14 Mayıs 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...-14

Bu haftanın kitabı Genç Turkuvaz Yayıncılık’tan, Nick Butterworth’ün torunu için yazıp çizdiği TRİKSİ BÜYÜCÜNÜN KEDİSİ. Triksi bir büyücünün kedisidir ve bir patisinin beyaz olduğunu hatırlamadığı zamanlarda çok mutludur. Ama o beyaz patisi gözüne takılınca fena halde kızgın bir kedi olur, bir şeyleri tekmeler, haykırır... Önceleri patisini saklamaya çalışır, sonra patisini yıkamazsa gitgide kirlenir ve beyazı kaybolur diye düşünür ama kirlendikçe kokuya ve patisine konan sineklere dayanamaz. En sonunda bir gün “madem büyücünün kedisiyim bir büyüyle bu beyaz patiden kurtulabilirim” der ve hemen bir büyü yapar. Düşündüğü olmuştur, beyaz patisi siyaha dönmüştür ama... Triksi’nin, büyücünün diğer siyah kedilerinden bir farkı kalmamıştır. İşte o zaman Triksi beyaz patisini özlemeye başlar ve özlemi o kadar büyür ki ağlar ağlar ağlar. Gözyaşlarını patisiyle sildiğinde bir bakar ki patisinin rengi açılıyor. Taa ki tekrar bembeyaz oluncaya kadar! Triksi bu duruma çok sevinir ve bir daha beyaz patisi yüzünden keyfi hiç kaçmaz, hiç bir şeyi tekmelemez, haykırmaz. Triksi artık kendi gibi olmaktan çok mutludur.
Yaklaşık dört ay önce aldığım bu kitabı Selin’le ilk okumaya başladığımızda çizimlere bayıldığını ve hikayeyle hiç ilgilenmediğini fark ettim. Hemen durdum ve çizimleri birlikte inceledik, bir çok kez. Bilhassa kahramanın kedi olduğu kitaplarda bunu hep yaşıyoruz. Kaçıncı incelemeden sonraydı hatırlamıyorum (bütün bunlar aynı zaman diliminde oluyor ama) “anne buuda n’oodu?” diye otomatiğe bağlamış halde, nefes bile almadan en az on kere sorup –ki ben ilk soruşundan itibaren kitabı okumaya başlamıştım zaten- kitabı üst üste üç kere okuttu. Sonuç olarak, Selin bu kitabın hem çizimlerini hem de hikayesini, büyü meselesini henüz anlamasa da, çok sevdi. Bu kitap da sıklıkla okunan kitaplar arasına katıldı. Kitabın çevirisi, hemen hemen tüm Paul Auster kitaplarının da(Can Yayınları) çevirmeni olan İlknur Özdemir’e ait.

11 Mayıs 2010 Salı

İstanbul Günleri 3

Valla bu İstanbul Günleri gazetelerdeki yazı dizilerine döndü. Bu sefer de Turkuazoo – Akvaryum ziyaretimizi anlatacağım ve üzgünüm, dördüncüsü de var. Ama sizi temin ederim final yazısında çok eğleneceğiniz videolar olacak.
“Hafta sonu kalabalık olur, en iyisi biz hafta içi bir gün gidelim” dedik ve perşembe gününde karar kıldık. Fakat heyhat! Kör talih diye bir şey var. O gün tam da o gün, tam 4.000 (yazı ile dört bin) ilköğretim öğrencisinin okulları da Akvaryum’u ziyaret etmeye karar verince ve benim bundan içeriye girdikten 1,5 dakika sonra haberim olunca inanılmaz gürültülü ve mücadeleli bir öğleden sonra geçirdik. Gürültü elbette çocukların hep bir ağızdan konuşmalarındandı. Gerçi, on çocuk birlikte hayret etse gürültü olmasına yetiyor zaten:) Bir de pusetle dolaşmaya çalışınca epey zor oldu.
Ama haklarını teslim etmem gerek, çocukların büyük çoğunluğu Selin’e ve diğer küçük çocuklara karşı gayet dikkatli ve kibardı. Maalesef aynı şeyi özellikle bir kadın öğretmen için söyleyemeyeceğim. Pusetle akvaryumların önünde durmamam gerektiğini bir polis edasıyla söylediği gibi, utanmadan beni haşlamaya, neden o gün orada olduğumu kendince sorgulamaya filan kalkıştı. Nasıl bir öğretmendir bilemiyorum, belki işinde çok iyidir. Ama bana hayatımda ilk defa birine “...ama iyi bir insan değilsiniz” dedirtti. Ben böyle bir lafı üstelik kızımın yanında ettim diye fena sarsıldım, uzun uzun düşündüm filan ama kadının zerrece umurunda olmadı. Halbuki hiç bir hakaret veya küfür birisine iyi bir insan olmadığını söylemekten ağır değildir, bence. Öyle hanım evladı filan  değilimdir. Turizm sektöründe 18 yıl geçirmiş, her tür küfrü duymuş ve bazılarını da dolu dolu kullanmış biriyim üstelik. Ama buraya da yazdığıma göre –baksanıza kaç satır sürdü- bayağı etkilenmişim ben ettiğim laftan.
Neyse ki kalabalık, gürültü vs. gibi etkenleri göz ardı ederek acayip güzel vakit geçirdik. Bir ara Selin uzun zaman pusette oturamayıp yürümek isteyince akvaryuma mı geldik, hamama mı girdik bilemedim:) Bakmayın siz kucağımdayken yanağıma yapışmış haline. Benim Munise kızım tarihinin en zıpır hallerini takınarak beni peşinden koşturup perişan etti.  İtiraf ediyorum, kalabalıkta bayağı tedirgin oldum.
(Sol üstteki balık vatoz, sağdakilerin de kum balığı olduğu söylendi.) 
Akvaryuma gelince; içerisi bir hayli loş hele bazı bölümler bayağı karanlık. Herhalde balıkların türleriyle ilgili bir zorunluluktur diye düşündüm. Hem yürüyerek hem de yürüyen bantla geçilebilen bir tünel yapmışlar. Köpek balığını görmek ve resmini çekebilmek için iki kere bu tünele girdik.
(Yine sol üstteki balıklar piranhalar)
İlkinde Selin neye, nereye bakacağını şaşırmış haldeydi, ayaktaydı ve bir saniye bile yerinde durmadı. Elbette Selin’i zaptetmeye çalışmaktan köpek balığı filan göremedim.
İkincisinde Selin’i pusetine oturttum ve bu sayede kocaman vatozları, köpek balığını ve yavrusunu görme, Selin’e gösterme ve fotoğraflama şansım oldu. Selin’in köpek balığını görünce ilk tepkisi hafiften korkmuş bir suratla “Oooooo!” idi.
(Yine sol üsttekiler Nemo ve akrabaları)
Akvaryumun bana göre eksik taraflarından biri balıkları tanıtan bir broşürün olmamasıydı. Gerçi her akvaryumun yanında açıklamalar vardı ama kalabalıkta, karanlıkta ne not almak ne de fotoğraflamak mümkündü. Dolayısıyla fotoğraflarını gördüğünüz balıkların isimlerini maalesef yazamadım. Bu arada adını bildiğim balıkları nedense sol üst köşeye yerleştirmişim hep:)
Sonuç olarak, Selin'in her akvaryumun önüne geldiğimizde "A-aa! Anne bak! Başşa bayık, bu büyük, bu küçük, bu kocamaan". "Bayıkya bi buydan bi oydan geyiyo (Balıklar bir buradan bir oradan geliyor)" demesi, durup durup kikirdeyerek küçük kahkahalar atması tüm yorgunluğuma değdi.  Sanırım meleğimi her yıl en az bir kere Akvaryum'a götüreceğim. Her yaşın gözüyle başka bir şeyin dikkatini çekeceğini ve her defasında yeni şeyler öğrenebileceğini düşünüyorum.

Not: İlk fotoğraf, girişte siyah bir panonun önünde, üst köşeye konmuş oyuncak köpek balığına bakmanız sağlanarak işletme tarafından çekilip foto montajla bu hale getiriliyor. Size de 15-20 TL bayılıp satın almak kalıyor.

9 Mayıs 2010 Pazar

Bana Göre Değil!

Yok! Bu, anneler günü, babalar günü, o günü ,bu günü...
Yok, bunlar bana göre değil.
Evet, annemin bana olan düşkünlüğünü anne olunca daha iyi anladım.
Evet, annemin ben doğum yaptıktan 5 gün sonra hiç beklenmeyen bir şekilde kalp ameliyatı geçiren ablamın ameliyatı sırasındaki endişelerinin ve sonrasındaki sevincinin ne demek olduğuna dair gerçekten empati kurabildim.
Evet, kızım tabağındaki elmaların birazını bıraktığında aç kaldı deyip kendimi yerken, gençliğimde gece ders çalışırken 2 dilim eksik elma yedim diye aç kaldığımı düşünüp 20 dakikada bir yiyecek bir şey getireyim mi diyen annemin sesi kulaklarımda çınlıyor.
Evet, büyük ablamın yeğenlerimle ilgili herhangi bir şey anlatırken gözlerinde beliren parlaklığı, aynada yorgun suretime bakarken kendi gözlerimde de görüyorum.
Ama yine de böyle günler bana göre değil. Çünkü ben anneler günü dendiğinde sadece bir demet çiçekle ya da bir küçük hediye paketiyle çoook mutlu olan anneleri değil,
küçücük bir kız çocuğuyken annesini kaybeden canım arkadaşımın kendisi anne olduktan sonra bile gözlerinden kaybolmayan hüzün buğusunu,
üzerine titreyerek, binbir fedakarlıklarla yetiştirdikleri biricik yavrularının ölüm haberini alınca kaskatı kesilen anneleri,
her cumartesi günü, kaybolan/kaybedilen evlatları için kara kışta, kızgın güneşte meydanlarda oturan, bir küçük bilgi kırıntısına bile dört elle sarılan, umudunu kaybetmeden dimdik ayakta durmaya çalışan anneleri,
kanıt olmadığı halde suçlu denilip çocuk mahkemesi yerine yetişkin mahkemelerinde yargılanan ve yetişkin hükümlü muamelesi gören yavruları için bir çoğumuzun duymadığı sessiz ağıtlar yakan anneleri,
çocuğuna iyi bir hayat sunabilmek ya da asgari ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çılgınlar gibi çalışan ama bu arada anneliğini doğru dürüst yaşayamayan anneleri de görüyorum.
İçinde bulunduğu koşullar dolayısıyla çok istediği halde annelikten vazgeçmek zorunda kalan ya da mümkün olan her tedaviyi görüp, her ruhani/mistik vs. (ne derseniz deyin) yola başvurup yıllarca anne olabilmek için çırpınan kadınları da görüyorum.
Gözlerim bütün bunları görüyor, yüreğim tüm adaletsizliklere karşı duruyor ve aklım sahici olanla sahte olanı ayırt edebiliyorken...

Yok, değil. Hiç ama hiç bana göre değil...

7 Mayıs 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...-13

Bir CEMİLE çılgınlığı yaşıyor Selin son günlerde. Hani mümkün olsa her gece başka bir Cemile kitabını okuyacağız. Hoş, şimdiye dek 4 kitap etti ya... Bir kere okumayla kalsa iyi, her gece aynı kitabı en az 3 kere okuyoruz. En son okumayı da Selin “Dün sabaah” diye başlayarak yapıyor:) Çeviri (Seda Darcan Çiftçi’ye ait) gayet başarılı olmakla birlikte ziyadesiyle devrik cümleler var ve çoğunu değiştirerek okumak durumunda kalıyorum. Kitap yine bir Belçikalı işi. Orijinali “Camille” olan seriyi Aline de Pétigny yazmış, Nancy Delvaux’da resimlemiş. Belçikalılar bu işi cidden iyi biliyor. Çünkü esaslı bir “bande dessinée (çizgi roman)” okur kitlesi var. Koca koca insanlar, elbette içerikleri kendi yaş gruplarına uygun kitapları ayıla bayıla alıp okuyorlar. Böyle bir kültür oluşmuş ülkede. Brüksel’e ilk gittiğimde kitapçılarda bu kitaplara ayrılan bölümleri görünce çok şaşırmıştım. Dolayısıyla bu tür başarılı serilerin Belçikalıların elinden çıkmasına şaşırmamak gerek.
Aslında ben bu tarz çocuk kitaplarından hiç haz etmem. Bir de yayınevinin kapağına neden koyma gereği duyduğunu bir türlü anlamadığım ve beni huylandıran ‘karakter eğitimi’ vurgusunu görünce uzun zaman uzak durdum bu seriden. Fakat geçenlerde her İstanbul’a gidişimizde evin kalabalığı ve canlılığı dolayısıyla uyumak istemeyişini hatırlayıp bir deneyelim bakalım dedim ve giderken “Cemile uyumak istemiyor” kitabını aldım. Meğer kızım böyle bir kitap beklermiş. Ankara’ya dönünce İstanbul’da Deniz’in altının değiştirildiğini görüp çişini kakasını söylemekten vazgeçince “çişini altına yapıyor” u aldım. Acayip işe yaradı ve en azından çişini yeniden söylemeye kakasını da belli etmeye başladı. “banyo yapmak istemiyor”u kaç kez okuduğumuzu hatırlamıyorum. Son iki günün yıldızı ise çıkartmalı kitaplardan “kek pişiriyor”. Bu akşam lazımlığında bu kitabı okurken ilettiği özel isteği üzerine yarın birlikte kek yapacağız:) Önümüzdeki günlerde yapacağımız kısa tatile hazırlık olsun diye “yüzmeyi öğreniyor”u da aldım ama henüz okumadık. Tatile gidince okumayı düşünüyorum. Bu yazıyı yazmadan önce Cemile üzerine yazan var mı diye baktım. Sevgili Raife’nin (Polat) çocukluğumda bütün kitaplarını neredeyse onlarca kez okuduğum, o herşeyin idealize edildiği, çizimlerinin kusursuz ve karakterlerin fazlaca “beyaz” olduğu Ayşegül serisine arkadaş geldi diye müjdelediği şu yazısına bir göz atın, derim. Elbette bu seriyi çok beğenenlerin yanı sıra içeriği felaket diyen anneler de var. Ben seriyi fazlacana doğrudan öğretici bulmuş ve pek beğenmemiş olabilirim ama kızım beğendi ve zevkle okuyup okutuyor. Bana da bu noktada susmak düşüyor. Çoğumuz gibi ben de kişiliğini oluşturmaya çalıştığı bu ilk ergenlik döneminde tercihlerine, isteklerine en yüksek düzeyde saygı göstermeye çalışıyorum elimden geldiğince.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

İstanbul Günleri 2

İstanbul günleri bu sefer Selin için çok eğlenceli geçti. En son Eylül ayında gittiğimizde Deniz daha tam yürüyemiyordu. Aradan geçen sürede yürümeyi bırakın koşmaya ve bayağı bayağı futbol oynamaya başlamış. Bir de acayip dillenmiş, gerçek bir papağan. Her duyduğunu söylüyor, sonra da unutmayıp doğru yer ve zamanda kullanarak bizi dumura uğratıyordu. İlk gittiğimizde Selin’e bıdır bıdır bir şeyler anlatıyor, arada da sorular soruyordu. Baktı Selin cevap vermiyor, kafasını çevirdi ve gayet yüksek bir tondan “Selin, konuş!” dedi:) Hoş, nazlı kızım ancak bir iki gün sonra mır mır bir şeyler söyledi ama yine de bu durum Selin’in işine yaradı tabii. Alışma devresi bitince Meleğimin dili acayip açıldı.
Koridorda Ahmet dayılarıyla futbol oynarken Deniz ‘gooool’ diye bağırıp bağırıp kendini yerlere attı. 3 dakika sonra Selin’i de topa vururken ve yerde ‘gôôôl' diye bağırmaya çalışırken gördüm. Kibar ya, sesli harfleri inceltmeden söylemediği gibi bağıramıyor da:)
İlk iki buluşmalarında Deniz Selin’i ittirerek kendine yol açarken veya elindekini almak için gayri ihtiyari vururken Selin de ağlamaya başlıyordu. İki gün sonra bir baktık, Selin tırnaklarını çıkarmış (gerçekten, şaka yapmıyorum) Deniz’in suratını tırmalıyor. Sonunda bir şekilde anlaştılar ve kalan günlerini çok ufak müdahalelerimizle can ciğer kuzu sarması şeklinde geçirdiler. Selin şimdi sabah akşam “kaadeş Deniz” diyerek sayıklıyor. Deniz de durup durup gayet üzgün bir sesle “Selin Ankaya’ya gitti” diyormuş.
Büyük ablamlara ilk gidişimizde hava biraz bulutluydu ve bahçeye çıkmaları mümkün olmadı. Önce Deniz, Selin’e kargaları gösterdi, sonra biraz birbirlerini hırpalayıp, uyudular. Uyanınca bu sefer Deniz’in odasında oynadılar. Doğal olarak Selin neye elini atsa Deniz istiyor, Deniz neyle oynasa Selin de oynamak istiyor. En sonunda ikisini de yatağa çıkarıp önlerine paylaşamadıkları oyuncağı koydum ve sen şu tuşlarla sen de şunlarla oynayabilirsin diyerek aralarında bölüştürdüm. Sonuç şahaneydi, 20 saniye kadar birlikte oynayabildiler:)
Sonraki buluşmalarında artık iyice birbirlerine alışmışlardı. Pisi kedisini ve Kitty’sini kimselere vermeyen kızım Akvaryum’a giderken Deniz’in elinde oyuncak olmadığını görünce hemen Kitty’sini uzattı:) Çok duygulandık, “ayy canııım!” tepkisi verdik ve olay bitmiştir, dedik.
Bu gidişimizde de bahçeye çıkmak ve içeri girmek konusunda epey bir mücadele ettik Selin’le. Önce bahçedeki kurumuş yaprakları su dolu büyük bir yoğurt kabına tek tek attı. Kesmedi, çiçekleri suladı. İçinde çiçek olmayan toprak dolu saksılara bile su döktü. Hem bahçeyi hem de kendini sular içinde bıraktı. Bir ara bulutlar güneşi kapatıp havanın rengi griye dönünce biraz üşüdü de “biyaz soûk, üşüdü, yêni blûz giy (biraz soğuk oldu, üşüdüm, yeni bluz giyeyim)” dedi ve nihayet eve girdik.

Devamı var... Turkuazoo ve Dolphinarium'da... Üstelik bol fotoğraflı ve videolu...

30 Nisan 2010 Cuma

Selin’in Kitaplığından...-11, 12

Bu haftanın ilk kitabı Esin Yayınevi’nin ‘İlk Kitaplarım’ serisinden DENİZ CANLILARI. Son İstanbul gezimizde Selin’in epeydir süre gelen ilgisini de dikkate alarak Turkuazoo ve Dolphinarium’a gittik (yazı ve fotoğraflar yolda). Artık her gün en az on defa “unuus, bi burdan bi burdan hop hop atla” diyerek yunusların şovunu anlatıyor. Ben de Ankara’ya döner dönmez deniz hayvanlarıyla ilgili bir kitap alayım dedim ve Dost Kitabevi’nin yolunu tuttum. Çizimler abartısız ve sevimli, renkler çok canlı, her sayfada her bir hayvanla ilgili son derece basit, bir cümlelik bilgi var. ‘Ahtapotun sekiz kolu vardır’ veya ‘Denizyıldızının ağzı karnının altındadır’ gibi. Aslında bu kitabı daha önce görseymişim iyi olurmuş. Zannımca 18 aydan hatta 1 yaşından itibaren okumak uygun olabilir. Şu sıralar Selin için iyi olan tarafı o bir cümlelik bilgileri gerçekten anlaması ve tekrar ederek öğrenmesi.
İkinci kitabımız, suratına su gelmesi korkusunu tam da suratına su dökerek yani üzerine giderek çözdüğümüz Selin’in, banyo azabını azaltmak için aldığımız Pati Eğitim Gereçleri ve Elektronik Ltd. Şti’nin ‘Rüya’nın Maceraları 1’ serisinden RÜYA BANYODA. Açık söyleyeyim, banyoyla ilgili bir sorunumuz olmasaydı bu müzikli kitabı almayı katiyen düşünmezdim. Metin topu topu 14 cümleden oluşuyor ve maalesef kötü bir Türkçeyle yazılmış. Resimler de pek ahım şahım değil. Konuyla ilgili üç tane şarkı(?!) var, her biri yaklaşık 20 saniye sürüyor. Tek iyi tarafı da bu şarkılar zaten. Serinin diğer kitaplarındaki şarkıların aksine (bir kaç tanesini maalesef dinledim de...) üç şarkıdan ikisi idare eder. Biz banyodan 1-2 saat önce kitabı Selin’in görebileceği bir yere koyup şarkıları bir kaç kere dinleyerek hazırlanmasını sağlıyorduk. O zamanlar biraz da olsa işimize yaramıştı:)

25 Nisan 2010 Pazar

İstanbul Günleri 1

Anlatmaya nereden başlasam bilemedim. 3 Nisan’da İstanbul’a gittik Meleğimle. Bütün kış domuz gribiyle korkutulmuş ve fakat aşı yaptırmamaya aslanlar gibi direnmiş fena halde İstanbullu bir anne olarak “Yetti gari bozkırı bu kadar beklediğimiz. Benim 2-3 değil yüksek dozda boğaz havası almam lazım, gidiyoruz” dedim ve Selin’le yola çıktık. Yanıma giysiler ve oyuncakların yanı sıra yedek belleğime yüklediğim blog yazı ve fotoğraflarımı ve elbette fotoğraf makinemi de almıştım. 18 Nisan günü eve dönerken İstanbul’da kaldığımız sürede bilgisayarın başına sadece 3 kere ve 5 dakikalık sürelerle oturabildiğimi fark ettim. Ablamın bilgisayarı akşamları Selin’le yattığımız odada olduğundan uyku saati geldiğinde kullanmak mümkün olmadı. Gündüzleri de bütün vaktim genellikle yine Selin’le geçti. Sonuçta ne kendi bloglarımı güncelleyebildim ne de arkadaşlarımın bloglarına bakabildim.
Ama meleğimin hakkını yemeyeyim. Bu sefer yanımda olmadan ya da uyku saatine denk getirmeden 3 kere yalnız dışarıya çıkabildim. İlkinde üyesi olduğum derneğin genel kurul öncesi üye toplantısına katıldım, yıllar sonra. Selin’e “ben şimdi toplantıya gidiyorum, akşam döneceğim” dedim. Bana “taman anne dit, topyan gey (tamam anne git, toplan gel)” dedi:) ve hatta gidişimle hiç ilgilenmedi. Çünkü yeğenimin oğlu, kendisinden 8 ay küçük Deniz’le bahçede oynamaya başlamışlardı. Ben rahatça çıkabileyim diye o gün sabahtan büyük ablamlara gitmiştik ve şansımıza hava çok güzeldi. Bahçeye konulan kaydırakla ve ilk defa bindiği (ve inmek istemediği) 3 tekerlekli bisiklet turlarıyla keyfi arşa vurdu. Gidişim umurunda olmadı ama döndüğümde ‘gözüm yollarda kaldı’ bakışıyla karşıladı beni hatta sarılmak için önce biraz nazlandı.
İkinci çıkışım İstanbul’un en özel köşelerinden birine, Eminönü’ne gitmek içindi. Kaç sefer, çok istediğim halde gitmeye fırsatım olmamıştı. Benim için önceleri üniversite yıllarımın geçtiği sonrasında da turizmci olarak çalıştığım yerler olmaları sebebiyle Eski İstanbul’un çok büyük önemi vardır. Oraları bir başka severim. Bu sefer dayımın, torunu Naz için aldığı ve ballandırarak anlattığı oyuncaklardan almalıyım diyerek yola çıktım ve soluğu Yeni Camii’nin önünde aldım. Neden orası derseniz, Yeni Camii’nin önünde bir alt geçit var. Bu alt geçitte de 3-4 tane oyuncakçı dükkanı. Ankara’da sıradan bir oyuncakçıda fiyatı 18-25 TL arası değişen bir oyuncak ütüyü –ki aynı marka- buradan 10 TL’ye aldım. Bilhassa ışıklar yanan kuyruğunu sallayarak, çalan müzik eşliğinde dolaşan Nemo’ya bayıldım. Tabii Selin de bayıldı. Abartmıyorum, 2 oyuncak fiyatına 6 tane oyuncak aldım. Yok yok, hepsi Selin’e değil, Deniz’e de aldım.
Oradan Mısır Çarşısı’na gittim. Kızımın siparişi olan “badem, simme, ay” aldım. Tercümesi bildiğimiz badem fakat kesinlikle Datça bademi, Amerikan olanı yemiyor. Simme, iç antep fıstığı (ne alaka dii mi?). Ay da kaju; şekli aya benziyormuş da...
Uzun zamandır hasret kaldığım bir şeyi yapmak üzere yani en yakın arkadaşlarımla buluşmak üzere dışarıya yalnız çıkışım da sonuncusuydu. Eskiden, işin gücün arasında 5 dakika vakit bulsak bir kadeh bir şey içmeye, eş dostla laflamaya ya da iki satır bir şeyler okumaya kendimizi atıverdiğimiz, evimizin salonu gibi rahat ettiğimiz, kısacası her daim takıldığımız Beyoğlu’ndaki Kaktüs Kafe’de buluştuk ve hep yediğimiz şeyleri ısmarladık. Hava çok güzeldi ve bu buluşma bana çok iyi geldi.
Selin’le Deniz’in muhabbetleri ve birlikte yaptıklarımız da bir sonraki yazıya kalsın. Yoksa uzunluğundan okunamaz bir yazı olacak.
Bu sefer ki İstanbul seyahatimizin içimi yakan tarafı da vardı. Bir ay kadar önce geçirdiği beyin kanaması sebebiyle hastanede yatan çok sevgili Gürkan eniştem vefat etti. Ben onu çocukken hep Ediz Hun’a benzetirdim. Çok yakışıklı, çok kibar bir adamdı. Kibar yaşadı, kibar öldü. Işıklar içinde uyu enişteciğim.

Not: Yukarıdaki fotoğrafı Selin 11 aylıkken çekmiştim.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails