4 Mayıs 2020 Pazartesi

Yeniden Merhaba


Çoook ama çok uzun bir zamandan sonra bloguma geri döndüm. Malumunuz karantina günlerindeyiz. İşler evden yürütülüyor, çocuklar da evde, bahçeye bile çıkamıyorlar. Bahar geldi ama tadını çıkaramadan geçiyor. Çocuklar, gençler çoğunlukla can sıkıntısından ama bizim evin özelinde ergen olmaktan kaynaklanan bir doyamama ve daimi yeme hali içindeler. Yemek yapmaya bayılan ben, İki gece önce eşime “yarın ne pişireceğim diye düşünmekten, yemek yapmaktan nefret ediyorum artık” derken buldum kendimi. 
Geçecek elbet. Bir şekilde sınandığımızı, unuttuğumuz bir takım değerleri hatırlamamız gerektiğini, emeğin, çalışmanın, dayanışmanın, sadeleşmenin her şeyden önemli olduğunu fark ettiğimiz günler. Aynı zamanda kadının ev içinde görünmeyen karşılıksız emeğinin, işi eve taşıyarak daha da görünmez olduğu ama diğer yandan yaşamsal değerinin de derinden hissedildiği günler. Karşı karşıya olduğumuz tehlikeyle ilgili verilerin yeterli ve açıklayıcı olmadığını görmek endişelerimizi artırıp, geleceğe dair öngörülerimizi bulanıklaştırıyor. Bütün bu belirsizlikler karşısında sadece "evde kal" demek yetmiyor. Sakin ve dingin kalabilmek, rutinlerimizi sürdürebilmek de çok önemli. Bu koşullar altında zihnimizi, kalbimizi ve vücudumuzu temiz tutabilmenin yolu da sağlıklı yiyeceklerden geçiyor. Bundan böyle yemek blogumda özellikle bu dönemde yaptığım bazı tarifleri paylaşacağım. Bloguma şuradan ulaşmak mümkün. Umarım bir faydası olur. Hepimize kolay gelsin.

24 Ocak 2013 Perşembe

Hiç Bu Kadar ...



Ömrümün son 5 yılını nasıl geçirdiğimi sorarsanız eğer, size hayatımın herhangi bir döneminde, hiç bu kadar uykusuz kalmadığımı, hiç bu kadar  derin endişelere kapılmadığımı, hiç bu kadar delirmediğimi, hiç bu kadar şaşkın, salak ve ağlak olmadığımı söylerim.
Ama aynı zamanda çok ama çok mutlu ve umutlu olduğumu da söylerim.
Çünkü son 5 yıldır, şu resmini  gördüğünüz, hayatımı şahaneleştiren (çirkin) güzel peri kızının annesiyim.
İyi ki doğdun meleğim!

19 Ocak 2013 Cumartesi

6 Yıl Oldu, Ne Oldu?

Hrantçığım,

Ne yazık ki 6 yılın sonunda yine soru işaretleriyle bitiriyoruz cümlelerimizi.

Üstelik noktanın hangi cümlenin sonuna geleceğini gayet iyi bildiğimiz halde.

O son noktayı koyana kadar ünlem işaretleriyle devam edecek sana dair tüm cümlelerimiz.

Bu devletin sana, ailene, biz arkadaşlarına, sevdiklerine ve sevenlerine adalet borcu var

ve bu borç ödeninceye kadar hiç kimsenin cümlesini bitirmesine izin vermeyeceğim!

Hasretle...


 

8 Kasım 2012 Perşembe

Geleneksel Grip Günleri


Her yıl Kasım ayıyla birlikte başlayan Geleneksel Grip Günleri tüm hızıyla devam ediyor. Bu senenin baş konukları sinüzit ve faranjit idi. Genellikle ayrı ayrı zamanlarda sahne almalarına rağmen bu sene birlikte katılmayı tercih ettiler. Aralarındaki “hangimiz daha yıpratıcı olacağız, görelim” türünden atışmanın varacağı nokta merakla bekleniyordu. 
Sinüzitin burundan başlayarak şakaklar üzerinden kafanın her yerinde hissedilen yoğun ağrı şeklindeki performansı zaman zaman inlemelere neden olmuşsa da faranjitin yarattığı etkinin yanında zayıf kaldığı görüldü. Faranjit her zamanki gibi performans alanı olarak boğaz ve boyun bölgesini seçmişti. Bu sene vurucu bir etki olarak boğaz yolunu kapatması etkinlik alanında ciddi tahribata yol açtığından acilen bakım onarım ekipleri çağırıldı. Yıllardır işlerini büyük bir ciddiyetle yapan ve ekiplerini belirli aralıklarla yenileyen antibiyotik iki gündür canla başla çalışıyor. Bu arada bol oksijenli su ile etkinlik alanını temizlemeyi hedefleyen aklım, daha önce nerelerdeydin? sorularını geçiştirmeyi tercih etti.  Güçlendirme grubunun profesyonellikleri herkesce malum yiyecek ekibinden tarhana ve mercimek çorbaları da olağanüstü  bir gayretle görevlerini yaptılar. Aynı grubun uyku ekibi ise faranjitin bilhassa uyku sırasında geniz akıntılarını kışkırtarak hırçınlaşan tavrı karşısında sık sık kesintiye uğrayan çalışmaları yüzünden zor anlar yaşadı.
Etkinlik henüz bitmiş değil fakat faranjitin de artık yorulduğunu ve etkilediği alanlardan yavaş yavaş çekildiğini söyleyebiliriz. Etkinliğe ev sahipliği yapan vücudumun artık geleneksel hale gelen grip günlerinden çok sıkıldığını da hemen belirtelim.

14 Haziran 2012 Perşembe

Ekofeminizm üzerine...

Dünya çevre haftası nedeniyle birçok yerde, doğayı nasıl mahvettiğimize ya da kalanı korumak için neler yapmamız gerektiğine dair yazılar yazıldı. Ben de bu köşede haftanın anlam ve önemine uygun olarak ekofeminizm hakkında bilgiler derleyip sizlere aktarayım istedim. Önce tabii bir ekofeminizm tanımı vermek lazım.
Ekofeminizm, uzun zamandır eşit hak ve yaşam mücadelesi veren kadınların, kapitalist düzenin, canlıların yaşam hakkını yok sayma noktasına varan tüketimi pompalama ve her şeyi metalaştırma anlayışına karşı bir duruş geliştirmesidir. Elbette, sadece kadınların çevre politikalarında aktif olmasını savunmakla kalmaz, aynı zamanda militarizme, heteroseksüellik dayatmasına ve emperyalizme de karşı durur.
Devamı burada...

Not: Yukarıdaki resim http://ecotopianetwork.wordpress.com adresinden...


30 Mart 2012 Cuma

Bi Öpiim, Geçsin mi Hemen?

Geçen hafta cuma akşamı değil Ankara’ya, Türkiye’ye geldiğimizden beri ilk defa caz dinlemeye hem de Sibel Köse’yi dinlemeye gidecektik, gittik de. Çoook iyiydi hatta iyiden de öteydi. Neyse, konu bu değil, Selin biz evden çıkarken oyun ablası geldi diye sevinçten düz duvara tırmanacak kadar sağlıklı gözüküyordu. Eve döndük, diğer oyun ablamız Beste’yi yolcu ettik ve hemen meleğime bakmaya odasına gittim. Eğilip bir öpeyim dedim, baktım alev alev yanıyor. Hiç öyle çabuk ateşlenen bir çocuk değildir. Neyse hem kulaktan, hem kol altından ölçtük, gördüğümüze inanamadık çünkü:39.2. Çok şükür biraz şiddetli geçen bir grip teşhisi koydu doktorumuz, şurubunu ilacını verdi ve Selin burun akıntısı devam etse de perşembe günü itibariyle ayağa kalkıp zıpırlık yapacak kadar iyileşmişti. Şimdi az buçuk bu blogtan bizi tanıyanlar hemen şu soruyu sorabilirler tabii: Sıra kimdeydi? Bu sefer ikinciliği Selin’den de ağır bir biçimde babası aldı. Bitti mi? Elbette hayır. Salı gecesi başlayan ve çarşamba akşamı itibariyle beni yataklara seren berbat bir vaziyetteyim. Bundan öncekileri biraz da zorunluluktan ‘hastayım ayaktayım’ modunda geçirdiğimden bu seneyi böyle kapatacağım herhalde diyerek erken sevinçlere gark olmuştum. Bu senenin ağır gribinin zamanı da buymuş demek ki.
Biz bir taraftan anne ve baba olarak birbirimize bakmaya çalışıyor, diğer yandan bizi yanaklarımızı okşayarak “ay ay, nasıl da hasta olmuş annem, babam? Bi öpiim geçsin mi hemen?” diyerek seven ve tabii 2 dakika sonra bu sevgi gösterilerine rağmen bizimle oynayamadığı için mızıldayan ve sonuçta kendini durmaksızın masal anlatmaya veren Selin’i sabırla dinlemek için zorluyoruz. Bu konuda söyleyecek tek bir lafım bile olmaması gerektiğini, yıllaaar yıllar önce aynı zulümle titrettiğim aile fertlerinden nezaket dolu sözlerle duyunca, kendimi “Al işte, bana benzemiyor deyip duruyordun, şimdi benziyor. Memnun musun?” diye haşlarken buldum. Yani kısacası yine kendime kızacak bir şey bulmuş oldum. Sıkıldım tabii bu kendini didik didik eden anne modelinden. Neyse ki artık her daim değil de arada bir yokluyor. Bu seferkini hastalığıma veriyorum.   
Bu yazıyı da iki gün boyunca ‘iki dakika yaz, bir saat dinlen’ düzeniyle yazabildim. Şimdi düşününce zorum neydi, bilemedim. Aslında kitap tanıtımı yapmak üzere başladım yazıya ama daha önceden yazılmış kitap yazılarımı düzeltecek halim bile kalmadı.
Bir de Pazartesi günü başlayıp hastalığıma rağmen sürdürdüğüm ve istemesem de bu 5 gün içinde 1,5 kilo verdiğim (ödem atıyor da olabilirim) Karatay diyetimi anlatacaktım. Artık iyileşince ...Boşuna dememişler 'her şeyin başı sağlık!' diye.
Herkese bol okumalı ve sağlıklı bir hafta sonu diliyorum.

Not: Fotoğraf, Ocak ayında Gordion AVM'de sergilenen kaplumbağa heykellerinin üzerindeyken çekildi.


26 Mart 2012 Pazartesi

Yeni Bir Bahar Haftasına Başlarken...


Geçen yıl Selin’in komik laflarını, cevaplarını pek düzgün kaydedemedim bilgisayara. Kullandığım defterlere, küçük kağıtlara filan yazdım. Hemen ardından bilgisayara aktarmayınca öyle dağınık kaldı, şimdi toparlamakta güçlük çekiyorum. Bu sene öyle olmasın diye günlük notlarımı aldığım defterin bir bölümünü Selin’e ayırdım. Haftaya gülerek başlayalım diye sene başından beri yazabildiklerimden bir kaç tanesi aşağıya yazdım. Diğerlerini de en kısa zamanda blogun Selin’den İnciler sayfasına ekleyeceğim.  Herkese bol güneşli günler!


30 Ocak 2012 Pazartesi
Tuvalette lazımlığında oturmuş vaziyette bana yine masal anlatmaya başlamışken aramızda şöyle bir kısa konuşma geçti.
S.- ....ormanda yürümüş yürümüş yürümüş. Fakat maalesef ziyadesiyle yorulmuş...
Ç.- Selinciğim, lafını balla bölüyorum ama geç kalıyoruz. Masalına arabada devam etmen gerek, tatlım.
Çok ciddi ve hafif kızgın bir ifadeyle gözlerime baktı ve
S.- Anne, sözümü kesmenden hiç hoşlanmıyorum. Çünkü sonra lafımı unutuyorum ve bu da canımı çok sıkıyor.
Ç.-???


07 Şubat 2012 Salı
Doğum gününde anneannesi, Akın dedesi ve Gülannesi Selin’e mıknatıslı çubuklar ve bilyelerden oluşan bir set gönderdiler. Bir kaç ay önce halen gittiği yuvada çok daha büyük boyda çubuk ve toplarla nasıl güzel oynadığını, ne kadar şahane ve faydalı bir oyuncak olduğunu (aynen bu sözlerle) günlerce anlatmış, sonra öğretmeninden izin alarak görmem için beni sınıfına çağırmıştı. Ben de aynı setin daha küçük boyda olanlarından görünce hemen haber vermiştim Gülannesine. Ben şimdiye dek hiç bir oyuncak ya da oyun setini tavsiye etmedim bu blogda ama bu seti ayrı bir yazıyla tanıtacağım. Neyse, konuya dönecek olursak, Selin her gün en az yarım saat kadar bu setle oynuyor mutlaka.
Yine bir akşam üstü yuvadan eve döndük ve hemen odasına gidip oynamaya başladı. Babası eve geldiğinde salona gelip “Baba bak, büyük bir üçgen yaptım”dedi. “Aa, evet, ne güzel olmuş”dedik. Babası yaptığı üçgeni eline alıp masada dik tutmaya çalıştı ve elbette olmadı. Selin bunun üzerine “Ama baba o öyle dik duramaz, yatay olarak durabilir ancak, ayakları yok ya!” dedi. Biz dumur olmuş vaziyette birbirimize bakakaldık. Bir kaç dakika sonra üçgeni bozup değişik bir şekil yaptı. Babası “Bu şeklin bir adı var mı?” diye sorunca Selin parmağını gezdirerek şeklin kenarlarını sesli saydı, kafasını kaldırıp bize baktı ve “Evet, var tabii. Bu bir beşgen, çünkü beş kenarı var” dedi. O an dumur ötesiydik.


13 Şubat 2012 Pazartesi
Selin’i yuvadan aldım. Arabaya biner binmez “Bi masal?” diye sordu. “Elbette” dedim ve başladı. Masalının bir yerinde kötü korsanlar çocukların oyuncaklarını, kitaplarını alıyor, vermeyen çocukları da öldürüyor. (Yuvada oğlanlar sürekli savaş oyunu oynadığından bizimki de öldürmek kelimesini öğrenmiş durumda ama ne anlama geldiği kafasında hala net değil.) Masalına şöyle devam etti:  Neyse anneciğim, sonunda kötü korsanlarla konuştuk vee kitapları, oyuncakları alma sorununu hallettik. Çocukları da öldürmicekler, o sorunu da hallettik konuşarak. Fakat maalesef, korsanların kötü olma sorununu bir türlü halledemedik(!). Nedense iyi olmayı kabul etmiyolar. Halbuki bi iyi olsalar bütün çocuklar onlarla oynıcaklar. Sence n’apabiliriz anne? Bana bi fikir verebilir misin?


13 Şubat 2012 Pazartesi
T.- Bugün ne yedin okulda, Selin?
S.- Hatırlamıyorum baba.
T.- Nasıl olur canım, bugün yediklerini soruyorum.
S.- Sorunu anladım baba ama gerçekten hatırlamıyorum. Şu mutfaktaki listeye bir baksam hemen hatırlarımJ
T.- ???

5 Mart 2012 Pazartesi

Alternatif Anne'de Yeni Bir Bölüm: Feminist Anne

Uzun zamandır düşünüyordum, Alternatif Anne'de bir de "Feminist Anne" olmalı, diye. Ama bunu bir fikir olarak bile dile getirmeye cesaret edememiştim. Ne zaman ki önümüzdeki sene başlamayı planladığım doktora programına hazırlık amacıyla Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları bölümüne özel öğrenci olarak kabul edildim, o zaman "tamamdır, zamanıdır" dedim. Fikrimi Gülüş'e açtığımda "ah, ne kadar iyi düşünmüşsün, harika olur, hemen hemen" dedi. Eğer hazırlanmamı gerektiren bir durum varsa, benim hemenim, karakterime hiç de uymayan bir şekilde zamana yayılabiliyor. Bu yüzden bu bölüm, neredeyse iki ay açılmayı bekledi.  Bir kadın olarak o kadar önemli bulduğum bir konu/alan ki, durduğu yerde duramayan ben, durdum. Şimdilerde evden çıkmak istemeyecek kadar makalelere gömülmüş durumdayım ve tuhaftır, acayip iyiyim hatta mutluyum da denebilir. Okunacak, öğrenilecek çok makale/kitap, sorulacak çok soru ve incelenecek çok sorun var.  
Aşağıdaki yazı, feminist anne olarak yazdığım ve cuma günü yayımlanan ilk yazı. Feminist olsun olmasın, herkesin katkılarını, yazılarını ve yapıcı eleştirilerini beklediğimiz yeni bir bölüm. Her başlangıçta söylendiği gibi: Yolumuz açık olsun!

Feministleştiremediklerimizden misiniz?
Feminizm… Ne ağır bir konu, ne kadar derin, ne kadar karmaşık ve ne kadar hayati! Sadece biz kadınlar için değil herkes için önemli. Feminizmin kadınlar tarafından bile hala “erkek düşmanlığı” olarak algılandığını görmek beni pek de şaşırtmıyor aslında. Sadece, daha özgür ve daha eşitlikçi bir dünya istiyorsak eğer, bu konuda bir şeyler yapmak ve mümkün olan her mecrada feminizmin ne olduğuna ve olmadığına dair bir kaç kelam etmek, ettirmek zorunda olduğumuza işaret ediyor.
Önce şöyle herkesin aklında kalabilecek basit, sağlam ve anlaşılır bir tanıma ihtiyaç var ve Bell Hooks “Feminizm Herkes İçindir” başlıklı kitabında –ki bu alanın başlangıç kitabıdır, harika bir tanım yapmış. “Feminizm, cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürü ve baskıyı sona erdirmeye çalışan bir harekettir.”
Devamı mı ? Burada... 

2 Mart 2012 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 42, 43, 44

Bu etiketi taşıyan yazılara şöyle bir baktım ve 22 Temmuz’dan beri kitap tanıtımı yapmadığımı fark ettim. Çok olmuş. Bu hafta üç kitapla tekrar başlıyorum, hemen. Tırtılların kelebeğe dönüşmesi çocuk/bebek kitaplarında çok kullanılan bir süreç.  Eric Carle’ın “The Very Hungry Caterpillar”ı, Tübitak yayınlarından çıkan Anna Milbourne ait “Kelebek” kitabı hemen aklıma gelen iki güzel örnek.  Redhouse Kidz’den çıkan, Paula Carbonell’in yazdığı ve Chené Gomez’in resimlediği KELEBEKLERİN YOLCULUĞU da artık hemen hatırlayacağımız kitapların arasına katıldı. Bu sefer konu tırtılın kelebeğe dönüşmesi değil, bir tırtılın araları topu topu 5 metre olan portakal ağacından limon ağacına kadar gidebilmesi –ki bu bir tırtıl için dünyanın yolu demek. Kendi başına gitse iyi. Yolda bir de beni de götürsene diyen çekirgeyi, kulağakaçanı, uğurböceğini, karıncayı ve pireyi de sırtına alır. Limon ağacına geldiğinde arkadaşlarını yere indirir ve bir yaprağa tırmanır ve hikaye de buradan itibaren heyecan kazanır.  Tırtılı yemek üzere gelen bir eşekarısından çekirge ninnisiyle kurtarır. Zehirli örümcekten de kulağakaçan. Tırtılın yaprağını yemeğe gelen pireleri uğur böceği kovalar, yaprağı yuvalarına götürmek isteyen karıncalara da yine bir başka karınca engel olur. Tırtıl tam bir kuşa yem olacakken pire onu bir çiçeğin arasına saklar. Nihayet tırtıl kendine bir yer bulur, kozasını yapar ve o meşhur uykusuna dalar. Uyandığında şahane kanatlı bir kelebektir artık.
Kitabın en beğendiğim tarafı tırtılın kelebeğe dönüşmesinden çok, iyilik yapmanın ve dayanışmanın önemini vurgulaması. Tırtılın yolculuğu aslında hayatın ta kendisi ve bu macerada iyilikler ve iyiler kadar kötülerle de karşılaşıyor tırtıl. Metnin kafiyeli ve tekrarlardan oluşması akılda kalıcılığını artırıyor. Çizimleri, renkleri ve diliyle sade, rahat  ve mütevazı bir kitap. Biz çok sevdik.
Bu kitaba Dolap’ta değil de radyo yayınında rastladık. Dinlemek isteyenler için tık.
İkinci kitabımız dışarıdaki havayla çok uyumlu. Küçük penguen Pipkin’in BİR MİLYON NE KADAR BÜYÜK? sorusuna aradığı cevabın öyküsü. Tübitak Yayınları’ndan çıkan 3+ yaş grubuna yönelik neredeyse tüm kitaplar gibi bu kitabı da Anna Milbourne yazmış, resimleyen Serena Riglietti. Kitabı özetleyen bir alıntı yaparak işimi, kolaylaştıracağımJ Pipkin arayışlarının sonunda hayal kırıklığıyla “ON leziz balık, YÜZ sıcak penguen, BİN sevimli kar tanesi ve yepyeni BİR arkadaş buldum. Ama ne kadar uğraştıysam da bir milyonu bulamadım”der annesine. Annesi Pipkin’e sımsıkı sarılır ve bir milyonu göstermek üzere onu dışarıya çıkarır. Kitabın sonuna, Pipkin’in ne gördüğünü görmek için bir zarf konulmuş. İçinden kocaman bir poster çıkıyor. İlk seferinde çok heyecanlandı Selin, içinden ne çıkacak diye. Sonra baktım her defasında posteri açmaktan ve uzun uzun bakmaktan çok zevk alıyor. Selin bir kitabı beğendiğinde en az bir hafta süreyle o kitap her gece okunur, başka kitaplarla birlikte. Yani bizim evde her haftanın bir başka demirbaş kitabı oluyor.J Yine bir gece kitabı okuyup posteri açtıktan sonra pencerenin yanına gidip gökyüzüne baktı ve “bu gece hiç yıldız yok anne” dedi. Sonra benim bir şey söylememe fırsat bırakmadan, “Kışın geceleri pek yıldız olmuyor gökyüzünde anne ama yaz gelince dolup taşıyor. Galiba yıldızlar soğuk havada üşüyorlar biraz” dedi.J
Bu kitap Anna Milbourne’un diğer kitaplarından bir hayli farklı, çünkü öyküsü var. Biz bu kitabı da çok sevdik. 
Bu haftanın son kitabı T. İş Bankası Yayınları’ndan çıkan, Valerie Thomas ve Korky Paul’e ait, SAKAR CADI VİNİ’NİN KIŞ MACERASI. Sakar Cadı Vini bir seri ve her  ne kadar kitabın üstünde 5-8 yaş diyorsa da biz geçen yıldan beri okuyoruz. Aslında Sakar Cadı Vini’yi tüm kitaplarıyla ayrı bir yazıda tanıtmak istiyorum ama bu kitabın içeriğini bitmek bilmeyen karlı kış günlerine çok uygun bulduğumdan bu hafta tanıtmak istedim. Sakar Cadı Vini kış mevsiminden çok sıkılır ve bu durumu değiştirmek için bir sihir yapar. Sihirin sonunda bahçesi artık aynı yaz mevsimindeki gibi güneşli ve hava da sıcacıktır. Ancak kış uykusundan erken uyanan hayvanlar ve erken açıp hemen solan çiçekler bu durumdan hiç memnun kalmamışlardır. Üstüne üstlük bahçeyi görüp gelen, tanıdık tanımadık bir sürü insanın yarattığı çılgın gürültü, Vini ve kedisi Vilbur’un huzurunu fena halde bozmuştur. Tüm bunların üzerine bir de bahçesinde dondurma satmaya çalışan birini görünce Vini deliye döner ve tekrar sihir yapar. Bu sefer her şey aynen olması gerektiği gibidir. Yine mevsimlerden kıştır, kar yağışlıdır ve hava buz gibi soğuktur. Vini mutfağında kendine sıcak çikolata hazırlar ve bir dilim kek yer. Kedisi Vilbur’a da ılık süt verir. Yatağına yatar ve pencereden dışarıyı seyrederken “Yatağımız sıcak ve yumuşak. Galiba kış mevsimi de çok güzel” der. Kitabın verdiği mesajı yazmak anlamsız, çok açık ve eğlenceli bir dille veriliyor zaten. Beni en çok etkileyen Vini’nin sabrının, bu durumdan kazanç elde etmeye çalışan biri (dondurmacı) ortaya çıkınca taşması oldu.  Vini’nin Dolap’taki yeri için şuraya bakabilirsiniz.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Babam Yeter Bana!

13 Şubat pazartesi akşamı yatmadan önce, salondaki oyuncaklarını toplarken babasından yardım istedi, Selin. Güle oynaya birlikte topladılar. Tam bitirmişlerdi ki kutuyu elinden düşürdü ve hepsi yine dağıldı. Hay Allah! deyip gülüşürken, “ben de yardım edeyim mi?” diye sordum. Tereddütsüz bir cevap geldi Selin’den: “Hayır, babam yeter bana!”
Salonun ortasında, dağılmış oyuncaklar, gülen bir küçük kız ve eriyen bir baba...

Not: Fotoğraf Selin'in yuvadaki doğum günü kutlamasından. Sırada doğum günlerine dair yazı ve fotoğraflar var.

24 Ocak 2012 Salı

İyi ki Annen Olmuşum!

Bal yanaklım,

İpek saçlım,


İyi ki seni doğurmuşum! İyi ki annen olmuşum!  


Yüreğinin iyiliği yolunu açık tutsun.

Yazdıkların, çizdiklerin etrafına ışık olsun.  


Aklın ve vicdanın güzel sesinle duyulsun.


Çevren hep iyi insanlarla dolsun.


Ömrün uzun, doğum günün kutlu olsun!

20 Ocak 2012 Cuma

Biz Bitti Demeden...


Hrantçığım,
Dün yine onbinlerce kişi senin için yürüdük.
Öyle doluydu ki yürekler, sesssiz kalamadı kimse, hep bir ağızdan sloganlar atıldı.
Daha özgür, daha aydınlık bir ülkede birlikte yaşamak isteğini haykırdı herkes.
Kimisi için bu kalabalık umut verici, kimisi içinse yetersizdi. 
Gelemese de aklı, yüreği orada olanlar da vardı elbet. 
Diğerlerinin ya kendi dünyalarından başka derdi yok ya gerçek dünyadan habersizler ya da ciddi şuur kaybından muzdaripler.
Tüm memlekette bu kadarız, topu topu bu kadarız işte.
Ama sadece bu fotoğraf bile "benim hala umudum var" demek için yeterli.
Bu davayı alay etme noktasına getirenlere rağmen, inatla direnmeye ve diretmeye devam.
Gelmeyenler, reddedenler hatta "hak etti" diyebilenler için bile barış, özgürlük ve adalet istemeye devam.
Sonsuz hasretle...
ç.

Not: Fotoğraf Barış Güngör Sulu Aş'a ait (Facebook'tan)

23 Aralık 2011 Cuma

Haydi, Van İçin Örüyoruz!

Dün Facebook’ta Bir Dolap Kitap’ın mesajıyla Van İçin Örüyoruz Kampanyası’ndan haberdar oldum.  Örgü örmeyi seven biri olarak çok heyecanlandım ve hemen siteye girip inceledim. Destek sözü verip iyi derecede örgü bilmeyenlere kolaylık olsun diye bir tarifler sayfası açıp açamayacaklarını sordum. Fikir annesi olan Alev hanım “gönderin, hemen açalım” dedi. Ben de aşağıdaki pratik bere, atkı ve patik tarifini gönderdim. Alev hanımı bu şahane fikir ve girişiminden ötürü kutluyorum.
Yan tarafta gördüğünüz banner’ın üstüne tıklayınca kampanyanın sayfasına gidip, bakabilirsiniz.
Haydi kadınlar, şimdi Van’daki yavruları, kuzucukları ördüklerimizle ısıtma zamanıdır.
İlmeklerin arasına sıkıştıracağınız şefkatiniz onları ördüklerinizden daha çok ısıtacaktır, inanın.
Örgü örmeyi bilmeyen arkadaşlar da kampanyaya malzeme desteği sağlayarak destek olabilirler.
Hepimize kolay gelsin...

Pratik Bere, Atkı ve Patik Tarifi

Bere:
3,5 yada 4 numara şişinize 9 ilmek atarak başlayın.
1.sırada 1 ilmek düz örüp 1 ilmek artırarak örün.
2.sırada hiç artırma yapmadan bütün ilmekleri örün.
3.sırada 2 ilmek düz, 1 ilmek artırarak örün.
4. sırada yine hiç artırmadan bütün ilmekleri örün.
5. sırada 3 ilmek düz örüp, 1 ilmek arıtrarak devam edin. Artırma yaptığınız sıradan sonraki her sırada hiç artırma yapmadan tüm ilmekleri örün. Bu sıraları yani çift sayılı sıraları ister düz ister ters örebilirsiniz.
9 ilmek örüp, 1 ilmek artırdığınız sıra bittiğinde şişinizde toplamda 66 ilmek olmalı.
Bu 66 ilmeği bir örün ve sonraki sırada bu sefer eksiltmelere başlayın.
3 ilmek örüp 1 ilmek eksiltin.
Sonraki sırayı hiç kesme yapmadan 1 ilmek düz, 1 ilmek ters örün.
Takip eden sırada yine 3 ilmek örüp 1 ilmek eksiltin.
Bu eksiltmelreden sonra şişinizde 42 ilmek kalmalı.
Takip eden 8 sırayı ister bir düz bir ters örüp lastik örgü yapın, isterseniz hepsini düz ya da ters örüp haroşo yapın.
Örgüyü kapatın (kesin) ve kenarından dikkatlice dikin.
Artırma yapılan ilmeklerin çok büyük delikler oluşturmaması için artırmaları yaparken yani şişe iplik atarken ipliği çok uzun tutmayın.
İpliğiniz ne kadar kalınsa şişinizde o kadar kalın olmalı, şişin numarasını buna göre ayarlayın. Unutmayın, iplik kalınlaşıp şiş numarası büyüdükçe bereler de büyük olacaktır. 

Atkı:
İpliğinizin kalınlığına göre seçtiğiniz şişle, 5 numaraya kadar 35-40 ilmek 5 numaranın üstü şişle başlayacaksanız 30-35 ilmekle (yaklaşık 25 cm) başlayın. Bir sıranın başında bir ilmek eksiltip, takip eden sıranın başında bir ilmek artırın. Bir sırada eksiltip diğer sırada artırarak istediğiniz uzunluğa geldiğinizde atkıyı bitirin. İlmek artırırken kenarlarda halka şeklinde bolluk olmaması için; ilk ilmeği ördükten sonra ikinci ilmeğe geçmeden alt sıradan bir ip çekip ilmek haline getirirek örün. Bu model için haroşo örgüyü öneririm.

Patik:
6 numara şişe 35 ilmek atın. 5 sıra haroşo örün. 14 ilmeği düz, ortadaki 7 ilmeği ters, sonraki 14 ilmeği yine düz örün. Takip eden sırada 13 ilmek düz örün, 14 ve 15. ilmekleri birlikte örün yani 1 ilmek eksiltmiş olun. Ortadaki 7 ilmeği düz örün ve 23 ve 24. ilmekleri yine birlikte örerek 1 ilmek eksiltmiş olun. Ortada kalan düz ördüğünüz kısım patiğin üst kısmını oluşturuyor. Arka sırada yine ortadaki 7 ilmeği ters örüp kenarlarda kalan ilmekleri düz örün. Sonraki sırada bu sefer 12 ilmek düz örün, takip eden 2 ilmeği birlikte örün. 7 ilmeği düz örün ve sonraki 2 ilmeği yine birlikte örün. Kalan 12 ilmeği de örüp sırayı bitirin. Arka sırada yine ortadaki 7 ilmeği ters örüp kenarlarda kalan ilmekleri düz örün. Sonraki sırada bu sefer 11 ilmek düz örün, takip eden 2 ilmeği birlikte örün. 7 ilmeği düz örün ve sonraki 2 ilmeği yine birlikte örün. Kalan 11 ilmeği de örüp sırayı bitirin. Arka sırada yine ortadaki 7 ilmeği ters örüp kenarlarda kalan ilmekleri düz örün. Şişinizde toplam 25 ilmek kalana kadar (yani 9 ilmek haroşo+7 ilmek düz+9 ilmek haroşo) bu şekilde örmeye devam edin. Şişinizde 25 ilmek kaldığında 10 sıra düz örün. Düz örgünün üzerine 10 sıra da ters örün. Bütün ilmekleri kapatıp, dikin ve bu 10 ters örülmüş sırayı düz örülmüş 10 sıranın üstüne katlayın.
 

13 Aralık 2011 Salı

Dün, Ne Acayip Bir Gündü!

Dün sabah Selin’i “öğretmenin seni kahvaltıya davet etti” diyerek her zamankinden daha erken bir saatte yuvaya götürdüm. Meleğim kahvaltısını arkadaşlarıyla yapıp sonrasında oyun odasına giderken ben de gözlem odasında yuvanın uzmanıyla Selin’i konuşmaya başladım. Rutin anne-baba görüşmelerinden biri. Daha görüşmenin başında “Görüşmek için sizi en sona bırakmamızdan anlamışsınızdır. Biz Selin’den çok memnunuz” dedi uzmanımız ve bende bağ bağ güller açıldı. Sonra Selin’in öğretmeni de görüşmeye katıldı. Ben biraz Montessori, biraz Reggio Emilia, biraz Waldorf filan derken ve karşımdakiler bütün bunları nereden biliyorsunuz diyerek şaşkınlıkla bakarlarken, şeker balığım, beni görmediğini varsaydığımız camın önüne geldi ve aralık jaluzinin arasından şöyle bir bakıp, gitti.
Görüşmenin sonunda bu dönem kesin olarak halletmeye karar verdiğim, Selin’i yalnız uyumaya alıştırmaya konusunda bana yardımcı olabilecek bir tavsiyede bulundular ve şöyle bir şey denemeye karar verdik. Selin’in kendi başına uyuduğu ve sabaha karşı yanımıza gelmediği her gecenin sabahında, ben öğretmenine verilmek üzere bir kart hazırlayacağım. Karta “Selin dün gece kendi başına uyudu” yazacağım. Selin kendi elleriyle bu kartı öğretmenine verecek. Öğretmeni de bu kartı okuyup Selin’i tebrik edecek hatta bazen arkadaşlarına duyuracak, onlar da Selin’i alkışlayacaklar. Yöntem bu. Dün gece uykuya dalarken çoook işe yaradı. "Ben hemen uyuyayım o zaman" dedi ve arkasını dönüp uyudu. Ben de gecenin bir vakti renkli kartondan kart hazırladım. Gel gör ki sabaha karşı “anne! anne!”diye 3-4 kere beni yanına çağırdı ve en sonunda yatağımıza teşrif etti. Sabah babasıyla beraber taksiye binip kartsız gitti. Biraz buruktu, tabii.
Neden taksiyle gittiler derseniz, günün acayipliği tam da burada başlıyor. Dün akşam üzeri Selin’i okuldan almak üzere arabaya bindim veeee vites kolu yine elimde kaldı. Blogu takip edenler belki hatırlar, yaklaşık iki sene önce de, hem de seyir halindeyken ve arabada Selin varken vites kolu elimde kalmıştı, şu yazımda anlatmıştım. Neyse ki evin önündeydim, daha. Ustayı aradım, çekiciyi yarın çağırmaya karar verdim ve gidip Selin’i aldım.
Dönüşte takside bana “Anne, bizim oyun odasının yanında bir yer var, bugün orada sana çok benzeyen bir kadın oturuyordu hatta ben sensin sandım” dedi. Yalan söyleyemem, hemen kısaca anlatıverdim. Bazen gözünün önündeki kocaman oyuncağı göremeyen kızım meğer o yarı kapalı jaluzilerin arasından tanıyıvermiş beni. Hiç fırsatı kaçırır mıyım? Bir lakabı daha oldu hemen: Cincime!
Eve geldik, biraz meyve yedik, oyun oynadık filan derken bloguma bir bakayım dedim ve Robots Doodles&Orange Bubbles’tan gelen yorumu okudum. Geçenlerde duyurusunu yaptığı hediye çekilişi dün sonuçlanmış ve bilin bakalım kim, ne kazanmış? Eveeeet, bildiniz. Ben! Ben! Ne mi kazanmışım? Şu aşağıda resmini gördüğünüz harika yastıkları. Bir Dolap Kitap’ın kitap çekilişlerini saymazsak –ki hep okullara filan bağışlamak için katılıp duruyordum, ilk defa bir hediye çıktı bana. Çook sevindim.
Çok güzel başlayan, sonra fena halde moralimi bozan bir gün ancak böyle bir haberle başladığı gibi güzel bitebilirdi.
Yeteneğine emeğini katıp böylesi güzel şeylere dönüştürebildiği için Nihan’ı gönülden tebrik ediyorum. Tasarladığı güzel şeyleri paylaşabildiği için de kendi adıma çok teşekkür ediyorum.  
Not: Her şeyde bir hayır vardır derler. Arabasız kalmanın hayrı da, bloga yazı yazmama sebep olması herhalde:)

8 Aralık 2011 Perşembe

Geçti Günler, Haftalar...

Yine Ekim, Kasım nasıl geçti anlayamadım. Malum, memleketin gündemi yoğun ve hatta yetişmek mümkün değil. Van depremi, Marmara depremini de yaşamış ve sonraki travmaları hala taşıyan biri olarak aklımı başımdan aldı. Depremin ardından aralarında çok sevdiğim arkadaşlarımın da olduğu şahane insanların yaptıklarına iletişim kanalları aracılığıyla destek vermeye çalışmanın dışında, elbette ara ara Selin’in nükseden burun akıntısı, öksürük, tıksırık durumlarıyla da yakinen ilgilendim. Sizlere zaman zaman hala Van’da olan arkadaşlarımdan ve Gündem Çocuk Derneği’nin çalışmalarından bahsedeceğim.
Blogun sağ tarafında gördüğünüz Erciş’in Genç Sesi resmine tıklayarak ulaşacağınız blog, gencecik kalemlerin kendilerini yazıp, çizerek ifade etmelerine ve bu yolla depremin etkilerini biraz da olsa azaltmalarına ve tabii sorunları, orada bire bir yaşayan gençlerin, çocukların gözlerinden görmemize imkan sağlayan şahane bir proje. Takip etmeli...
Geçen sene kreşe yeni başlayan çocuğundan daha fazla ve uzun süre hasta olmuş bir anne olarak bu sene hasta olmamaya özellikle ve çok dikkat ediyorum. Doğal, koruyucu kış iksirleri alıyor, havayı azıcık güneşli görünce pehlivanlığa soyunmuyorum.
Bu dönem, işim için de önemli bir dönem. Başlangıcı sıkı tutmamın gelecekteki sağlamlığını çok etkileyeceği ve tamamen benim kişisel disiplinimle gelişecek bir iş yaptığımdan, yoğun odaklanma gerektiriyor ve bu benim için en zor işlerden biri.  Çünkü ben artık aklı bir telefonla ya da bir memleket haberiyle kuş olup uçan bir kadın oldum daha doğrusu olmuşum, yeni farkediyorum. Hele ki haber bir de çocuklar ya da kadınlarla ilgili bir haberse içim içimi yiyor, günlerce sürüyor dağılmışlığım. Selin’den önceki hayatım, toplumsal sorunlara çözümler üretmeye yönelik her türlü sivil toplum faaliyetine katkıda bulunmakla geçtiğinden, sürmekte olan bu zorunlu pasiflik hali artık beni yormaya da başladı. Neyse...Mevzu derinleşiyor, burada bırakmak lazım.
Nasıl bir iş yaptığıma ve dolayısıyla hayatımızın kalitesini artırmaya yönelik bilgi verici yazıların yer alacağı bir blog hazırlığındayım. Biraz eli yüzü düzgün hale gelince buradan da duyuracağım.
Diğer yandan işimle hiç ilgili gibi görünmese de, sektörde çalışarak yıllarımı verdiğim, kesmeyip üzerine yüksek lisans yaptığım turizm konusunda bir de doktora yapma isteğim var ve bütün bunlar için bir plan, yapmam gerektiğini bilerek düşünmeye başlamak bile acayip vakit alıyor. Geçen bahar döneminde bunca yıldan sonra katiyen işime yaramayacak matematik problemleri çözüyorum, diye yazmıştım. Sonuç; ALES'i hallettim. Geriye şimdi KPDS kaldı. O da önümüzdeki bahara...
Anlaşıldığı üzere, fena yayılmışım ben. Toparlanmam ve yeniden ben olmam lazım. Eski ben değil elbet, yenisi... Eski “ben”in büyümüş(!), değişmiş, anne olmuş hali. Daha enerjik, daha disiplinli, uzun bir süredir ihmal ettiğiyle yani kendisiyle daha ilgili...
Selin’le ilgili haberler mi? Onlarda bir sonraki yazıda artık...
Not: Fotoğraflar 27 Kasım’da Curcuna Parti Evi’nde kutladığımız, Ada’nın 4. doğum günü partisinden. Benim çekmediğim nasıl da belli oluyor:))

17 Kasım 2011 Perşembe

Masalcı Geldiiii!

"Bir gün babamla birlikte çiftliğe gitmiştik. Orada inekler, koyunlar, kuzular, tavuklar, horozlar, civcivler vardı. Sonra bir baktık ki civcivlerden biri kayıp. Dört tane civciv olması gerekirken üç tane var. Bir tanesi eksik. Ben hemen ormana doğru yürümeye başladım. Niye ormana doğru yürüdüm biliyor musun? Çünkü çiftlik hemen ormanın kenarındaymış.  Neyse, yolda rastladığım bütün hayvanlara civcivi sordum.  Görmediklerini söylediler. Sonra bir mağaraya rastladım. Mağaradan içeri bir baktım ki ne göreyim? Civciv yerine yarasalar. Yarasalardan biri yanıma geldi. Ona civcivi sordum. O da görmediklerini ama bana yardım edeceğini söyledi. Birlikte civcivi aramaya devam ettik. Ormanın içlerinde çok yüksek bir ağaca rastladık. Tam sırtımızı dayayıp dinlenmeye başlamıştık ki, taa ağacın tepesinden cik cik diye bir ses duyduk.  Civciv ağacın tepesinde.  Civciv oraya nasıl çıkmış diye sordum. Yarasa yürüyerek çıkmıştır dedi. Ama civcivler ağaç tepesine yürüyemez ki! Peki ordan nasıl inebilir dedim. Yarasa ben şimdi hop uçar yanına konarım. Onu aşağıya indiririm ama sen benimle konuşmalısın. Biliyorsun ben körüm, göremem ama sesini duyup yanına gelirim, dedi. Yarasa civcivin yanına uçtu. Civciv yarasanın kanadına tutundu. Ben de yarasayla konuştum konuştum konuştum. Tam aşağıya inerlerken civciv yarasaya tutunamadı, yere düştü.  Tam o sırada ormanda yürüyüş yapan bir küçük file rastladık. Civcivi sorduk, görmedim dedi. Birlikte aramaya başladık. Yürüdük yürüdük yürüdük. Tam o sırada ağaçların arasında kutular gördük. Bunlar ne böyle dedik. Yarasa o nedir? dedi. Göremiyor ya hani. Kutuların yanına gittik. Kutulardan sesler geldi. Birinden cikcik diye bir ses, diğerinden mee diye bir ses, diğerinden mööö diye bir ses. Yavru fil hemen hortumuyla kutuları açtı. Bir de ne görelim kutuların içinden bir civciv, iki yavru inek –Annee, ineğin yavrusuna ne denirdi? –Buzağı. Hah hatırladım, iki tane buzağı, üç tane kuzu çıktı. Hep birlikte çiftliğe döndüler. Çiftlikte yavru file ot, yarasaya yumurta (?) ikram ettiler.  Hep birlikte dans edip şarkı söylediler, çok eğlendiler. Sonra çok yorulmuşlardı, hemen uykuya daldılar. –Anne, benim  çok uykum geldi, ben artık uyuyorum." S.P.

Yukarıdaki masalı Selin 13 Kasım 2011 Pazar akşamı yatakta yatarken bana anlattı. 

Aşağıdaki masalı da 11 Ağustos 2010 günü Ayvalık'ta anlatmıştı. Selin'in anlattığı başı sonu belli ilk masalıydı. O dönem herkese ve herşeye isim vermeye başladığı dönemdi. Masaldaki hayvanların isimleri de bizzat Selin tarafından uydurulmuş ve uzun zaman çeşitli ve birbirine benzer masallarda aynen kullanılmıştır.  Bu isimlendirme merakı hala devam ediyor. Öyle ki belgesellerde seyrettiği her hayvana isim veriyor hatta bazen birbirleri arasında akrabalık bile yaratıyor:))

"Timsah Ogg, su aygıyı Asis, moos (mors) Amus, diyer timsah Gyibi ve yunus hop hop denizde oynamışyay. Soona yunusa binip Akamon’a gitmişyey. Bi bakaaken fok göömüş kaaşıdan. Biidenbiye bakaaken timsah Ogg göömüş foku. Moos çok kokmuş çünkü kayboymuş, yunusu takib edeyken koşayak hop hop diye atyamış. Bi bakaaken hepsi bi ses duymuşyay. Yakyaşmışyay, ıııııııı-ıııı-ııııııı diye şaakı söyeyen beyaz bayinayı göömüsyey. Yanında da mami bayinayı göömüşyey. Bii de simit göömüşyey. Benim simidim. Bana simidi taktıyay. Ben de yunusun sııtına bindim. Çok güzeydi."  S.P.
Yuvaya giderken, gelirken arabada sürekli masal anlatmaya başlayıp bir türlü sonunu getiremeyen, her akşam en az üç kitap okutan, her lafa gayet mantıklı bir yorumu, her soruya çoğu zaman komik ama mutlaka uygun cevabı olan bir çocuk artık. Bir masalcı mı yetişiyor ne? Bekleyelim, görelim...pardon, dinleyelim.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Eğitim: İdeolojilerin Savaş Alanı

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yurttaşlarını  “doğru vatandaş”a dönüştürmek üzere planlanan, ideoloji pompalamasının, mesela tarih eğitimi gibi alanlarda arşa vurduğu, tuhaf bile denemeyecek bir sistem hakkında yazmak zor. Hele bir de vakti zamanında aynı tornadan geçmiş ve bu kısıtlayıcı, koyunlaştırıcı etkilerden arınmak üzere kendini hala rehabilite eden biriyseniz daha da zor. Üstelik bir de toplumsal duyarlılığı yüksek bir kadın, bir anneyseniz misli misli zor. Çünkü neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Ama bir yerden de başlamak lazım. Devamı Alternatif Anne'de...


18 Ekim 2011 Salı

Artık Zamanı Gelmişti...


Okul zamanı, hastalık zamanı...Selin de kuralı bozmadı. Cumartesiden beri zaman zaman yükselen ateşi pazar gecesi tavan yaptı. Dün doktora gittik. Şimdi öğlen belli olacak boğaz kültürünün sonucunu bekliyorum, heyecanla. "Her yerde salgın var, beta olabilir" dedi doktoru.
Uzuuun zamandır, ara filan değil basbayağı boşverdiğim blog yazılarıma ve tariflerime yine başlıyorum. Oyunlarımızı yazmam biraz daha fazla vakit alacak gibi görünüyor. Malum önce oynamak ve tam o esnada fotoğraf çekebilmek, sonra da vakit bulup yazabilmek lazım. Tabii her şeyden önemlisi meleğimin oyun oynayacak enerjisine kavuşması lazım.
Sessizliğimi Mutfak Muhabbetleri’ndeki haftanın menüsüyle bozmuş bulunuyorum. Umarım bana olduğu gibi size de kolaylık sağlar.
Bir ara şu sessizliğimin nedenleri üzerine de iki satır yazarım, belki. Söz vermiş olmayayım da. Çok şey birikti ve hayat artık eskisinden daha hızlı geçiyor sanki. Hafıza, akıl defterine alınmış küçük notlardan, fotoğraflardan ve usulca gelip ruhunda kendine yer bulan izlerden yardım alıyor. Çoğu zaman da sadece yaşadığıyla kalıyor insan...

22 Temmuz 2011 Cuma

Selin'in Kitaplığından...- 40, 41

Aylardır şöyle oturup doğru dürüst bir şeyler yazamıyorum bloga. Ya bir dönem çok meşgul oluyorum veya vaktim olsa da yazmak istemiyorum. Yaz rehaveti filan da değil üstelik. Tuhaf bir şey... Blogların kapanmasından ve tabii açılmasından beri kendimi toparlayamadım gitti. Benim de Pratik Anne gibi hem bloglarıma hem de kendime bir çeki düzen vermem gerekiyor artık. Ben bile sıkıldım bu durumdan. Bu hafta bari kitap gününü kaçırmayayım diyerek iki kitabı tanıtmakla başlayayım.
Haftanın ilk kitabı Nesin Yayınevi’nin Çocuk Cenneti Kitaplığı Serisinden, Emma Chichester Clark’ın Türkçe’ye MİNİ MİNİ MUALLA adıyla çevrilen Little Miss Muffet Counts to Ten isimli kitabı. Kitap Mini Mini Mualla’nın ormanda bir ağacın dibinde bir mindere oturup çorbasını içmesiyle başlıyor. Yanına önce 1 örümcek, sonra 2 lemur, sonra 3 saksağan... ve en sonunda 10 timsah ellerinde büyük bir kutuyla geliyor. Mualla o kadar korkuyor ki onu öğle yemeği niyetine o kutuya koyacaklarını sanıyor ama... Sürpriz!... Elbette sonunu yazmayacağım ama şenlikli bir son olduğu tüyosunu verebilirim.  Çizimler çok eğlenceli, detaylara çok dikkat edilmiş. Her sayfada önceki sayfalarda hikayeye kaç hayvan katılmışsa hepsi birden resmedilmiş ve her sayfada her hayvan başka bir durumda çizilmiş. Örneğin 7 sayısının belirtildiği sayfada 1 örümcek, 2 lemur, 3 saksağan, 4 tilki, 5 kedi , 6 köpek ve 7 ayı var. 8 sayısının vurgulandığı sayfada bunlara 8 tane deniz papağanı ekleniyor ama mesela bir önceki sayfada sandalye taşıyarak gelen ayılar bu sayfada masayı düzenliyorlar.
Yabancı dilde kitapların eğer bir tekerlemeye dayanıyorsa Türkçe’ye de tekerleme gibi çevrilmesi, farklı dil yapılarından dolayı ciddi zorluklar içeriyor. Kitap bu zorluğu aşmış diyebilirim. Çeviri Tülay Dikenoğlu Süer’e ait.
Selin kitabı ilk okuduğumuzda aynen Mualla gibi son sayfadaki timsahlardan hafiften ürkmüştü. Fakat o sayfaya gelene kadar bütün hayvanlar mutlaka yanlarında bir şey getirdiklerinden, bunun bir parti hazırlığı olduğunu anlamış ve iyi bir tahminde bulunmuştu. Uzunca bir süredir, neredeyse günaşırı, “iyi ki doğdun şarkısını söyleyelim anne” diyerek oyun hamurlarından yaptığı pastayı burnuma dayadığından olsa gerek, kitabı çok beğendi ve bir kaç gece okuttu.  Hala da arada bir okuyoruz.
Hesapta kitabın sonunu söylemeyecektimJ))
Bu aralar Türkçe yazan çocuk kitabı yazarlarını bilhassa arayıp, inceleyip, kitaplarını alır oldum. Bu alanda kendini kanıtlamış isimlerden biri olan Ayla Çınaroğlu’nun bu kitabını görünce hemen hızla göz atıp kasaya yöneldim. Ben kitabı yeni çıkmış zannederken eve döndüğümde künyesine bir baktım ve ilk basımının 1999 yılında yapıldığını gördüm. Kendime kızdım tabii. İş Bankası’nın, YKY’nin, Kır Çiçeği’nin,  Redhouse Kidz gibi yayınevlerinin çeviri kitaplarına o kadar çok takılmışım ki, gerçekten çok az sayıda olan yazar ve çizerlerimizin kitaplarını fark etmemişim.  Ha diyeceksiniz ki, hepsi de bir heves alınacak şeyler değil. Haklısınız. Bazen  “bu kitabın basımında kullanılan kağıda, boyaya,  matbaadaki işçinin emeğine yazık yahu!” dedirten kitaplarla da karşılaşıyor insan. Ama bu kitap bence az sayıdaki güzel örneklerden biri.
Tembel Fare Tini Dizisi’nden bahsediyorum. Uçanbalık Yayınları'ndan çıkan ve dizinin 2. kitabı olan PEYNİRLİ BÖREK’ten.  Balkan kökenli biri olarak böreğin hele ki peynirli böreğin damağımda özel bir yeri vardır. Hal böyle olunca kitabın daha içine bile bakmadan adına bayıldım. Bir de sayfaları çevirdikçe hem hikayenin sevimliliği hem de Mustafa Delioğlu’nun şahane çizimleri bizi çok etkiledi. Bence Miki Fare’den bile daha sevimli ve daha şahsiyetli bir küçük fare.  Çizgi filmi yapılsa mesela, acayip tutar diye düşünüyorum. Selin Tini’ye bayıldı bayıldı. Kitabın çok hoş bir espriyle bitmesi üzerine de  “Ne kaday da tembelmiş anneee!” diye hafiften şımararak gevrek gevrek güldü.  Hararetle tavsiye ediyorum.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Bazı Turistik Tesisler

Geçen yıl yaz sonu bazı turistik tesislerle ilgili bir yazı yazmış ama ben bloga aktarana kadar yaz bitivermişti. Nihayet! İşte daha önce söz verdiğim üzere, geçen sene gittiğimiz, kaldığımız tesislerle ilgili bir kaç (!) satır...
Turunç Loryma Otel: Bunca yıllık turizmciyim, hani şu son 4-5 yılda açılan en yenilerini bilemem tabii ama gördüğüm en geniş apartlar burada. Apartların hiçbirinin pencerelerinden veya balkonundan diğerlerini görmek mümkün değil. İsteyen balkonuna çıkıp üstsüz bile güneşlenebilir yani.  Turunç koyunun yapısı gereği sahilden uzak ama 30-45 dakikada bir olmak üzere servis var. 5-6 dakikada sahildesiniz. Bir traktörün çektiği, üstü tenteli, oradakilerin çekçek dediği şeyle sahile inip belediyeye ait plajdan günlük gayet makul bir ücret ödeyerek (sanırım 10 veya 15 TL idi) denize girmek ya da tesisin havuzundan yararlanmak mümkün. Tesiste yemekler açık büfe ve bilhassa kahvaltısı çok çok iyi. Denize uzaklığının dışında olumsuz tek tarafı, dik sayılabilecek bir yamaca kurulduğundan apartların büyük kısmına ulaşmak için biraz yokuş çıkmak gerekiyor. İyi tarafı çocuklu ailelere ve yaşlı çiftlere en yakındaki apartlardan yer veriyorlar.  Çocuk klübü her gün belli saatler arasında açık ve çocuk havuzuna yakın. Çocuklar Türkçeyi gayet iyi konuşan genç bir Alman kadın gözetiminde oyunlar oynuyorlar. Tesiste bir de mini çiftlik var. Teoman yaz okulundayken Selin’le neredeyse her gün kahvaltıdan sonra çiftliğe gidip hayvanlara bakmıştık. Selin o zamana kadar sadece kitaplarda gördüğü atların, eşeklerin, ineklerin ne kadar büyük olduklarını görünce önce fena halde korktu. Sonra buzağıların yanına gittik, onlar bile büyük geldi ama en azından buzağıların yanında kucağımdan inebildi. Sonra koyun ve keçilerin olduğu ağıla gittik. Orada da sanki ayağına diken batmışta çıkmıyormuş gibi durmaksızın bağıran kuzuları ve keçileri görünce bir tuhaf oldu. Ama sanırım en büyük şoku temizlik konusunda yaşadı. İlk gün çiftlikten ayrılıp tesise doğru yürürken (bu arada çiftlikle tesisin arası taş çatlasın 40-50 metre) “buyası biyaz pis anne” dedi. Kitaplarda hep tertemiz ve sevimli renklerde çizilmiş hayvanları görüyor, şaşırdı tabii  yavrucak. Ertesi gün “çiftliğe gidelim mi?” diye sorduğumda önce kesin bir tavırla “hayıy, oyası pis” dedi, sonra biraz düşündü, dayanamadı ve “ebet ebet gideyim, kuzuyaya meyama diyeyim anne” dedi. Apartta kahve makinesinin bile olduğu bir mutfakta yavrunuza isteğinizi pişirip yedirebilmek hoş bir ayrıntı ama tatilde sizi ne kadar dinlendirir, bilemem:) Fiyatlara gelince; tesisin sunduğu imkanları, mutfağının başarısı ve mini çiftliği gözönüne alındığında çok makul kalıyor.
İzmir Balçova Termal Tesisleri: Ne çocukla ne de çocuksuz gidilebilecek bir yer. Kuruluş amacına uygun olarak sağlık sorunları olanlara hitap eden bu yüzden de ağırlıklı olarak 60 yaş ve üzerindekilerin kaldığı, içeri girdiğiniz andan itibaren ruhunuzun kasvetle sarmalandığı bir tesis. Yemekler sıradan bile değil. Halbuki İzmir’in en uyduruk lokantasında bile Ege’nin lezzetlerini tatmak mümkün. Zorunlu değilseniz gitmeyin diyorum ve daha fazla yazacak bir şey bulamıyorum, maalesef.
Belek Club Ali Bey: Çocukla(rla) gönül rahatlığıyla gidilebilecek bir hayli tuzlu fiyatı olan ama buna değen bir tesis. Üstelik seyahat acentalarının erken rezervasyon sistemiyle gayet uygun koşullarla ödeme yapmak mümkün. Aquapark sebebiyle çocuk ve engelli dostu denen tesislerden. Öyle çook geniş bir alana kurulup her bir ünitesi oraya buraya serpiştirilmiş tesislerden değil, gaayet derli toplu. 13 tane konak var, bazıları 3, bazıları 2 katlı. Tesisin her birimine girişte çocuk ve engelli arabaları için rampalar var. Bir büyük havuz, bir sessiz havuz (suda oynamak için değil de benim gibi kesintisiz yüzmek isteyenler için düşünülmüş) ve bir çocuk havuzu var. Aqua Park tesisin diğer ucunda. Bu da gürültü faktörünü ortadan kaldırıyor. Birimlerin yerleşimi, konakların yapısı kısaca tesisin tasarımı çok başarılı. Her şey Osmanlı konsepti üzerine oturtulmuş fakat katiyen insanı baymıyor. 
Yemeklere gelince; çok ama çok zengin ve lezzetliydi. Bilhassa Türkiye’ye döndükten sonra Ankara’da bir tane bile gerçek Çin Lokantası bulamamış ve Çin mutfağını çok seven birisi olarak epey canımı kandırdım. Selin’e neredeyse her öğün farklı bir balık yedirdim. Maalesef tatlı bölümü acayip başarılıydı ve doğal olarak iki kilocuk alıp döndüm. Ana Restorantın dışında bir de sahilde denize nazır bir restoran vardı ki her gece orada yemek yemediğimize çok pişman olduk. 
Animasyonların ve ekibin ne kadar iyi olduğundan daha önce bahsetmiştim, sanırım. Tesisin, çevreye duyarlı bir şahsiyetseniz eğer, olumsuz olabilecek tek yönü kumsalının caretta carettaların yumurtlama alanı içinde kalması –ki aslında o bölgedeki bütün oteller için aynı şey geçerli. Dediklerine göre, sıkı kontrol altında tutup eğer bir caretta yumurta bırakmışsa kumsalda hemen o alanı çevreleyip uyarı levhası asıyorlar. Biz şahit olduk. Bir gün önce kumsalın o bölümünde hiç birşey yokken ertesi gün hemen çevrelenmiş bir alan ve levha vardı. Bu uygulamanın ne kadar yeterli olduğunu anlamak için o bölgede bırakılan yumurtaların ne kadarının yaşadığına dair istatistik tutulmasını, eğer eskaza böyle bir istatistik tutuluyorsa her yıl ilan edilmesini istemek gerekir bence. Bir dolu lafı edilen bunca ihtimam bir işe yarıyor mu yaramıyor mu görmek lazım, dii mi?
Tesisle değil ama Belek’le ilgili önemli bir  husus; katiyen serinletmeyen ve dalgalar yüzünden adamı serseme çeviren denizden hoşlanıyorsanız sorun yok, ne ala! Ama eğer benim gibi, deniz dediğin soğuk olur diyenlerdenseniz, havuza mahkum kalabilirsiniz.
 

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails