28 Aralık 2010 Salı

Yeni Yılın İlk Hediyesi, Ceren'den...

Bugün Selin’e Ceren’den yeni yıl hediyesi geldi ama ne hediye! Meleğim paketi açar açmaz dünyayla ilişkisi kesildi sanki. Şöyle bir bana bakıp gülümsedi, anladım ki pek beğendi hediyesini.
Önce dikkatle beyaz kalbi ve meleği inceledi. Sonra paketin içinden çıkan, Ceren’in kendi elleriyle pek özenerek yaptığı belli olan yeni yıl kartına baktı uzun uzun. Ben elimde fotoğraf makinesi “Tatlım, bana bir bakar mısın?” diye en az yedi sekiz kere seslenip hiç bir tepki alamayınca, bıraktım kendi haline. Elbet bir tepki verecektir diye. Bütün tablaların içini harflerle tamamladıktan sonra, nihayet lütfedip kafasını kaldırdı ve “Bu hediyeyi çok sevdim anne. Ben bi yesim yapayım, Ceyen’e tesekkuy edeyim” dedi. Bunun üzerine Özgür’e mesaj atıp adreslerini istedik.

Paketin üstündeki meleği incelerken çam ağacına asılabildiğini keşfetti. Hemen koşup ağacımıza astı ve “Buyaya çok yakıştı” dedi. Biraz önce de hediyesinin başından kalkıp odasına kalemlerini almaya gitti. Benden de “kayın kaat” istedi. Elimde kalın kağıt salona döndüğümde Selin’i kalemlerini yanına koymuş, hediyesiyle oynarken buldum. Bu akşam resim yapmaya vakit bulabilecek mi pek emin değilim:)
Özgür ve Ceren gerçekten çok güzel bir hediye seçmişler, çok teşekkür ederiz. Buradan kendilerine kucak dolusu sevgiler gönderiyoruz.

Not: Ah, Bir de ben Selin’in Rüzgar için yaptığı yeni yıl kartını hediye paketimize koymayı unutmasaydım ne iyi olacaktı. Yarın, ayrı bir zarfla göndereceğim artık.

17 Aralık 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 29, 30, 31

Bu sabah Ankara’da, RÜZGARLI BİR GÜN’e uyandık. Evet, hemen anladığınız gibi bugünkü kitaplarımız Bir Gün parantezinde "KARLI, YAĞMURLU ve RÜZGARLI". Her üç kitabı da Anna Milbourne yazmış. Karlı ve Rüzgarlı Bir Gün kitaplarını Elena Temporin, Yağmurlu Bir Gün’ü Sarah Gill resimlemiş. Tübitak ta basmış. Selin bu seriyle ilk olarak, geçen kış doğum gününde hediye edilen Yağmurlu Bir Gün kitabıyla tanışmış ve çok sevmişti. Yağmurun nasıl olduğuna dair açıklamalardan bir şey anlamamıştı ama çizimleri çok sevmişti. Bahar geldiğinde yağmur yağdığı bir gün bulutları da inceleyerek kitabı tekrar okuduk. Sanırım bir şeyler kafasında daha da netleşti ve gerçekten anladı ki, kitabı bana anlatırken bir sürü soru sordu.
Aslında ben daha önce Rüzgarlı Bir Gün’ü almıştım ama bir kere okuduktan sonra nedense aylarca suratına bile bakmadı. En sonunda yine böyle fırtınalı bir güne uyandığımız bir sabah kitabı okumayı teklif ettim. Pek sevdi, defalarca okuttu. Şimdi artık ne zaman hava rüzgarlı olsa "kitaptaki gibi anne ama benim uçurtmam yok, henüz” diyor.
Aybaşında gittiğimiz tiyatro oyunundan sonra Şinasi Sahnesi’ne çok yakın diye Tübitak’a da uğrayalım dedik Neslihan’la. İçeriye girdik, her kitaba maydonoz olup “aa bak bu da çok güzelmiş ama acelesi yok, seneye alalım” gibi laflar edip düzdünya kitap seçtik. Doğal olarak cebimizdeki paraları bıraktık ve çıktık. Aldığım kitaplar arasında nihayet bulabildiğim Karlı Bir Gün de vardı. Cuma gecesi kitabı kitaplığının önüne bakar bakmaz görebileceği şekilde koydum. Planım işe yaradı ve sabah uyanıp her yeri karla kaplı gördü. Her sabah sektirmeden yaptığı gibi kitaplığına baktı, kitabı hemen fark etti ve eline alıp yanıma geldi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle "yeni bi tipakım oymuş anne, bunu bana okuu musun?" diye sordu. O sabah kartopu oynamaya çıkmadan önce bu kitabı okumuş olmamızın Selin'in karla barışmasında çok olumlu etkisinin olduğuna inanıyorum.
Uzun sözün kısası -ki ben de pek bulunmaz:), bu üç kitabı da herkese tavsiye ediyorum. Çocuklarımızın kitaplığında olması gereken kitaplardan. Bu noktada kitapların fiyatlarıyla ilgili Tübitak'a yönelik küçük bir eleştirim var. Evet, piyasadaki kitaplara nazaran fiyatları çok uygun. Ama bu kitapların maalesef artık karton kapaklısı basılmıyor. Hepsini kalın cilt kapaklı basıyorlar. Karton kapaklısı 4 TL iken cilt kapaklıya 10 TL vermek zorunda kalıyorsunuz. Ben kitapların daha çok çocuğa ulaşabilmesi için Tübitak'ın hem karton hem de cilt kapaklı basmaya devam etmesini diliyorum. Diğer taraftan bu kitapları çocuğunuz okumayı öğrendiğinde kendi kendine de okuyacağından, dayanıklılık açısından kalın kapaklıları almak daha uygun bir seçim olabilir.

16 Aralık 2010 Perşembe

Kukla Tiyatrosu ve Monami

Aralık ayının ilk günü kızlarımızı alıp 15. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin az sayıdaki çocuk oyunlarından birine, istanbul’dan gelen Çizgi Tiyatro’nun Çizmeli Kedi kukla oyununa gittik. Çocuklar çok eğlendi ve beğendi. Ben her ne kadar Çizmeli Kedi’de aklın değil açıkgözlülüğün ve bir parçada aldatmacanın övüldüğünü düşünüyorsam da, kukla tiyatrosudur değişik gelir diye götürdüm Meleğimi. Oyun sonrası sahneye çıkıp kuklalarla ve oynatan abilerle tanıştılar. Selin Çizmeli Kedi kuklasını hafiften okşadı bile. Onun için nasıl büyük bir cesaret örneği tahmin edemezsiniz. Sahnede biraz oyalandılar ve sonra elele tutuşup poz verdiler. Salondan en son ayrılan bizdik.
Oyun sonrası yemek vakti diye bir kafeye oturduk. Yemekler gelene kadar oyalanmaları için Umur, Ada’nın boya kalemlerini ortaya çıkardı. Çocukların kalemleri rahatça kullandığını görünce aklıma en son İstanbul’a giderken yaşadığımız hayal kırıklığı geldi. Bayramdan önce otobüste filan resim yapmak isterse diye bilinen bir markanın (JF) kısa boylu kuru kalemlerinden almıştım. Ne büyük hataymış! Benim bile bir şeyler çizebilmem için tüm gücümle bastırmam gerekti. Elbette Selin bir daha kalemleri eline almak istemedi. 1 yaş civarlarında malum tek bir markanın pastel boyalarını alıyorduk, en iyisi en zararsızı diye. 2 yaş civarındaysa neredeyse piyasadakilerin hepsini denedik. O gün kırtasiyecide daha önce kullanıp memnun kaldığımız Monami’nin pastel boyalarını görünce “keşke kuru boyaları da olsaydı” diye düşünmüştüm. Kuru boyanın kullanımı pastele göre daha zor. Bu yüzden alırken kağıdın üstünde kolayca kaymasına, renklerin canlılığına filan dikkat etmek lazım. Eve döndüm, e-posta kutumda Monami’den gelen tanıtım mesajını buldum. Kuru boya da çıkarmışlar. Kullandığımız markalardan biri olduğu için gelen mesajı aşağıya kopyaladım. Biz memnun kaldık, denemeye değer bir marka.
“Yeni Yılda Çocuğunuza En Güzel Hediye Monami'den...
Yeni yıl geliyor ve büyükler kadar çocukların da hediye alma heyecanı başlıyor. Özellikle çocuklara alınacak hediyenin özenle seçilmesi gerekiyor. Türkiye distribütörlüğünü Şark Gülü Kırtasiye'nin yaptığı ve yıllardır dünya çocuklarının en sevdiği markalardan biri olan Monami pastel boyalar ve seriye yeni katılan kuru boyalarla yeni yılda çocukları sevindirin...
Monami serilerine yeni katılan kuru boyalar, çocukların resim yaparak hayal dünyalarının genişlemesine ve el becerilerinin artmasına yardımcı oluyor. Kısa ve uzun tüp olmak üzere farklı ambalajlarda, 12 ve 24'lü renk seçenekleri ile satışa sunulan kuru boyalar, kağıdı yıpratmadan kolayca kullanılıyor. Monami kuru boyalar'ın uç kırılmasına karşı dirençli özel yapıştırma sistemi sayesinde, çocuğunuz uzun süre resim yapmanın keyfini çıkartacak. Kağıt üzerinde daha baskın görünen yüksek kalitede parlak ve canlı renklere sahip kuru boyalar, okul öncesi ve sonrası çocuklarınız için önemli bir gelişim araçlarından biri olma özelliği taşıyor.
Monami'nin pastel boyaları ile renkli hayaller...
Pratik kullanımı ve canlı renkleri ile çocukların ilk tercihi olan Monami pastel boyaların ucu açılıyor ve son derece sağlam. Düşürüldüğünde çatlamıyor ya da kırılmıyor. İz ve leke bırakmama özelliği ile de temizlenmesinde zorluk yaşanmıyor. Kağıt üzerinde rahatça kayan Monami pastel boyalar ile çocuklar resim yapmaktan zevk alıyor...
Monami boyalar zararlı kimyasallar içermiyor...
Hiçbir zararlı madde içermeyen Monami marka pastel ve kuru boyalar, boya yaparken ellerini ağızlarına götüren küçük çocuklar için herhangi bir tehdit oluşturmuyor. Çocukların güvenle oynayabilmeleri için zararlı olmayan maddelerden üretilen pastel ve kuru boyalar ile çocuklarınız, yeni yılda yeni resimlere imza atacak... www.sarkgulu.com

14 Aralık 2010 Salı

Karla Barışma

Bu sene Ocak ayında kar yağdığında kar topu oynarız, kardan adam yaparız diye büyük bir hevesle dışarıya çıkartmıştım Meleğimi ve hevesim kursağımda kalmıştı. Munisem ayakları kara battıkça acayip rahatsız olup önce sızlanmış sonra da ağlamıştı. Eline kar topu yapıp verdiğimde, 2 saniye elinde tutmamıştı bile. Bir de üstelik eldivenlerim niye ıslandı der gibi hafif kızgın bakmıştı. Kara değen eldivenlerinin ıslanmasından ve aşırı beyazın gözlerini kamaştırmasından o kadar tedirgin olmuştu ki hemen eve dönmek zorunda kalmıştık.((
Hafta sonu kar yağdığında babamız da bizimle birlikte bahçeye çıktı. Dışarıya çıkar çıkmaz yine kara basmaya korktu ve babası onu biraz kucağında taşıdı. Selin’i karsız bir yere indirdikten sonra biz hızımızı alamayıp sıkı bir kar topu savaşına girdik. Kahkahalarımıza sevinç çığlıklarını katarak ve duruma fena halde şaşırarak bizi izledi bir süre.
Sonra bir baktım kara el izini bırakıyor. Heyecanla “anne bak! eyimin izi çıktı” diye bağırdı. Bir cesaret bir parça kar aldı eline ve “ayın bakayım daygıçyay!” (burada Nemo filminde Nemo’yu kaçıran dalgıçlara sesleniyor)diyerek fırlatmaya çalıştı ve nihayet Meleğim karla barıştı. Eve dönmekte çok zorluk çektik.
Ertesi gün sabah uyanır uyanmaz “kayay eyicek çabuk çabuk dışayı gideyim, oynayayım” demeye başladı. Bu sefer “biyaz yüyüyüş yapayım anne” dedi. Bir gece önce günün anlam ve önemine binaen okuduğumuz ve bu Cuma tanıtacağım kitaplardan biri olan “Karlı Bir Gün” kitabında gördüğü üzere, baktım bilhassa karlara, arada da elimi sıkıca tutarak buzlara basmaya çalışıyor. Ben hızımı alamayıp ona kitaptan bir şeyler anlatmaya çalışıyorken “bi dakka anne, susabiyiy misin yüfen” diyerek beni susturunca çıkan sesleri dinlemeye çalıştığını fark ettim. Bir kaç adım attıktan sonra kafasını kaldırıp bana baktı ve “anne, isteysek böye müzik yapabiyiyiz” dedi. Şaşkınlıktan hiç cevap veremedim. 30 saniye sonra filan “evet, tabii canım” gibi bir şeyler geveledim.
Sitenin çevresini ve içini “böye müzik yapayak” dolaştık. Bu arada sitemizin ağaçlarının karlar altında da çok güzel göründüğü farkedip hemen bir kaç fotoğraf çektim. Sıra oyun parkının yanındaki bol karlı alana geldiğinde “aytık kay topu oynayabiyiyiz” dedi ve en ufacık bir çekinme, tereddüt filan olmadan ellerini kara daldırıp top yapmaya çalıştı.
Yaklaşık 1,5 saat dışarıda kaldık. Bu sefer çok yorulmuş olacak ki eve dönelim teklifime hiç itiraz etmedi. Eve girip üzerini çıkardı ve al al olmuş yanaklarıyla “biyaz yatayım anne” dedi. Son ayların en uzun öğle uykusunu uyuduğunu söylememe gerek yok herhalde:) 

10 Aralık 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...-28

Benim bu cuma günü takıntım yüzünden kaç tane kitap tanıtımının sırada beklediğini tahmin edemezsiniz. Bugünkü kitap ta haftalardır sırasını bekleyenlerden. Sanırım Selin’in çok bayılmadığı ve benim teklifime nezaketen peki dediği, toplamda iki kez okuduğumuz bir kitap, MUTLU SUAYGIRI. Neden derseniz, iki sebebi var. Biri kitaptan kaynaklanıyor. “Bana suaygırı deme” ifadesi ve bunun çok tekrar edilmesi Selin’i rahatsız etti. Bir de suaygırının özendiği hayvanların “Bunu yapabilir misin? Şunu edebilir misin?” sorularının çokça sorulmasından sıkıldı. Açıkçası okurken ben de çok fazla tekrarlanan suaygırına takıldım. Tamam, tekrarlar küçük çocuklar için gereklidir ve önemlidir ama kitabı okuyanı yoracak kadar fazlası da iyi değildir. Bu biraz da çeviriden kaynaklanıyor gibi geldi bana. İkinci sebep ise daha önce Çikolata adında çok sevimli ve kendiyle barışık başka bir suaygırıyla tanışmış olması. Daha kitabın ilk sayfasında hemen çikolatayı hatırladı ve ben daha kitabı bitirmeden “Çikoyata’yı daha çok sevdim anne!”dedi. Bu başlık altında, genelde Selin’in beğendiği kitapları tanıtmayı tercih ediyorum, fikir verebilmesi açısından. Selin’in arkadaşları tarafından sevilen ama maalesef Selin’in çok hoşlanmadığı bir kitap olarak bu kitaba bir istisna diyebilirim.
Şimdi bütün bu ifadelerden Meleğimin kitabın hiç birşeyini beğenmediğini sanmayın. Çizimleri, renkleri çok sevdi(k). Mesela suaygırları o kadar sevimli, kartal o kadar gerçekçi ki...Bir de çizimlerin zenginliğine örnek olarak verebileceğim, dikkatli bakılınca farkedilen hayvanlar var. Burada da en sevdikleri balıklar, suaygırı hapşurunca gözlerini oğuşturan kuyruksüren, meyvenin üstündeki kurbağa, yavru zürafalar ve zebralar oldu. Beni en şaşırtan şey ise Selin’in zürafa ve zebraları görünce “anne bu suaygıyı Afyika’da yaşıyo gayiba?” diye sormasıydı. Aslında sadece bu soru bile kitabın hedefine ulaştığını gösteriyor olabilir ama bütün bu beğendiği çizimlere rağmen üst üste en az 5 kere okutmayınca ve teklif ettiğimde de “hayıy, onu okumayayım” deyince, beğenmediğine hükmettim.  Belki de bu kitap hakkında Bir Dolap Kitap’ta Yıldıray’ın da yazdığı gibi içeriğini daha iyi anlayacağı yaşlarını beklemem gerek. Richard Edwards’ın yazdığı bu kitabı, Carol Liddiment resimlemiş. T. İş Bankası Kültür Yayınları da basmış. Son bir noktaya daha değineyim. Bu sevimli hayvanın adının nasıl yazılacağı konusunda TDK'nın imla kılavuzuyla (bk.) diğer imla kılavuzları arasında bir fikir birliği yok, maalesef. Bu da Türkçenin bizzat resmi kurumlar tarafından nasıl perişan edildiğinin küçük bir örneği.  

26 Kasım 2010 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 27

Bugün bir sürpriz yapmak ve bir kitap daha tanıtmak istedim. Zaten uzun zamandır da ara vermiştim. Bu kitabı tanıtmak için bu kadar hevesli oluşumun sebepleri var tabii. Birincisi, Selin’in ve tabii benim kitaba bayılmamız. İkincisi, kitabı daha önce ne kitapçılarda ne de internette görmüş olmam. Yeni bir kitap olduğunu tahmin ediyorum. Son olarak kitaba hiç ummadığım bir yerde, İstanbul Modern’de rastladım ve hemen aldım.
KÖPEK BALIĞI KESKİN’i, psikolojik danışman ve Akademi Çocuk’un kurucusu olan Hilal Üsküdar Gürbüz yazmış, Serap Deliorman resimlemiş. Başında sarı şapkası ve yüzünde gülümsemesiyle daha kapağına bakar bakmaz Keskin’i seviyorsunuz. Diğer deniz canlılarının görünce korkup saklandığı ama aslında çok yalnız ve hepsiyle arkadaş olmak isteyen bir köpek balığı. Yine böyle yanlış anlaşıldığı bir gün arkasını dönüp ağlarken rastladığı yaşlı balina -ki o da başında kareli bir şapka ve yüzgecine takılı bir bastonla çizilmiş:) arkadaş edinmek için çaba göstermesi gerektiğini söylüyor Keskin’e. Bunu nasıl yapacağını bilemezken yorgun bir küçük kırmızı balığa rastlıyor ve onu ağzına alıp evine geri götürüyor. Keskin’in ne kadar iyi kalpli olduğunu gören bütün deniz canlıları onunla arkadaş olup, mutlu memnun mesut yaşıyorlar. İnsan “Aah! Keşke bu işler bu kadar kolay olsa” diyor, tabii içinden:)
Kitabın içinde iki sayfa renkli çıkartmalar var. Bu unsur da kitabı almam da etkili oldu çünkü Selin de bir çok yaşıtı gibi çıkartmalara bayılıyor. Bir de son dönemde Nemo ve filmin diğer karakterleriyle yatıp kalkıyoruz. Benim geçen sene Pandora'dan komik bir fiyata aldığım, topu topu dört karton sayfadan oluşan ve her birinde dört esas karakterin anlatıldığı kitapları ingilizce olmalarına rağmen evire çevire okutturuyor. Yalnızca 4 veya 5 kere seyrettiği  Nemo filmini gece gündüz anlattırıp, hoşuna gitmeyen bölümlerde senaryoyu kendince değiştiriyor:)  Filmdeki balık yememek üzere kendini değiştirmeye çalışan köpek balığı Bruce karakterini çok sevdi. Bir de üzerine BBC HD kanalında dönüp duran Okyanuslar belgeselini birlikte seyredince, bütün deniz canlılarına ama özellikle köpek balıkları, balinalar ve yunuslara olan ilgisi daha da katmerlendi. Bu kitapla da arşa erdi:)
Biz kitaptaki çizimleri, renkleri çok beğendik. Hikaye de gayet yalın ve güzel anlatılmış, elbette bir edebi eser değil. Kitapta beni rahatsız eden tek şey metinde geçen ‘ağızında/ağızını/ağızına’ ifadeleri oldu. Güzel Türkçemizde ünlü düşmesi denen bir yazım kuralı var ve bu kurala göre, malumunuz, ‘ağızı/ağzı’na dönüşür. (bk.) Kitabın sonraki basımlarında bu hatayı düzelteceklerini umuyorum. Bir de kitabın herhangi bir yerinde hangi tarihte basıldığına dair bir ibareye rastlamadım.
Kitabı geçtiğimiz pazar günü aldım. O günden beri sürekli Selin’in elinde ve “Keskin’i okuyalım” diyerek peşimde. Okumamız yetmiyor, bir de akşam yatınca karanlıkta kitabı okutturamayacağı için masal formatında anlattırıyor. Kısacası, biz kitabı çok beğendik ve herkese tavsiye ediyoruz.

Not: Kitabın görselini internette bulamadım. Fotoğrafı kendim çekmek zorunda kaldım.

Selin'in Kitaplığından...- 26

Bu kitabı tanıtacağıma dair daha önce söz vermiştim, sanırım. Evet, MÜZİSYEN İNEK SIRMA’dan bahsediyorum. Kır Çiçeği Yayınları’ndan çıkan Geoffroy de Pennart'ın harika kitabından. Ayrımcılık üzerine şimdiye dek gördüğüm en iyi okul öncesi çocuk kitabı.
Kitabın hikayesi kısaca şöyle: Sırma çok iyi piyano çalan bir inektir. Bir gün gazetede büyük bir müzik yarışması yapılacağını okur ve şansını çeşitli orkestralarda denemek üzere şehre gider. Kimi orkestralar otobur olduğu için, kimisi boynuzlarını yeterince gösterişli bulmadıkları için, kimisi aynı aileden oldukları halde rengi farklı olduğu için, kimisi de yeterince şık giyinmediği için Sırma’yı aralarına almaz. Sırma eve dönmek üzere umutsuzca bir kafeye oturur. Ona servis yapan ve aynı zamanda kendisi de bir müzisyen olan köpek Çaka'nın, Sırma'nın mutsuz halini görerek ne olduğunu sorması üzerine sohbete başlarlar ve kendi orkestralarını kurmaya karar verirler. Seçim kriterleri elbette adayların fiziksel özellikleri değil, iyi müzisyenler olmalarıdır. Orkestraya başvuranlar arasında kimler yoktur ki! Tahta bacaklı bir zebra, sıskalığı yüzünden dışlanan bir fil... Yarışmayı hangi orkestranın kazandığı tahmin etmek hiç zor değil tabii:)
Bu kitabı kaç yüz kez evet, katiyen abartmıyorum kaç yüz kez okuduğumuzu bilemiyorum. Bütün bir yaz bu kitabı defalarca okumakla geçti. Selin’in kitapları arasında okunma rekorunu elinde bulunduran Pırtık Tekir ve Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor kitaplarına fena halde fark atmıştır diye düşünüyorum.
Selin bu kitapta bir çok müzik aletiyle tanıştı. Nefesliler, yaylı sazlar, vurmalılar ... Neden böyle dendiğini de öğrendi. Sanırım fiziksel olarak ilk tanıştığı ve bayıldığı müzik aleti olduğu için her sayfada ilk önce piyano çalan hayvanı inceledi, yorumlar yaptı. Müzik topluluklarıyla ilgili olarak neden birine oda orkestrası derken diğerine senfoni orkestrası deniyor, aralarındaki farklar nedir, çok basitçe öğrendi. En çok deli danalar orkestrasında avizenin üstünde trombon çalan danaya güldü. Her okuyuşumuzda muzipçe gülerek “hiç piyanonun üstünde dans ediyiy mi anneciim?”diye bıkmadan usanmadan defalarca sordu.
Bir Dolap Kitap’ta bu kitapla ilgili çok hoş bir tanıtım yazısı var. Okumadıysanız mutlaka okuyun, derim. Ben de Banu gibi Sırma’ya aşık, kalbi kırılan öküze bayılmıştım.
Bence her çocuğun kitaplığında mutlaka olması gereken çok önemli bir kitap.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails