01 Aralık 2009 Salı

Kasım Ayının Geniiiş Bir Özeti


Eveeet, koskoca Kasım ayını sadece bir yazıyla kapatmış bulunuyorum. Bu durumda hiç te kısa olmayan bir özet geçsem iyi olur gibi geldi bana. Başlıyorum.
Bir önceki yazısının konusunu oluşturan larenjit hastalığından kurtulur kurtulmaz Ayrancı Organik Pazarı’na gittik. Başta Yıldız İbrahimova’nın konseri olmak üzere çeşitli etkinliklerin olduğu Çocuk Şenliği vardı. Kızlar çetesi ve anneleri olarak gittik ve havanın açık olduğu sayılı günlerde yarım saatliğine dışarıya çıkmasının kızıma katiyen yetmediğini, geniş alan bulunca başını alıp gitmek istemesinden net olarak anladık. Günün en akılda kalan anları;
Selin’le Ada’nın birbirlerinin ayranlarını ayıla bayıla içmeleri – ki birlikte üç tane ayran içtiler,

Zeynep’le Ada’nın birbirlerini besleyip canım arkadaşım muhabbeti sergilemeleri,

Ada’yla Selin’in pustlerinde oturarak büyük ustalıkla idare ettikleri manevralarla Upsy Daisy’i kim tutacak çekişmesi,

Mira’nın Selin’i elinden tutup bir yerlere götürmek istemesi ve bir süre sonra Selin elini bırakmak isteyince bana gelip ciddi bir şekilde ‘kızına bir şey söyle, elimi tutmuyor’ manasında sesler çıkarması,

son olarak Mira’nın kuru dut tezgahından ayrılmayarak tek tek dutları götürmesiydi.

Bu ayın en önemli olayına geldi sıra. Adamızın esasen 24 Kasım olan doğum gününü Banu ve Mira bayramda burada olmayacaklar diye, Umur daha erken bir tarihte düzenledi.

Meleğim uzun zamandır görüşemediği eski:)arkadaşları Emre Jr.ve Çınar’la, tabii ben de anneleri narin perim Sibelciğim ve en bi şayane çocuk gelişim uzmanımız Serminciğimle kısa da olsa hasret giderdim.



Doğum gününe dair detayları Adacığımın blogundan okuyabilirsiniz.


Bayram öncesi Neslihan’ın izin alması bizim kızlara yaradı. Önce Cuma günü Zey-Nes bize geldiler.

Öğlen Gece Bahçesi başlarken müzikle beraber dans etmeleri,

yanyana koltuğa oturup keklerini yiyerek programı seyretmeleri hakikaten seyirlikti.

Takip eden Salı günü bu sefer biz Zeynep’lere gittik. Mavişim şahane evsahipliği yaparak önce Selin’i elinden tutup odasına götürdü.
 
Sonra salonun bir köşesindeki ev şeklindeki çadıra çağırdı.Fındık ve kuru dut koyduğumuz minik tabaklarını da yanlarına alıp biraz oynadılar. Yine birlikte Gece Bahçesi’ni seyrederler diye düşündük ama bu sefer oynamak daha eğlenceli gelmiş olacak ki pek ilgilenmediler.
  
Meleğim koltuklar rahat mı diye test etti:)
Mavişim Selin’in bluzunun düğmesinden çıkan ipliği görüntüyü bozuyor diye kopartmak için çok uğraştı:)Birbirlerini muah muah diye öpmekten bir hal oldular. Uyku saatlerini bir hayli geçirerek vedalaştık.
 
Bayramın ilk günü havayı güzel görünce ODTÜ’ye gidelim yürüyüş yapalım dedik.

İn cin top atıyordu, Meleğim de özgürce oradan oraya koşturup durdu.

Bir ara çantasını taşımak gibi iddialı bir işe girişti. Kimin tersine, kimin Mersin’e gittiği hiç belli olmadığından son fotoğrafla ilgili yorum yapmamayı tercih ediyorum:)

Bulaşık makinesiyle ilişkisindeki son noktayı gösteren, pazar günü çektiğim aşağıdaki fotoğraflar üzerine de söyleyecek söz bulamadım:)...





10 Kasım 2009 Salı

Larenjit - Harnup Pekmezi, Zencefil ve Deniz Kadayıfı


31 Ekim cumartesi günü sabah uyandığında, her gün 3 paket sigara içenlerin boğuk boğuk çıkan sesleri gibi bir sesle anne! diye seslendi, Meleğim. Teoman da, ben de “bu ne şimdi?” deyip takibe başladık. Ateşini ölçtük, azıcık yüksek, 38’in biraz üstünde ama ben 39’u görmeden telaşlanmayan annelerdenim. Neyse istisnai günlerden biriydi, çünkü aylardan sonra şehre inecektim (evet, biliyorum, burada böyle denmiyor ama ben Ankara’da yaşayan bir garip İstanbulluyum). Toparlanıp Kızılay’a gittim, tam da girip çıkamadığım aktardan aldıklarımı son kez gözden geçiriyordum, telefon çaldı. Teoman “Selin böğürürcesine öksürüyor ve yediklerini çıkardı” dedi. Ben de ateşi yükselir belki tedbirli olayım diye Ayça’nın şu yazısında yazdıkları da dahil olmak üzere, yok biberiye yağı, yok zencefil, yok adaçayı, yok harnup pekmezi derken düzdünya şey almışım. Aktardaki sempatik genç kadın konuşmamı duymuş olacak ki “ben size deniz kadayıfı vereyim en iyisi” dedi. Nasıl yapacağımı da anlattı bir güzel. Evi arayıp son durumu öğrenince, alelacele İş Bankası Kültür Yayınları’nın dükkanına daldım, biriciğimin önceden belirlemiş olduğum kitaplarını da aldım ve iki elimde de çevreye saygılı dopdolu alışveriş çantalarım, dönüş yoluna koyuldum. Seçtiğim kitapları, Selin’in tepkilerini, ilgisini ve tabii eleştirilerimi başka bir yazıda anlatacağım.
Eve geldiğimde ateşi bayağı yükselmişti Meleğimin. Önce hemen muhteşem karışımımı hazırlayıp verdim. Ne mi var bu karışımda? 1 dolu tatlı kaşığı harnup (keçiboynuzu) pekmezi, 1 silmenin silmesi çay kaşığı toz zencefil, 1 çay kaşığı toz tarçın, 1 dolu çay kaşığı ince çekilmiş ceviz. Zencefil biraz kuvvetli geldi bana, yemez diye çekindim. “Kızım, gel çikolata yiyelim”dedim, heyecanla koşarak yanıma geldi. Şöyle çay kaşığının ucuyla verdim. Bir güzel yalana yalana yedi, sonra ağzını kocaman açıp “daha daha”dedi. Çikolata derken Meleğimi kandırdığımı sanmayın, çünkü keçiboynuzunun tadı aynen kakaonun tadı. Başta alerjik astım olmak üzere nelere iyi geldiğine dair internetten bilgi edinmek mümkün. Pekmezinin nelere iyi geldiğini de şuradan öğrenebilirsiniz. Bu karışıma zencefili, göğsünü yumuşatıp öksürüğünü kesmesi için, tarçını da ateşini düşürmek için koydum. Cevizin faydaları ise artık herkesin malumu.

O akşam cesaret edip deniz kadayıfını yapamadım. Aynen yosun kokuyordu. Biraz araştırayım istedim. Munisemin giderek yükselen ateşini düşürmek için bir de Ayça’nın oğluşuna yaptığı soğan+bal formülünü uygulayayım dedim. Ama olmadı, Meleğimde maalesef işe yaramadı. Ne öksürüğünü kesti ne de ateşini düşürdü. Halbuki böyle doğal ilaçların faydası olduğuna çok inanan biriyim. En son gece ateşini 39.7’de görünce I..fen şuruptan vermeye başladım. Ertesi gün (pazar günü)ateşi 37.5-38.5’lerde seyretti. Bu arada “muhteşem çikolata”dan 3 öğün birer çay kaşığı verdim. O gece ateşi tamamen düştü. Fakat öksürük günde sadece 5-6 kere kriz şeklinde gelmeye ve en son yemek borusunda kalan ne varsa dışarı atmaya devam ediyordu. Artık “daha fazla uzatmayayım, nihayetinde beğenmezse yemez ama ben de denemiş olurum” dedim ve şöyle bir avuçtan az deniz kadayıfını bir kase içinde suyla ıslattım. Gece buzdolabına koyup, suda bıraktım. Sabah 2 su bardağı sütün içine deniz kadayıfını koydum. İşin püf noktası tam da burada. Suda ıslattığınız deniz kadayıfını aynen o suyla birlikte süte katıyorsunuz. Önceden deniz kadayıfını ıslatmak için koyduğunuz suyun baklava şerbeti kıvamında koyulaştığını göreceksiniz. Karıştırarak muhallebi yapar gibi pişirdim ve 5 dakika kadar kaynatıp çok fazla ezmeden tel süzgeçten geçirdim. Daha fazla süt koyup sahlep niyetine içmek te mümkün. Ilınınca içine bal koyup bir küçük kase kadar yedirdim.
Öğlene doğru doktora gittik, boğaz kültürü yaptırdık. Büyük ihtimalle larenjit, dedi doktor. Hemen gidip soğuk buhar makinesi aldım. Bu aralar ihtiyacı olan varsa diye yazıyorum, Praktiker’de 39,90.-‘a Sinbo marka makinelerden satılıyor. Akşamüstü bir kez daha o muhallebiden bu sefer içine elma rendeleyerek ve yine balla yedirdim. Ertesi gün sabah taze taze tekrar yaptım ve yine balla yedirdim. Bu arada boğaz kültürünün sonucunu aldık, bir şey çıkmadı. O gün sadece 2 kere öksürdü ama neyse ki kusmadı. Sonraki gün sadece bir kere hafifçe öksürdü ve bir daha öksürmedi. Deniz kadayıfı işe yaradı ve öksürüğü tamamen kesildi. Lakin nefesindeki hırıltı devam edince yine doktora koştuk ve film çektirdik. Filmden anlaşıldı ki, evet, larenjit olmuş bebeğim. Neyse, doktor öksürüğü için günde 3 kere ½ ölçek P....ron verdi ama zaten öksürüğü bitmişti. Bu arada her gece yatmadan önce ve her sabah kalktığında çamaşırlarını değiştirirken göğsüne biraz sulandırdığım biberiye yağını sürdüm. Sonrasında 2-3 gün Banucuğumun verdiği Vicks'in bebekler için olan merhemini kullandım. Çok faydalı olduklarını düşünüyorum.
Sanırım her annenin içine şefkatini kattığı kendine göre bir büyücü çayı var:) Her gün 2 kere de ıhlamur, kuşburnu filan gibi çeşitli bitkilerden yaptığım şifa çayımdan içirdim kızıma. Bunun yanı sıra sürekli ılık su verdim, boğazı kurumasın, hep nemli kalsın diye.

Bütün bu süre boyunca ilk defa bu kadar şiddetli öksürdüğü ve bazen kustuğu için dehşet içinde kaldı ve ilk gün her öksürükte ağladı. Bilhassa gece uyanmak gibi bir huyu olmadığından öksürük kriziyle uyanınca ambale oldu ve uykusu bölündüğü için biraz ağladı. Ama ilgisini hemen dağıttığımız için olsa gerek, çabucak sakinleşip oyununa ya da kitabına döndü. Sonraki günler sadece suratını ekşitmekle yetindi. Patricia Kaas sesiyle bir şeyler anlatmaya ve heyecanlanınca bağırmaya devam etti ve tabii enerjisinde en ufak bir azalma olmadı.
Bugün itibariyle hırıltıları kesilmiş durumda, sesi de neredeyse tamamen düzeldi. Arkadaşım Aysun geçmiş olsun demek için aradığında hatmi çiçeği çayından yapıp içirmemi önermişti. O da öksürüğe çok iyi geliyormuş. Ben öksürüğü kesilince denemedim. Önümüz kış, dilerim hiç birimizin ihtiyacı olmaz, hele ki bebeklerimiz için. Ama yine de aklımızda bulunsun diye yazıyorum. Okuduklarıma göre şahane bir balgam söktürücüymüş, deniz kadayıfı. Üstelik öksürtmeden, göğsü yumuşatarak yapıyor bu işi. Aşağıda internetten bulduğum çok detaylı bilgiler var. Üstelik öyle pahalı bir şey de değil. Hoş, bebişlerimize iyi geldikten sonra kaç para olduğunun ne önemi var.
Bu hastalıkla beraber ailecek vücudumuzun bağışıklık sistemini güçlendirmemiz gerektiğine karar verdim. Burcu’nun şu yazısında önerdiği kuşburnu pulpunu her sabah harnup pekmeziyle karıştırıp bir kaşık yediriyorum. Yine muhteşem çikolatadan -bu sefer tarçınsız- günde 3 kere birer çay kaşığı vermeye devam ediyorum. Gün içerisinde gidip gelip atıştırsın diye sehpasının üstündeki kaseyi mümkün olduğunca organik olanlarından dut kurusu, gün kurusu kayısı, fındık, ceviz ve bademle dolu tutuyorum. Öğlen uykusundan uyanınca da taze sıkılmış meyve, sebze suyu içiriyorum. Başka önerisi olan varsa ve paylaşırsa hepimize faydalı olur kanaatindeyim.

Biraz önce fark ettim ki neredeyse bir ay olmuş bloga yazmayalı. İlk iki hafta ataletle karışık zamansızlıktan, son iki hafta ise Meleğimi iyileştirmeye çalıştığımdan, nasıl geçti anlamadım. Bu arada Gülüş’le Banu’yu nihayet tanıştırabildim. Gülüş geçen hafta iki numarasına kavuştu ama hala gidip göremedim. Elimdeki redaksiyonu bir türlü ve aslında doğal olarak bitiremedim... Korkarım bu listenin sonu hiç gelmeyecek:)

------------------------------------------

Deniz Kadayıfı(Chondrus crispus)
Bileşimi, Brom, iyot, potasyum, sodyum, magnezyum gibi mineraller ile müsilaj ve karbonhidrat. Etken Maddesi- Maddeleri:%70-80 müsilaj(karrageenan),%10 protein,iyot,mineral tuzları,vitamin A ve B.
Kullanılan Kısımları:Tallus kısmı(Kırmızı su yosunu)(Carrageen).
Şifaları; Halk arasında göğüs yumuşatıcı ve öksürük kesici için kullanılan yaygın bir etkili bitkidir. Ayrıca ishale karşı da kullanılır. Müsilajın yumuşatıcı etkisi ülserin tahriş ettiği dokularda fayda sağlar. Bu etkisi sebebiyle gastrit ve mide ülserinde tedaviye yardımcı olarak kullanılır. Ekspektoran(göğüs yumuşatıcı,öksürük kesici)demülsen ve emoliyen etkilidir. Mide ve duodenum ülserlerini iyileştirir. Emülsiyon yapıcı ve bağlayıcı ajandır.Öksürük ve bronşitte,gastritte ve sistit gibi üriner enfeksiyonlarda, diyarede ve ayrıca eczacılık ve gıda endüstrisinde kıvam verici olarak kullanılmaktadır. Kozmetiklerde cilt yumuşatıcı olarak da kullanılır. Besleyicidir. Solunum yolu şikâyetlerini azaltmakta etkilidir. Göğsü yumuşatır ve öksürüğü keser. Sindirimi kolaylaştırır. Gastrit ve ülserde faydalıdır. Suda kaynatılarak içilir. En sık kullanım alanı nefes darlığı, astım, bronşit ve öksürük gibi solunum yolu hastalıklarıdır. Tıbbi kullanımının dışında geleneksel sanatlarımızdan Ebru'nun hazırlanmasında da kullanımı mevcuttur.
Kullanım Şekilleri;
20 – 25 gram deniz kadayıfını 1 litre su+ ıhlamur veya sütle kaynattıktan sonra temizlenip, günde 3 bardak içilir. 6 gram deniz kadayıfı/gün Çay:Günde 3 çay fincanı da içilebilir. 1-1,5 çay kaşığı(2 g)drog üzerine 1 çay fincanı kaynar su dökülür,10 dakika bekletilir,süzülür. Süt veya ıhlamur ile birlikte kaynatılmasında daha çok fayda olduğu bilinir. Atlas Okyanusu sahillerinde yetişen, yosuna benzer bir bitkidir.
Yan Etkileri-Kontrendikasyonları:Kanı sulandırıcı özelliği nedeniyle antikoagülan ilaçlarla kullanılmamalıdır.
Yetiştiği Yerler(Yayılışı):Avrupa ve Kuzey Amerika'nın Atlantik kıyılarında yaygındır, yurdumuz denizlerinde bulunmaz.(Internetten alıntıdır)

27 Ekim 2009 Salı

Oyun Zamanı


Geçen hafta çarşamba günü MyGym’de serbest oyun saatine gittik. Arabada giderken kocaman geniş bir yerde, arkadaşlarıyla birlikte oyunlar oynayacağını anlattım ona. O kadar sevindi ki söylediklerime, arabadan inerken tam koltuğundan alıp kucaklamıştım ki gülerek “Annecimmm” diye boynuma sarıldı. Eridim, tabii. İçeri girince hemen tramboline çıktı. Diğer çocuklar zıplarken düşmeden ayakta durmaya çalışıyordu. Kafasını çevirip Mira’yla Zeynep’in içeri girdiğini görünce, “Aaaaaaaa!” diye sevinç çığlığı attı.

Kızımın atletik bir insan olması için çooook yol kat etmesi gerektiğini fark ettim. Peki, umurumda mı? Katiyen değil. En sevdiği şey trambolinde zıplamak. Henüz beceremiyor ama biriyle birlikte elele zıplamaya bayılıyor. Eve bir küçük trambolin almayı düşünüyordum. Artık kesin karar verdim, hemen alacağım.

Evet, hiç bir yere tırmanmadı, asılı kalmadı, çok sevmesine rağmen tünelden geçmedi vs vs. Ama ne yaptı? Yürütmesi gereken oyuncağın itince gitmediğini fark edince oturdu, oyuncağı önüne çekti, gayet dikkatli bakarak arkasını, yanını, orasını burasını bir güzel inceledi.

Müzik aletleri getirildiğinde hepsini denedi. Müzik hoşuna gidince döne döne sallana sallana dans etti.

Bebişlerin hepsi özgürce oynadılar, dans ettiler, sallandılar, birlikte müzik yaptılar, başka çocuklarla tanıştılar ve çok eğlendiler.

Oyun saaatinden sonra biraz da Mini Town’da oynadı Selin. Benim hayatım boyunca hiç ilgilenmediğim ve oynamaktan hiç haz etmediğim oyun, langırttır. Peki bu sefer ne yaptı? İçeri girer girmez hemen langırt masasının yanına gitti ve kendince uzun uzun oynadı.

Sonra manavın önündeki meyve sebzeleri birleştirmeye çalıştı. Tanıdıklarını tek tek gösterdi, adını hatırladıklarını söyledi. Tanıyıp ta adını hatırlayamadıklarını ve henüz bilmediklerini bana sordu.

Sonra lego masasına gitti. 3 yaşındaki Emir’le hiç mızıldamadan, itirazda bulunmadan yaklaşık 15-20 dakika oynadı.

Ardından Cafe’yi keşfetti ve bana pasta yapıp, çay hazırladı. Önce tadına baktı, sonra da bir güzel ikram etti:)

25 Ekim 2009 Pazar

Barış'ın Paylaşılamayan Oyuncağı


Salı günü daha öncede blogumda bahsettiğim ve bloglarını yakından takip ettiğim sevgili arkadaşım Gülüş’e gittik. Şurada Aslı’nın, nam-ı diğer İki Numara’nın gelmesine neredeyse 3 hafta kalmış, ben hala çeyiz götüreceğim:)
Önceki gidişimizde Selin ayakta duruyor ama kendi başına yürüyemiyordu ve Barış’la beraber çok eğlenerek oynamışlardı. Bu sefer ne olacak acaba diye Gülüş’te ben de merak ediyorduk ve...
Barış kreşteyken Selin onun bir oyuncağıyla oynadı bir müddet.

Barış gelince ve oyuncağını salonun ortasında görünce önce biraz bozuldu. Sonra hemen gidip ellerini yıkadı. Kreşte öğretmişler en az 30 sn. ellerini yıkamalıymış, H1N1 içinmiş. Masada güzelce gözlemelerini yediler. Meleğimin kahve düşkünlüğü burada da tescillendi. Gülüş kenarı bitter çikolatalı içi kahveli kurabiyeleri masaya getirince Meleğimin gözü başka bir şey görmedi. İnsan çocuğunun lokmasını sayar mı? Valla saydım, tam 5 tane kurabiye yedi. Barış masadan kalkınca hemen gidip oyuncağının yanına oturdu, Selin’de ardından. Selin bir düğmeye basmak ister, Barış başka bir düğmeye. Bir müddet idare ettiler gibi oldu.

En sonunda Barış oyuncağını odasına kaldırmak isteyince annesiyle beraber içeriden başka bir oyuncak getirdiler, Selin oyalansın da o arada oyuncağı kaldırsınlar diye. Benim kızım bu numarayı yer mi?:)

Tam yeni oyuncakla ilgilenmeye başladığında Barış’ın tamtam oyuncağını arkasına saklamaya çalıştığını fark etti ve hemen Barış’ın yanına gidip elinden almaya çalıştı. Bu arada da çığlıklar atarak ağlamaya başladı. Barış böyle cazgır kız ağlamasına alışık değil tabii, rahatsız oldu ve bunu gayet nazik bir biçimde ifade etti. Baktı olmuyor, kapısını daaan diye vurarak odasına girdi.
Kısa bir süre sonra çok güzel bir jest yapıp, odasından elinde kocaman bir uçakla çıktı ve onu Selin’e verdi. Bu arada Selin neye ağladığını bile unutmuş vaziyetteydi ve hemen yeni oyuncakla ilgilendi.

Selin’in uyku saatini biraz geçirdiğimizi fark ederek ve Gülüş’le sohbete doymamış olarak, giyinmek üzere kalktık. Barış bu sefer de gidiyoruz diye biraz hüzünlendi. Selin’in ona getirdiği çocuk şarkıları CD’sini koyduk ortam yumuşasın diye. Müzik setinin önünde ayakta dinlediler. Selin çok sevdiği şarkılar olduğu için başlar başlamaz tanıyıp gülümsedi. Barış bir süre dinleyip, istemiyorum, dedi. İkinci parçaya geçtik, ona da çalmasın, dinlemek istemiyorum, diye tepki gösterdi. Tecrübeli anne Gülüş, “daha sonra dinler, şimdi tavır yapıyor” dedi. Ben bütün bunları gelecekte başıma gelebilecek şeyler diye aklımın bir köşesine yazıyorum bu arada. Ama Barışçığım dinlemek istemediğini söylerken bile öyle şekerdi ki...
Bir dahaki sefere arayı bu kadar uzatmayacağız. Barış’la sözleştik, tam 10 gün sonra bize gelecekler:)

22 Ekim 2009 Perşembe

Ayıcık Kurabiyeler, Resim Dersi (?) ve Papazın Bağı'na Veda


Geçen cumadan başlayarak anlatacağım neler yaptık diye. Sabah 11.10 gibi Umur-Ada, Zeynep-Neslihan ve Yiğit-Görkem ikilileriyle Gymboree’nin resim deneme dersine gittik. Meleğim Umur’la Ada’yı kapıda görür görmez Mumuy Mumuy, Ada Ada diye seslenmeye başladı. Ders saatine kadar dışarıdaki alanda oyuncaklarla oynadılar biraz. Tam sıkılmak üzerelerdi ki Umur ayıcık şeklinde yaptığı kurabiyeleri dayanamayıp ortaya çıkardı ve şenlik başladı. Selin hemen kurabiyelere yakın olmak için gidip Umur’un kucağına oturdu. Kutunun etrafında durup kurabiye seyrettiler. En sonunda dayanamayıp yediler tabii.

Resim dersi sırasında anladım ki 1 saat içinde 10-15 dakikalık sürelerle yapılan 4-5 ayrı resim aktivitesi Meleğimin ilgisini çekmiyor daha doğrusu tam ne olduğunu anlayıp yapmaya başlayacağı sırada başka bir aktiviteye geçiliyor. Bu yaş aralığı için biraz fazla ve hızlı geldi bana. Gerçi ilk defa gittik ama sanırım şöyle 2,5-3 yaşına gelene kadar resim çalışmaları evde devam edecek.

Sonrasında Papazın Bağı’na gidelim, biraz çay içip iki laf edelim dedik. Elbette ki çaylarımız ve laflarımız kızların suyla oynama sevdası yüzünden sık sık kesintiye uğradı. Bilhassa Selin ortalıkta dolanan ördeklerin peşinden gitti habire. Tam kalkalım artık dedik ve yine fotoğraf çekmediğimizi fark ettik. Hızlı bir fotoğraf seansından sonra Papazın Bağı’na artık bahar gelince görüşürüz diyerek veda edip ayrıldık.

13 Ekim 2009 Salı

Denizhan'ın İlk Doğum Günü ve Mumu


Bayramın son gününe denk gelen Denizhan’ın ilk yaş günü İstanbul’daki en güzel şeydi tabii. Önceleri gayet güneşli sonradan biraz serin olsa da, hava çok güzeldi. Denizciğim kalabalıktan ve gösterilen yoğun ilgiden ara ara bunalarak ama hediye gelen kaydıraktan bol bol kayıp topunu elden bırakmayarak ortalarda dolandı. Daha doğrusu kapanın elinde kaldı.

Daha bahçeye girer girmez balonları görünce Meleğimin aklı başından gitti. Herkesin “Aman ne kadar büyümüşsün sen!” mealindeki sözlerini gülerek ve mavi bir balonu elinden bırakmayarak dinledi. Kaymak fiiliyle ilgili ciddi çekinceleri olan kızımı o gün kaydıraktan almamız pek mümkün olmadı.

Ne zaman ki ikram faslı başladı, derhal Masal ablasının yanına oturdu. Masal’ın annesi yeğenimin yakın arkadaşı Dilek’te her verdiğini büyük memnuniyetle kabul eden Meleğimi şaşkınlıkla ve arada bir bana “Çiğdem teyze, ne versem yiyor. Ne güzel ya!” diye seslenerek ayıla bayıla yedirdi.

Pasta kesme faslına gelince Meleğim tecrübeli tabii, ellerini alkışlamak üzere hazır tutarak ve kucağımdan bir saniye bile ayrılmayarak pastanın getirilişini seyretti. Üçü birden (?) pastanın mumunu üflediler ve hemen pastayı tanımaya giriştiler. Bilhassa pastanın kenarlarındaki minik toplar çok ilgilerini çekti. Tabii ki pastadan da yedi ve artık uykudan bayılmak üzereyken kucağıma tırmandı. Hemen en üst kata çıktık. Teyzesinin odasında yayla gibi yatakta döne dolana uyuyuverdi.
Uykudan kalkınca Denizhan’a gelen hediyelere baktılar birlikte. Yeni gelenlerden ziyade çok önceden var olan Playskool’un bir oyuncağı çok ilgisini çekti. Gitti, geldi, bu oyuncakla oynadı. Toplamda yarım saatten fazla oynamıştır herhalde. Eğer bir fırsatını bulup oyuncakçıya gidebilirsem alacağım. Sonra da diğer yazmak, önermek istediklerimle birlikte “Bebeğime Ne Aldım, Ne Alsam” bloguna yollayacağım. Bu son cümle de biraz iddialı oldu gibi ama hüsnüniyetim anlaşılıyordur herhalde:)

Geçen sene aynı gün, hem derin bir eleme boğularak çok sevgili anayarısı teyzemi, canım Mumucuğumu Hakk’a uğurlamış, hem de yeni bir can, yeni bir nefes, ailemize tazelik getiren Denizhan’ın doğumuyla mutlu olmuştuk. Hayatın ta kendisiydi, o gün yaşadıklarımız. Bu sene anladım ki, her 22 Eylül’ü “her şey insanlar için” diyerek yaşayacağım artık.
Işıklar içinde, huzurla uyu Mumucuğum!

Not: Bu fotoğrafı çektiğimde Selin daha 5,5 aylıktı.

11 Ekim 2009 Pazar

İstanbul'da Bayram...


Peki, hiç mi güzel bir şey olmadı İstanbul’da? Benim açımdan güzel olan ilk şey kendimi daha doğrusu saçlarımı sevgili Gülay’ın (Tiran) ellerine bırakmamdı. Renginden modeline, bir kaç şahane müdahaleyle beni saçlarımı toplamaksızın insan içine çıkabilen bakımlı bir kadın haline getirdi. Müteşekkirim.
Bayramın ilk günü kahvaltıda Gülannesinin hazırladığı omleti pek bir iştahla yiyen kızım, çatal kullanmadaki becerisiyle anneannesini pek bir şaşırttı. Saçları çok uzamış, kestirelim ısrarlarına “Nayır! Nayır!” diyerek karşı koyduğumda, bari önünü görebilsin yavrucuğum diyerek başına bir taç taktı ablam. Yüzü gözü açıldı valla ama hala saçlarını kestirmemekte ısrarlıyım. Mantıklı bir nedeni de yok ama, öyle işte!

Bayramın ilk günü el öpmeye gelen Denizhan’la koltuğa yanyana oturup uzuuun uzuun hasret giderdiler. Bu uzuuun dediğim süre cengaver Denizhan için topu topu 3 dakikaydı. 15 saniye yerinde duramayan enerrji küpümüz için hakikaten çok uzun bir süre bu.

Bayramın ikinci günü artık geleneksel hale gelen Ikea ziyaretimizi yaptık. Tatile gitmeyip İstanbul’da kalan herkes oradaydı sanki, öyle mahşeri bir kalabalık. Meleğimi zaptetmek mama sandalyesinde oturduğu anlar dışında gene pek mümkün olamadı.

Ardından Ikea’nın arkasında kalan Umraniye Meydan’a gittik. Hava henüz kararmamıştı ve meydanda turlayan bir tren vardı. Hemen Meleğimle bindik, bir güzel tur attık. Sonrasında da Selin’i tutamadık. Her çocuğun ardından koşarak giden Miniğimi yakalayabilene aşkolsun! En sonunda alışveriş merkezinin içindeki tahta oyuncak standından –ki Montessori e-grubundan tanıdığım ama daha önce tanışmadığım ŞuleŞenol’un yeriymiş, tesadüfen öğrendim- Gülannesi bir Xsilofon aldı da ancak öyle durdurabildik. Eve döndüğümüzde hepimiz yorgunluktan perişandık.
Ay, yine uzun oldu, bayramın son gününe denk gelen Denizhan Paşa’nın doğum gününü de yarın anlatayım.