noktada kadınlar artık çocuk sahibi olup olmamak konusunda bir nebzede olsa özgürler ve elbette bu özgürce karar verebilme durumu batıda bir hayli sancılı ve yüksek bedeller ödenerek yaşanan feminizm akımları sayesinde mümkün olabiliyor. Böyle bir seçimin sadece eğitim düzeyi yüksek kadınlar için sözkonusu olduğunu yazmaya gerek bile yok.
Günümüzde annelik, tercihlerin farklı olması sebebiyle çok farklı algılanıp, farklı yaşanıyor. Özellikle eğitim düzeyi yüksek kadınlar, artık ne dinin gereği ne türün devamı ne de içgüdüsel diye çocuk yapıyor. Artık kadınların, anneliği benimsemek, reddetmek ya da kendi içinde tartışabilmek gibi seçenekler yarattığı rahatlıkla söylenebilir. Bu noktada elbette çocuk isteğinin içgüdüsel ve evrensel bir karşı konulamazlık içerdiğinden bahsetmek de imkansızlaşıyor.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Kayıt Altına Almak İçin...– 2, Şubat 2011

Ocak ayına inat Şubat ayında tam 3 doğum günü birden kutladık. Demir’le Mira’nın doğum gününü aynı gün kutladık, üstelik. Yoğun ve yorucu bir programdı ama çok eğlenceliydi. Öğlen Mira’nın doğum gününü Binbir Çiçek Çocuklar Evi’nde, Selin’in sevgili Serkan abisinin Mira için özel olarak hazırlayıp anlattığı “Davulumdan Masallar”la kutladık. Pastalarımızı yedikten sonra Banu’lara gidip Demir’in saat 16.00 başlayacak olan doğum gününü beklerken sohbet ettik. Yukarıdaki fotoğraf Mira’nın doğum günü sırasında Nilsu’nun annesi sevgili Özlem tarafından çekildi. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.
Demir’in doğum gününün yapıldığı yerdeki top havuzunu görünce kendinden geçen Selin’i, eve dönme vakti geldiğinde arabaya kucaklayarak götürmek zorunda kaldım. 1-2 dakika kadar ağlamaya devam eden meleğimin sesi kesilince anladım ki yorulmuş ve uykuya dalmış.
Şubat ayının son doğum günü sarı şekerimiz Arda’nındı. Yine gönüllerince eğlendiler. Doğum günü öncesi sabah kızlarımızı tiyatroya götürmeye karar vermiştik. Ama Selin’in huysuzluğunun arşa vurduğu bir sabahtı ve gitmiciim diye tutturdu. Uzun süren ikna çabalarım sonucu, Umur-Ada ve Nes-Zeynep’le AnkaMall’de öğle yemeği yiyebildik. Zeynep’le birlikte yemek sonrası bir de 3-4 turluk tırtıl sefası yaptılar. Arda’nın doğum gününde top havuzu yine Selin için en favori yerdi ama neyse ki bu sefer ağlamadan vedalaşabildi.
Bu çocuklar ne zaman bu kadar büyüdüler yahu!

13 Mayıs 2011 Cuma

Selin’in Kitaplığından...- 37, 38, 39

Önceki haftalarda boş geçen cumaların aksine bugün bu blog kitaplarla dolu. Haftanın ilk kitabı Selin’in yaklaşık 1,5 ay boyunca neredeyse her gece okuttuğu, İstanbul’a giderken “bu kitaptan mutyaka kaydeşime de aymam geyek” dediği, Ferit Avcı’nın Kök Yayıncılık’tan çıkan KIRMIZI FİL’İ GÖRDÜNÜZ MÜ? kitabı.
Küçük bir oğlan bir sabah kalkınca duvarındaki resmin eğri durduğunu fark eder. Resmi düzeltmek isterken Kırmızı Fil’in resimde olmadığını görür ve aramaya başlar. Evde bulamaz. Mavi Balina’ya, Sarı Zürafa’ya, Mor Kedi ve Pembe Fare’ye son olarak da Yeşil Karga’ya sorar. Verdikleri cevaplardan Kırmızı Fil’in saklambaç oynarken kolayca bulunmaktan çok üzüldüğünü ve bu yüzden gittiğini anlar. Sonra kapı çalar ve Kırmızı Fil çamur içinde, üzgün ve yorgun eve döner. Küçük çocuk çok sevinir onu hortumundan öper. Kırmızı Fil resme, diğer hayvanların yanına geri döner ve uyur. Geriye tek bir sorun kalmıştır. Küçük çocuk, yerdeki ve duvardaki ayak izlerini annesine nasıl anlatacaktır?
1995 yılında Kültür Bakanlığı’nın “Eflatun Cem Güney Çocuk Kitapları Yarışması’nda birincilik ödülünü kazan bu kitabın öyküsünün çok sevimli olduğunu, çizimlerinin abartısızlığını, renklerin canlılığını, yalın ve akıcı dilini bilhassa vurgulamak lazım. Selin daha ilk okumada kitabın hikayesini aklına yazdı. Günlerce olan her olayda ya da duyduğu her sözde kitaptaki karakterleri hatırlattı, göndermeler yaptı. Son iki üç haftadır başta Poldi olmak üzere –ki önümüzdeki hafta o seriyi de tanıtacağım, ilgisi başka kitaplara kaymış olsa da bazı akşamlar uyku öncesi okunacak 2. ve/veya 3. kitap olarak seçip, başucuna koyuyor.
Elbette İstanbul’a gitmeden önce kitabı epey bir aramak zorunda kaldım, öyle her yerde hemen bulmak mümkün olmadı. Sonunda da sipariş vererek edinebildim. İstanbul’da da önce kitabı verip vermemek konusunda epey bir tereddüt etti, sonra ben “seninki Ankara’da” diyerek ikna ettim de sevinçle verdi kaydeşine:) Bir de emirle karışık yorum yaptı verirken. “Ben bu tipakı çok seviyoyum Deniz, sen de oku hemen.”:)

İkinci kitabımız, Yıldırım’ın (Türker) şahane çevirisiyle Popcore Çocuk Kitapları’ndan çıkan, Julia Donaldson - Axel Scheffler ikilisinin İngiltere’de 2001, Türkiye’de 2007 yılında ilk basımı yapılan kitabı, SÜPÜRGEDE YER VAR MI?
Cadının biri süpürgesinde kedisiyle birlikte uçarken – ki ben, Pırtık Tekir olduğundan fena halde şüpheleniyorum:), rüzgar çıkar ve şapkası uçar. Aramak için yere inerler. Şapkayı meraklı bir köpek bulur ve süpürgede yer olup olmadığını sorar.”Var!” der cadı ve yola devam ederler. Sonra cadının saçındaki kurdele düşer, yere inerler. Bu sefer kurdeleyi bir kuş bulur. O da aynı soruyu sorar. Ona da “Var!” der. Bu sırada yağmur başlar. Cadının sihirli değneği elinden kayar, sazlıklara düşer. Onu da bir kurbağa bulur. O da süpürgeye binmek ister ve biner. Kurbağa sevinçten zıp zıp zıplarken süpürge kırılır ve hepsi birden bataklığa düşer. Bataklıkta kötü kalpli bir ejderha cadıyı yemek ister. Ama diğer hayvanlar birbirlerinin üstüne çıkarak, çamura bulanarak ejderhaya korkunç bir dev gibi görünürler ve cadıyı kurtarırlar. Cadı buna çok sevinir.
Kazanını ateşe koyar ve her birinden kazana bir şey atmasını ister. Sonra bir şeyler söyler ve birdeeen... Cadı, kedi ve köpek için koltuğu, kuş için yuvası ve kurbağa için duşu olan muhteşem bir süpürge belirir. Süpürgeye biner, giderler.
Bu kitabı yılbaşında almıştım Selin’e ama ortaya çıkartmak için biraz bekledim. Daha önce okuduğumuz ejderhalı kitaplarda bir canlıyı yemeye çalışan kötü kalpli (!) bir ejderha yoktu ve o sahneye ait resim Selin için biraz korkutucuydu. Akşam uyumadan önce okumak riskli olabilir düşüncesiyle İstanbul’a giderken yolda okumak üzere yanıma aldım. Tek kelimesini bile değiştirmeden aynen ama çok yumuşak vurgularla okudum. Kitabın korkutucu tek sayfasında da “Aa, ne komik olmuşlar, baksana!” diyerek çamurdan yaratığın aslında süpürgedeki hayvanlar olduğunu çabuk farketmesini sağladım. İyi ki öyle yapmışım. Çamurun içinden hayvanları seçince gerilmiş suratı hemen değişti, çok rahatladı ve küçük bir kahkaha attı.
Bu kitabın Selin’deki etkilerini, önümüzdeki günlerde ayrı bir yazıyla aktaracağım.

Haftanın üçüncü ve son kitabı, çizimleri Alessandra Roberti’ye ait olan, Anna Milbourne’un yazdığı, Umut Hasdemir’in çevirdiği bir Tübitak kitabı, ÇİFTLİKTE. Bir kaç kitabına göz atanların hemen fark edebileceği üzere, A. Milbourne’nun kitaplarında bir hikaye, hikayenin kahraman(lar)ı filan yok. Bildiğimiz öykücülerden değil. Ama ister çiftlik yaşamını, ister yağmurun nasıl yağdığını, isterse dinazorları anlatsın, dili her zaman yalın, sakin, ve öğretici. Kitabın çizimlerinden de özellikle bahsetmeli. Daha güneş doğarken çiftlikten ayrılıp otlamaya giden ineklerin serin havadaki sıcak nefeslerinden tutun da havanın sabah ayazındaki nemine, sağılırken dönüp arkasına bakan inekten, çocukların kuzuya biberonla süt verirkenki şefkatli bakışlarına kadar her şey sanki karşımızdaymış gibi capcanlı resmedilmiş. Öyle çok karakteristik, değişik bir havası yok çizimlerin. Diğer yandan kitabın bir şeyler öğretme hedefine yani içeriğine, öyküsüzlüğüne de çok uygun düşüyor.
Selin doğrudan bir şeyler öğretmeyi hedefleyen kitapları sadece bir kaç kez okutuyor, o kadar. Bir süre sonra sıkılıyor. Bu yüzden Tübitak kitapları kesinlikle uyku öncesinde okunacak kitaplar değil, onun için. Bu tarz kitapları eğer resimlerini beğendiyse, gün içinde yanyana oturarak, kitaptaki her şeye bir isim vererek, arada bir onları konuşturarak yani mutlaka bir hikaye yaratarak okumayı seviyor. Kitabı geçen sene bahar aylarında okuduğumda o kadar ilgilenmemişti. Sonra yaz boyunca kitaba bakarak uydurduğu hikayelerini geliştirdikçe kitapla daha çok ilgilenir oldu. Her an her dakika okumak istediği kitaplardan değil elbet ama bu biraz da yaşla ilgili. 5-6 yaşına geldiğinde bu tarz kitaplara olan yaklaşımının büyük ölçüde değişeceğini düşünüyorum ve Selin yaşında çocuğu olan annelere, çocukların kendi hikayelerini uydurabilmelerine imkan verdiği için kesinlikle tavsiye ediyorum.

Not: Dün gece 00.01'den beri yazımı bloga aktarmaya uğraşıyordum. Bütün gün beni deli eden blogger'daki sorun nihayet çözüldü de akşamın bu vakti muradıma erdim:)

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Kayıt Altına Almak İçin...– 1, Ocak 2011

Şimdi baştan söylüyorum, bu başlığı taşıyan yazılar, Selin’in kişisel tarihini kayda almak için yazdığım yazılar olacak. Yani eğer 2011 yılının ilk dört ayında Selin’in ne yaptığını, ne ettiğini merak etmiyorsanız bu yazıları okumasanız da olur. Ben gecikerek de olsa es geçmeyeyim, iki satır özet yazayım dedim. Ne kadar iki satır yazabilirsem artık:)
Yazıya ilk olarak aslında benim alıp ağacın altına yerleştirdiğim, bunlar İstanbul’dan, bunlar Brüksel’den geldi diyerek Selin’in açmasını beklediğim yılbaşı hediyelerine verdiği tepkileri fotoğraflarla belgeleyerek başlamak istiyorum. Artık o kadar çok şeye aklı eriyor ki sabah sabah henüz afyonum patlamamışken ve daha bir tane bile paketi açmamışken beni yine şaşırtmayı becerdi. Zaten bir gece önce yemekleri ve müziği rezalet olsa da, dostlarımızla birlikte geçirdiğimiz için çok mutlu olduğumuz güzel bir yılbaşı akşamı yaşamışız ve hala kendimize gelememişiz, hatun paketleri görüp heyecanla hemen açacağına, bana dönüp “bu hediyeyey nasıy geydi anne, ne zaman geydiyey anne, kim getiydi bunnayı anne?” gibi sorular sordu. Nihayet paketleri açınca da hangisiyle oynayacağını, okumaya hangi kitaptan başlayacağını şaşırdı.
Ocak ayının en gözde faaliyeti çok sevgili arkadaşı Ege’yle komşu olmamızın avantajını kullanarak yaptıkları akşam ziyaretleriydi. Çoook keyifli saatler geçirdiler.
Vakti zamanında yazılması elzem olduğu halde bir türlü yazamadığım ama 4 ay sonra bile olsa blogda mutlaka olması gerektiğini düşündüğüm meleğimin doğum günleriyle Ocak ayına noktayı koyacağım. Ayrıntılı bilgi almak ve şahane fotoğraflar görmek isteyenleri Umurcuğumun bloguna davet ediyorum.
Bu sene Ada’yla birlikte 24 yerine 22 Ocak’ta kutladı doğum gününü meleğim. Üzerinde geçen yılki doğum gününde Ela’nın hediye ettiği elbisesiyle çok şekerdi.
Canım arkadaşlarıma biraz erken gelmelerini söylediğim çok iyi olmuş. Çünkü resmen beni topladılar (bkz. fotoğraf). Onlar olmasaydı geçen seneki gibi yavruların resimlerini kullanarak yaptığım duvar süsünü asmamız mümkün olamayacaktı.
Bu sene sürpriz yaparak doğum gününe gelen ve “amanin bu kadar çocukla nasıl otururum, ben sonra yine gelirim şekerim” diyerek evine dönen, merhaba-hoşçakalın arasında hızlıca resimlerini çekebildiğim pisi anneannesiyle –ki Teo’nun anneannesidir, mutluluk pozları verdi kızım.
Bu senenin yeni modası da suratını şekilden şekile sokarak poz vermek.
Neredeyse bütün oyuncakların birer birer salona getirilip oynandığı bol gürültülü, bol kahkahalı ve inanılmaz ama bol sohbetli bir doğum günüydü. Gelip mutluluğumuzu paylaşan bütün arkadaşlarıma gecikerek de olsa kocaman teşekkürler ediyorum.
Meleğimin hediyesini açtığında suratının aldığı ifadeden çok sevindiğini görünce pek bir rahatlayıp “Aman aman, nihayet kız çocuğu olduğunu hatırlayıp bebeklerle oynamaya başlayacak galiba” diye düşünmüştüm. Maalesef bir hafta içinde hevesini alıp bu bebeğini de diğer bebeklerinin yanına koydu ve yine müzik aletleriyle oynamaya, boya ve kalemlerinin arasında kendini kaybetmeye devam etti.
Arkadaşları gittikten sonra başbaşa kalan kızlar çetesinin azgınlıklarını Umur harika fotoğraflarıyla belgelediğinden burada uzun uzun yazmıyorum. Selin o gün yine bir ilki gerçekleştirdi ve doğum günü şerefine ilk defa lolipop yedi. Sadece fotoğraflara bakıp aklımda kalanları netleştirirken Mira ve Banu’yu ne kadar özlediğimi buraya yazmadan edemedim.

Umurcuğumun lezzetli kurabiye, börek ve kek tariflerini yemek blogumdan okuyabilirsiniz. Doğum gününün diğer ikramları da burada.
Bu sene artık kreşe giden bir çocuk olduğundan bir de orada doğum günü kutlaması yapıldı Selin’e. Selin’in en sevdiği renk diye mavi elbiseli bir bebek hediye etmişler. Bu bebekle de topu topu 3 gün oynadı ve onu da diğer bebeklerinin yanına koydu. Anlattığına göre parti çok eğlenceli, pastası da çok lezzetliymiş:) Kreşin kuralları gereği ben sadece pasta tedarikçisi rolünü oynadım ve partiye katılmadım. Hem kreşte o yaş grubunda az sayıda çocuk olduğundan hem de sağlıklı olmasını istediğimden pastayı kendim yaptım. Tarifi için bkz.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails